Navigation

Jimmie Higgins’in Hikâyesi

1914’e ilerleyen süreçte, kapitalizm içine düştüğü krizi büyük bir emperyalist savaşla aşmaya çalışıyordu. Emperyalist güçlerin dünyayı yeniden paylaşma ihtiyacı, savaşı kaçınılmaz kılıyordu. Savaşın eşiğindeki dünya, adeta bir barut fıçısını andırmaktaydı. Bir kıvılcım her şeyi altüst edebilir, dünyayı geri dönüşü olmayan bir yola sokabilirdi. Aradıkları kıvılcımı Avusturya-Macaristan veliaht prensinin suikasta uğramasıyla bulan emperyalistler çok önceden büyük hazırlıklar yaptıkları savaşı sonunda başlattılar.

Amerikalı yazar Upton Sinclair’in “Jimmie Higgins” adlı romanı Birinci Dünya Savaşı sırasında Amerikalı bir makine işçisinin hikâyesini anlatmaktadır. Amerikan Sosyalist Partisi üyesi Jimmie Higgins çalışkan, dürüst, saf bir makine işçisidir. Jimmie ABD’nin Leesvile kentindeki Empire Machine fabrikasında çalışmaktadır. Birinci Dünya Savaşı başladığında enternasyonalist bir sosyaliste yakışır şekilde tereddüt etmeden savaş karşıtı bir tutum almıştır. Ancak gericilik dönemlerinde örgütlülüğünü güçlendirmeyen her sosyalist işçinin bilinç bulanması ve sonunda burjuva ideolojisinin kucağına düşmesi kaçınılmazdır. İşte bu saf, temiz, çalışkan, sosyalist makine işçisinin başından geçenler de bunun somutlanışıdır esasen.

Savaş atmosferinin tüm dünyayı sardığı koşullarda o dönemin öne çıkan emperyalist güçlerinden ABD gibi bir ülkenin tarafsız kalması düşünülemezdi. Savaşın başlamasıyla savaşa direkt olarak girmese de İngiltere ve diğer müttefik devletleri destekledi. Aslında ABD’nin “demokrat başkanı” savaşa karşıydı ama eğer mecbur kalırsa savaşmaya da hazırdı! Savaşa girmeyi açıktan savunan Wall Street gazeteleri ise kitleleri savaşa ikna etmek için var güçleriyle ideolojik bombardımana girişmişlerdi. Böylelikle savaş bütün manipülasyonlarıyla, şovenizmiyle, militarizmiyle ABD’ye ulaşmıştı. Kitabın bir bölümünde şöyle anlatılıyordu savaş: “Her sokak köşesinde, her toplantı salonunda, öğle paydosunda işçilerin bir arada bulunduğu her yerde bu tür tartışmaların yapıldığını duyar ve daha önce bu tartışmalara hiç katılmamış olan insanların bile konuşmaları dikkatle dinlediğini görürdünüz. Başları öne eğikti ama korkunç bir anlam vardı duruşlarında. Evet, yukarıdakilerin yoz bir çete oluşturduğu kesindi. Özgürlük toprağı Amerika’da, özgürlüklerle birlikte her şeyi vadeden Amerika Birleşik Devletleri’nde bile durum aynıydı: Egemenler yalağa eğiliyor, Avrupa’ya yayılan kanı içmek istiyorlardı. Açgözlülüklerini, Müttefiklere sempati kamuflajı altında gizlemeye çalışıyorlardı.”

İşte yazar bu koşullarda savaşın Amerikan sosyalistleri ve işçi sınıfı içinde yarattığı fikir ayrılıklarını, bir kısım sosyalist işçinin savaş karşıtı tutumlarının tutarsızlıklarını çok etkili bir biçimde anlatmış. Kitlelerde savaş lehine kamuoyu oluşturulmasında burjuva medyanın ne kadar etkili olduğunu da bu kitapta çok net bir biçimde görüyoruz. Ancak ne kadar propaganda edilip parlatılsa da savaş gerçeğini yaşamaya başlayan kitleler eninde sonunda savaşın kendi çıkarlarına olmadığını anlayacaklardır. Yine bununla ilgili bir bölümde savaşın işçileri nasıl etkilediği bütün çıplaklığıyla görülmekte: “İşçiler de yüreklerini katılaştırıyor, kendi çıkarlarını düşünüyorlar, kazançlarını arttırmaya uğraşıyorlardı. Önceleri bunu başaracaklarını sandı işçiler. Ücretler yükseliyordu, hatta istenildiği kadar ücret veriliyordu denilebilir. Düz bir işçi hiçbir zaman cebinde bu kadar para bulundurmamıştı; az buçuk kalifiye olanlara gelince, kendilerini zenginler arasında sayacaklardı neredeyse. Ama çok geçmeden, tatlı savaş meyvesinin özündeki kurt ortaya çıktı. Fiyatlar da ücretlerle aynı oranda yükseliyordu; hatta bazı bölgelerde geride bırakıyordu işçi ücretlerini. Ev sahiplerine ödenmesi gereken kiralar, inanılmaz derecede artıyordu. Bir işçinin bir döşekle bir battaniyeyi on iki saat kullanması için iki-üç dolar isteniyordu, oysa savaştan önce elli sentti bunun kirası. Besin maddeleri azalmıştı, kalitesi de çok kötüydü. Bir parça börek ya da bir bardak çay önce altı sent, sonra yedi, sonra on sente satılır oldu.”

Savaş, başladığı andan itibaren Jimmie’nin peşine düşmüş ve onu yakalayana kadar da durmamıştı. Önce Jimmie’nin çalıştığı fabrikanın savaş için cephane üreteceği söylentisi yayılmış, daha sonra da bu söylentinin gerçek olduğu ortaya çıkmıştı. Savaş için cephane üreten bir fabrikada çalışmak demek Jimmie için yoksulların öldürülmesine hizmet etmek demekti. Sosyalist Partinin Leesvile’deki grubu her hafta toplanıp güncel politik konuları tartışır, mevcut durum karşısında takınılması gereken tutumu belirlerdi. Jimmie bu tartışmaları dikkatle dinler, teorik konularda kendisinden daha bilgili olan yoldaşlarından birçok şey öğrenirdi. Bu durum da özellikle Alman işçilerin sayısının fazla olduğu Leesville parti grubunda şiddetli tartışmalara neden olmuştu. Bir grup fabrikada hemen grev örgütlenmesini savunuyordu. Alman yoldaşlarını öldürmek üzere top mermileri üretmek bir sosyalist işçinin yapacağı bir iş değil diyorlardı. Bir başka gruba göre ise, gerçek savaş karşıtlığı sadece cephane üreten fabrikalarda değil genel olarak ulus çapında örgütlenmeliydi. Daha sonra Ulusal Emek Federasyonunun da desteğiyle bir grev örgütlenmesi kararı alınmış, bildiriler basılmış ve savaş karşıtı bir propaganda başlamıştı. Bu olay parti grubunda fikir ayrılıklarına yol açmıştı. Partinin İngiliz kökenli kesiminden gelen tepkinin nedeni bu grevin Kayzer’in işine yarayacağını düşünmeleriydi. Onlara göre bu grev Alman ajanları tarafından kışkırtılıyordu. Bu tartışmalar parti grubunda derin ayrışmalara yol açtı. Daha sonra tarihe “Lusitania olayı” olarak geçen, içinde Amerikan seçkinlerinin bulunduğu bir İngiliz transatlantiğinin Alman denizaltıları tarafından batırılması olayı, Leesville parti grubunda ortalığın karışmasına yol açmıştı. Alman işçiler Almanya’ya başka seçenek bırakılmadığını, bu yüzden saldırının meşru olduğunu savunuyorlardı. İngiltere ve müttefik devletleri destekleyenler ise bunun Alman barbarlığının bir başka yansıması olduğunu söylüyorlardı. Onlara göre İngiltere’nin zaferi demokrasinin zaferi demekti. Bu grup daha önce cephane fabrikasındaki greve karşı çıkanlardı. Bu şiddetli tartışmalar İngiltere yanlısı parti üyelerinin partiden ayrılmasına neden olmuştu.

Burada meselenin enternasyonalist bir kavrayışla ele alınamamasının sonuçlarının işçi sınıfı ve sosyalistler için ne kadar ağır olacağı görülmektedir. Bu sorun sol içinde geçmişten günümüze devam eden bir sorundur. Elbette enternasyonalist bir sosyalist için herhangi bir emperyalist gücü savunmak mümkün değildir. Ama küçük-burjuva solların genel eğilimi hep milliyetçiğe kaykılma yönündedir. İşte bu durum işçi sınıfının uluslararası dayanışmasının ve örgütlülüğünün önündeki en büyük engellerden biridir. İşçileri kaçınılmaz olarak bölen bu anlayış onları mensubu oldukları ulusların şovenlerine dönüştürür.

Bu noktada Amerika’daki Alman işçilerin, savaş karşıtlığı görünümü altında Alman emperyalizmini ve Kayzer II. Wilhelm’i savunur duruma düşmesi de oldukça dikkat çekicidir. İngiltere ya da ABD gibi emperyalist güçlerin “demokrasiyi” savaş yoluyla dünyaya egemen kılacağını düşünenlerin durumu da onlardan farklı değildir. Sonuç olarak her iki grup da, milliyetçilik tuzağına düşerek, emperyalist savaş değirmenine isteyerek ya da istemeyerek su taşımışlardır. Yalnız küçük bir azınlık tutarlı savaş karşıtlığı pozisyonunu koruyabilmiştir.

1917’de ABD’nin savaşa girmesiyle koşullar iyice ağırlaşmıştır. Savaş karşıtlarının sözleri milliyetçilikle zehirlenmiş toplumda çok az karşılık bulmakta, her adımları devletin ajanları tarafından izlenmektedir. Fiili bir toplumsal tecrit söz konusudur. Birçoğu askere çağrılmıştır. Gitmemek için direnenler işkencelerden geçirilmekte, onlarca yıl hapisle yargılanmaktadır.

Amerikan burjuvazisi bir yandan savaş güzellemeleri yaparken bir yandan da savaşı istemediği, mecbur kalındığı için savaşa girildiği imajını yaratmaktadır. Oysa yürüyen savaş, onun için kâr ve çıkar demektir. Ancak kitleleri cepheye sürmek ve patronların çıkarı için ölmelerini sağlamak kolay iş değildir. Onları savaşta can vermeye ikna etmek için, peşinden gidebilecekleri “ulvi amaçlar” uydurmak gerekir. İşte bu korkunç savaşta da bu amaç kimileri için ülkesini barbar Almanlardan korumak, kimileri içinse dünyaya demokrasi getirmekti.

Emperyalist paylaşım savaşı tüm hızıyla sürüp giderken, burjuvazi 1917’deki Rus Devrimiyle sarsılmıştı. Dünya çapında büyük etki yaratan Ekim Devriminin rüzgârı ABD’ye kadar ulaşmıştı. İktidarı ele geçiren Bolşevikler müttefik devletler arasında yapılan gizli anlaşmaları dünya kamuoyuna ilan ettiler. “Sarayları ve hükümet arşivlerini ele geçirdikten sonraki ilk eylemlerinden biri, tüm dünyaya İngiltere, Fransa ve İtalya hükümetlerinin Rusya’yla yaptığı gizli anlaşmaları açıklamaktı. Bu anlaşmalar, Rus devrimcilerinin davranışlarını haklı çıkarıyordu. Emperyalist müttefiklerin azgınca bir yağmaya girişmeyi planladığını gösteriyordu bu belgeler.” Burjuva basın tarafından görmezden gelinen bu ifşaatlar savaşın başlamasından bu yana yapılan en önemli ifşaatlardı. Müttefik devletlerin gerçek yüzünü ortaya çıkaran bu gelişme sosyalist basın dışında hiçbir gazete tarafından ilgi görmedi.

Ekim Devrimi genel olarak sosyalist harekette de büyük bir canlanmaya yol açtı. Birçok açıdan tüm ülkelerdeki sosyalistlerin elini güçlendirmiş, onları mücadele azmiyle doldurmuştu. “Jimmie şimdi yedinci semadaydı, bulutlarda uçuyordu. İşte, ilk halk iktidarı, tarihteki ilk halk hükümeti kurulmuştu! Politikacılara, bankacılara başvurmaksızın kendi işini yürüten, tüm dünyaya karşı dimdik ayakta duran. Devlet işlerine ilişkin gerçekleri açıklarken, insanların çoğunluğunun anlayacağı dili kullanan, orduları terhis eden ve emekçileri işleri başına gönderen bir işçi iktidarı görev başındaydı! Bu hükümet, patronları fabrikadan kovuyor, işletmelerin yönetimini atölye komitelerine devrediyor, sapık kapitalist yayınları ortadan kaldırıyordu.”

Rusya’daki işçi devrimi tüm sosyalistlere umut kaynağı olmuştu. Ancak burjuvazi her türlü sinsiliği deniyordu. Vatanseverlik mavallarıyla kandıramadıklarına başka mavallar okuyordu. Başkan Wilson mazlum halkların koruyucusu olacağının teminatını veriyor, tüm dünyaya demokrasi vaadinde bulunuyordu. Tarihe Wilson ilkeleri olarak geçen bu politik çıkış dünya genelinde Ekim Devriminin yarattığı devrimci etkiyi kırmak için özellikle öne sürülmüştü. Bu ilkelerdeki maddeler daha sonra uygulanmamış, bunların kitleleri aldatmak amaçlı söylevler olduğu görülmüştü. Ancak dönemin koşullarında birçok demokrat çevreyi, hatta kendine sosyalist diyenleri dahi etkilemeyi başarmıştı. Örgütsüz kitleler burjuvazinin örgütlü ideolojik bombardımanına karşı savunmasız kalmışlardı. Leesville’i saran militarizm dalgası Jimmie’yi de etkisi altına almıştı. Fikirlerine değer verdiği birçok sosyalist dostunun orduya katılmış olması onu çok etkilemişti. Bolşeviklerin üzerine yürüyen Alman emperyalizmine de öfkeliydi. Hem başkanın fikirlerini de kısmen destekliyordu. Ne de olsa dünyaya demokrasi getireceklerdi!  Ayrıca uzun zamandır işsizdi. Böylelikle Rus devrimini heyecanla karşılayan, savaş karşıtlığı yüzünden eyaletten eyalete sürülen Jimmie sonunda orduya motor tamircisi olarak katılmaya karar vermişti.

Yazar militarizm hastalığını kitabın bir bölümünde şöyle anlatıyor: “Böyle bir hastalığa yakalanırsanız işiniz bitiktir. Artık askerleri yaşayan acı duyan açlık çeken, yaralarından kanlar akan, işkenceler içinde can veren insanlar olarak göremezsiniz; satranç tahtası üzerindeki piyonlar gibi görünürler gözünüze, sağa sola oynatırsınız; tahıl satıcısı gibi, onları tugaylara, tümenlere, alaylara bölersiniz; şuraya buraya gönderir, kayıplarınızdan düşman kayıplarını çıkarırsınız, yedekleri kritik anlar için saklar, falan hedef için filan bedeli ödersiniz; on binlerce insanı elinizin tersiyle süpürüp atar, bir kalemde siler, bir kırmızı elektrik düğmesine basarak yok edersiniz! Bir kez hayatı böyle görmeye başladıktan sonra, yüreğiniz barışçıların, hümanistlerin çağrıda bulunabileceği yumuşak bir kalp değildir artık; kıyım üreten bir makinesinizdir, neredeyse savaş tanrısının kucağına düşecek, olgun bir elma olup çıkarsınız, vatanseverlik rüzgârına kapılıp gitmeye hazır, nerede duracağı belirsiz, yıkıma ve ölüme doğru sürüklenen bir sonbahar yaprağına dönüşürsünüz.”

İşte Jimmie de düzenin ideolojisiyle zehirlenip “militarizm hastalığı”na yakalanmıştı. Savaşın çetinleşmeye başlamasıyla motor tamircisi Jimmie birden kendini “çok önemli bir görevin” içinde buldu. Bulundukları yerde kayıplar vermişlerdi. Adam sayısı azalmıştı. Jimmie’ye bir kuryelik görevi verilmişti. Stratejik bir noktadaki 4 numaralı bataryayı bulacak ve bölgenin haritasını ulaştıracaktı. Motoru bataryaların bulunduğu yere sürdüğü sırada yol bombardımana uğradı. Patlamalar, kaçışan insanlar, yaralılar… Jimmie savaşı bütün çıplaklığıyla yaşıyordu. Ancak bir görevi vardı. Ona odaklanmalıydı. Bölgeye ulaştığında Alman birlikleri bölgeyi ele geçirmek üzereydi. Bulduğu bir ağır makineli tüfeği Fransız bir askerden çeşitli el hareketleriyle kullanmayı öğrendi ve ateş etmeye başladı. Belli belirsiz üzerine gelen boz şekillere ateş ediyordu. Bölgeye yetişen Amerikan askerleri sayesinde Almanlar yenilgiye uğramışlardı. Ancak Jimmie yaralanmıştı. Görevini başarıyla tamamlayınca çavuş rütbesi aldı. Motor tamircisi Jimmie Higgins çavuş Jimmie Higgins olmuştu. Artık savaşan gerçek bir askerdi. Kendini savaşın akışına iyice kaptırmıştı. Bir rütbesi ve emir verebileceği askerler vardı ve tabii emir aldığı komutanları.

Artık onu yeni görevler bekliyordu. Kuzey kutbuna yakın Arkangelsk limanına gönderilmişti. Burada Çarlık Rusya’sından kalma birçok ulaşım malzemesi olduğu söyleniyordu. Bu malzemeleri Almanlardan korumak için geldiklerini düşündü ilk önce. Limanda çevresine bakınıp malzeme yığınına benzer bir şey göremeyince şaşırdı. Jimmie’nin yüreği kuşkuyla doldu. Bütün belirtiler Bolşeviklerin üzerine gidileceği yönündeydi. Bölgede işçi ve köylü konseyi kurulmuşken, İngiliz kara ve deniz birlikleri baskın yapıp limanı ele geçirmişti. Önlerine çıkan devrimcileri geri püskürtmüştü bu birlikler. İngilizler demiryoluyla, başka birlikler de deniz yoluyla Rus sosyalistlerinin üzerine gidiyordu. Şimdi de Amerikan birlikleri gelmiş, aceleyle askeri birlikler karaya çıkartılmış ve donatılmıştı. Dünyaya “demokrasi” getirmek için savaşan ordu, şimdi ezilen yığınların ilk tarihi başarısını boğmak için buradaydı. Bu birlikler Bolşevikleri tarihten silmek istiyordu. Onlara kudurmuş köpek gözüyle bakıyorlardı.  Kendilerini Petrograd ve Moskova üzerine yürüyecek orduların öncüleri sayıyorlardı. Jimmie Bolşevik işçilere karşı savaşmak zorundaydı. Bu düşünce onu dehşete düşürdü. Ne yapacağını bilemiyordu. Leesville parti grubu keşke burada olsaydı diye düşündü bir an. Ama onlar binlerce kilometre uzaktaydı. Jimmie düşündükçe hiddetleniyordu. Kendisini tuzağa düşürülmüş hissediyordu. Burjuvazinin yurtseverlik rüzgârına kapılmış, onun demokrasi yalanlarına inanmıştı. Egemenler için savaşmış, hayatını tehlikeye atmış, yaralanmış, büyük acılara katlanmıştı. Şimdi ise buraya getirilmiş işçilere karşı savaşması emredilmişti. Demokrasi uğruna savaşmak bu muydu?

Aslında en baştan yanlış yaptığını anladı. Rus işçilerin yaptığı gibi kendi egemenlerine karşı sonuna kadar sınıf savaşı vermek en doğrusuydu. Bu onları iktidara taşımış, sosyalizme giden yolu açmalarını sağlamıştı. Jimmie Higgins bu çıkmazdan kurtulmanın yolunu arıyordu. Vicdanı onu rahat bırakmıyor, yüreğinin üstünde taşıdığı sosyalist parti üyelik kartına layık olmak için ne yapacağını bilmiyordu. Düzen güçlerinin ideolojik propagandalarına, demokrasi yalanlarına kanmanın bedelini bir sosyalist olarak en ağır biçimde ödüyordu.

İşte bu durumda vicdanıyla boğuşup duran Jimmie, tarihin onun önüne çıkardığı bir fırsatla karşılaştı. Askeri birlikte ayak işleriyle uğraşan bir Yahudi ile sosyalizm üzerine konuştukları sırada onun da Bolşevik yanlısı olduğunu öğrendi. Onun aracılığıyla bir Bolşevik yoldaşla tanıştı. Ancak kırmızı sosyalist parti üyelik kartını gösterdiğinde tam olarak sohbet edebildiler. Bolşevik yoldaş ona Alman askerleri arasında yaptıkları propagandadan bahsetti. Bolşevikler Alman ve Rus işçilerinin kardeş olduğunu, asıl düşmanın Kayzer olduğunu söylüyordu Alman askerlerine. Aynısı Amerikan askerleri içinde de yapılmalıydı. Devrim rüzgârının tüm dünyayı sardığı koşullarda bu çok kritik bir görevdi. Bu görevi başarabilirse işçilerin devrimine olan ihanetini affettirebilir, sınıf kardeşlerine bağlılığını yeniden ispatlayabilirdi. Bu görev Jimmie’nin şeytana kaptırdığı ruhunu kurtarabilmesi için belki de son fırsatıydı. Öte yandan çok ciddi riskleri olan bir işti bu. Harp divanında yargılanıp onlarca yıl hapis yatabilir, işkencelerden geçirilip hatta belki kurşuna dizilebilirdi. Önünde keskin ve birbirine zıt iki yol vardı. Proleter devrimcilik ve karşı-devrimcilik. Delirmeyi göze alan ama teslim olmayan Jimmie’nin başından geçenleri merak edenler, bundan sonrasını kitabı okuyarak görebilirler.