Navigation

Çiftçilerin İsyanı ve Muktedirlerin Kibri

Son yıllarda Kürt illerinde sürekli ve uzun süre elektrik kesintileri yaşanıyor. Kesintiler yüzünden binlerce insan yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamakta büyük sıkıntılar çekiyor. 40 dereceye varan bunaltıcı sıcaklıklar nedeniyle rahatsızlanan, fenalık geçiren yaşlı insanlar oluyor. Cihazlarla yaşayan hastalar elektrik olmayınca ölüme terk ediliyor. Elektrik kesintileri aynı zamanda su kesintilerine de yol açıyor. Bölgedeki köylüler içme suyuna ulaşmak için en ilkel koşullara başvurmak zorunda kalıyorlar. Bölgenin en büyük geçim kaynağı çiftçilik ve hayvancılık olduğu için su olmayınca bütün gelirlerini kaybediyorlar. Çiftçi tarlasını sulayamayınca bir yıllık bütün emeği boşa gitmiş oluyor.

DEDAŞ (Dicle Elektrik Dağıtım A.Ş.) elektrik kesintilerinin nedenini faturaların ödenmemesine bağlıyor. “Ödenmeyen borçlar 1,3 milyar lirayı geçti, faturalarınızı ödeyin elektrik verelim” diyor. Hatta bölge halkına ceza verircesine borcu olan olmayan bütün abonelerin elektriğini kesiyor. Köyde biri faturasını ödemiyorsa DEDAŞ bütün köyün elektriğini keserek yöre halkı üzerinde terör estiriyor. Çiftçileri susuzluk ve elektriksizlikle tehdit ediyor. 2013’te DEDAŞ özelleştiğinde bu durum bölge halkına müjde olarak duyurulmuştu. Şirketin elektrik dağıtımındaki kayıp-kaçağı önleyeceğini ve bu şekilde ülke ekonomisine katkı yapacağını ballandırarak anlatmışlardı.

DEDAŞ yıllarca altyapıyla ilgili hiçbir çalışma yapmadı, hatları yenilemedi. Hatlardaki kayıp-kaçağı bölge halkının kaçak elektrik kullandığı yalanıyla örtmeye çalışıyor. DEDAŞ kâr hırsının ve sorumsuzluğunun bedelini elektrik fiyatlarını arttırarak bölge halkına yükledi. Yüzde 200’lere varan zamlarla faturalar astronomik düzeylere çıktı. Çiftçi elektrik faturasını ödemek için bankadan borç almak zorunda kalıyor. Mazota, gübreye ve tarımsal ilaçlara yapılan zamlar ortadayken elektrik zamlarıyla da çiftçinin beli iyice bükülüyor. Devlet, “DEDAŞ özel şirkettir” diyerek halkın şikâyetlerini umursamıyor. Hatta çiftçilere destek olarak verdiği parayı da hiçbir kural tanımadan Ziraat Bankası üzerinden doğrudan DEDAŞ’ın kasasına aktarıyor. Bu borç batağına dayanamayıp tarlasını satıp büyük şehirlere taşınanların sayısı gittikçe artıyor. Yıllarca ter akıtarak ekip biçtiği toprağını bırakmayan çiftçiler de var. Ekmeğini, çocuklarının rızkını bankaların ve şirketlerin insafına yedirmeyeceklerini haykırıyorlar. Birlikte yol kapatarak yetkililere seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Yandaş medya ise ya çiftçilerin sesini duymazdan geliyor ya da onların haklı eylemlerini çarpıtıyor hatta daha da ileri giderek çiftçileri teröristlikle suçluyor. Yıllardır devam eden sorun koronavirüs salgını koşullarında daha da vahim hale geliyor.

Urfa’da çiftçilerin durumları bu şekildeyken geçtiğimiz günlerde aynı şehrin AKP gençlik kolları başkanının jakuzideki görüntüleri ortaya çıktı. “Ulan fakirler, oğlum beni rahatsız etmeyin, tamam mı? Biraz keyif edeceğim de” sözlerini jakuzisinde keyiflenerek söylüyordu kısa videosunda. Fakir insanlarla dalga geçerek kendisini rahatsız etmemelerini istiyordu. Köylüler içme suyuna bile ulaşamıyorken “halkımızın hizmetkârıyız” diyenler jakuzilerinde keyif çatıyor. Kibir ve şatafat içinde yaşayanlar yoksul halkın neler yaşadığını hiçbir zaman umursamadı. Emekçilerin sırtlarına binip onları sömürerek şatafatlı hayatlar sürüyorlar. Halka elektriği ve içme suyunu bile çok görüyorlar. Tepedekiler, oturdukları koltuklarda hep kendilerini ve kendi çanak yalayıcılarını zenginleştirmek için uğraşıyorlar. Dalga geçerek görmezden geldikleri halkı daha da fakirleştiren, devletin bugüne kadar uyguladığı politikalardır. Devlet her türlü yetkiyi şirketlere ve bankalara vererek halkın üstüne saldı. Milyonlarca insanın emeği bir avuç şirketin insafına bırakıldı. Halkın hizmetkârıyız diyenler bin odalı saraylarında ejder meyveleriyle beslenip dünya turları yapıyorlar.

Bir tarafta durmadan çalışıp daha da yoksullaşan işçi ve emekçilerin sayısı artıyor, diğer tarafta ise dünyadaki bütün zenginlik bir azınlığın elinde toplanıyor. Zenginliklerini ve çürümüşlüklerini kör göze parmak misali göstermeleri, bir iki kendini bilmez şımarığın densizliği değildir. Bu düzenin biz işçi ve emekçilere yoksulluktan ve sefaletten başka verecek hiçbir şeyinin olmadığının göstergesidir. İnsanları bu hallere getiren bu düzen değişmelidir. Kimsenin kimseyi sömürmediği bir düzenin yolları kapitalist sistemi yıkmaktan geçiyor.