Faşist rejim kendisini tahkim etme çabasında yeni bir hızlandırma evresinden geçiyor. İçte ve dışta biriken çelişkilerin girdabındaki rejim kendi bekası yolunda yeni adımlar atıyor. Muhalefet belediyelerine çökme operasyonlarında vites yükseltilirken, LGBTİ+ bireyleri ve derneklerini hedef alan operasyonlara kadar geniş bir cephede yeni bir yıldırma dalgası başlatılmış durumda. Bu geniş kapsamlı yıldırma dalgası, rejimin varlığını güçlendirip sürdürme amacı doğrultusunda döşenmekte olan yola yeni taşlar eklemekte. Rejim bir yandan dışarıda bölgesel gelişmeler bağlamında kendini risk/fırsat ikilemi içinde konumlandırmaya çalışırken, içeride de varlığını tahkim etmek için Erdoğan’ın başkanlığını bir dönem daha güvenceye alma amacına odaklanmış durumda. Dıştaki gelişmelerin (özellikle Suriye bağlamındaki Kürt sorununun ve ABD’nin bölge politikalarının) içerideki gelişmelerle bağlantısız olmadığını unutmamak kaydıyla belirtilmeli ki, şu anda rejim neredeyse tümüyle bu somut amaca kilitlenmiştir.
Rejim açıkça, Erdoğan’ın seçim kılığı altında bir despotik tiyatroyla yeniden başkan baba seçilmiş ilan edileceği bir yol inşa etmektedir. Kürt sorunundaki yeni gelişmelerin hemen ardından seçim gündeminin hızla öne geçmesi bundandır. Önümüzdeki seçimi kazasız belasız “atlatılacak”, tümüyle kontrollü bir müsamere olarak dizayn etmektedir. Son belediye seçimlerinden bu yana yapılanlar bir yana, Erdoğan’ından Bahçeli’sine, Uçum’undan Akın Gürlek’ine kadar birçok rejim ileri geleninin seçimlerle ilgili son günlerdeki sözleri de bunun ipuçlarını açıkça ele vermektedir.
Geçtiğimiz günlerde bizzat Erdoğan’ın “Yaklaşan seçimleri başarıyla atlatacağız” demesi rejimin seçim meselesine nasıl yaklaştığını ortaya koyuyordu. “Şu seçim formalitesini de halledip işimize bakacağız” havasındaki bu açıklamadan sonra Akın Gürlek “cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek” diyerek, yapılacak seçimin sonucunun önceden belli olduğunu ilan etti.
Tabii bunlara Uçum’un seçim tarihi olarak sembolik bir tarihi (16 Nisan 2028) uygun gördüklerini ilan etmesini de eklemek gerek. Uçum faşist rejimin resmi olarak kurumsallaştırılmasının miladı olan 16 Nisan 2017 referandumuna gönderme yapıyor. Niyetleri, 16 Nisanda seçim görünümlü bir müsamere tertipleyerek rejimi sürdürmektir. Türkiye’de seçimler kendi tarihsel toplumsal koşullarından dolayı Rusya’daki ya da Orta Asya rejimlerindeki gibi bir hale tam olarak getirilememişti. Nitekim son belediye seçimleri bu durumu açıkça gösterdiği ve rejimin beslenme/besleme kaynaklarında kayda değer bir kayba yol açtığı için, belediyeleri hedef alan ağır bir baskı süreci işletildi.
Sonuç olarak, sosyo-kültürel sebeplerle zaten hep diri kalmış muhalif damar bir yanda varlığını sürdürürken, buna rejimin çeşitli düzlemlerde (ekonomi, sosyal politikalar, sağlık, eğitim, yargı, dış politika vb.) yarattığı sorunlar ve oluşan krizler nedeniyle kendi toplumsal destek tabanındaki daralma da eklenmektedir. O nedenle muhalifler açısından tüm baskılara ve birçok kritik seçimde yaşanan hüsrana rağmen, rejim içerideki muhalefet dinamiklerini ortadan kaldıramıyor.
Rejimin bir nevi Goebbels’i olan Mehmet Uçum bir yandan, Bahçeli diğer yandan yeni bir anayasa ihtiyacını dile getirirken, yanı sıra seçim yasalarının, siyasi partiler yasasının ve hatta TBMM içtüzüğünün de değiştirilmesi gerektiğini söylüyorlar. Tüm bunlar mevcut haliyle parlamenter tiyatronun bile rejime fazla geldiğini, artık tiyatronun da bir butik tiyatro olarak çok daha dar kapsamlı yürütülmek istendiğini göstermektedir. Bütün bunların da işaret ettiği üzere rejim anayasa değişikliği, önemli yasa değişiklikleri ile seçimleri birbirlerine bağlı bir bütün olarak görüyor. Doğrusu bu durum Kürt sorunuyla ilgili birtakım düzenlemelerle birlikte Öcalan’ın açıklamalarında bile dile getiriliyor.
Rejim dışarıda ABD ile daha fazla yakınlaşır ve bölgede Türk-Kürt-Arap ittifakından söz edip, Mekke İttifakı gibi İran ve Şia karşıtı mezhepçi projelere dahil olurken, içeride de kendisini tahkim için gerekli düzenlemeleri ve alan temizliğini yapmaya çalışmaktadır. Bölgedeki militarist/yayılmacı/mezhepçi politikalarla içeride arttırılmış baskı ve muhalefeti tümüyle sindirme operasyonları birbiriyle bağlantılı şekilde yürütülüyor. Zaten rejim namına konuşan birçok yetkili zat da dünyadaki ve bölgedeki mevcut savaş koşulları çerçevesinde ülke içinde “güçlü” bir liderliğin gerektiğini, iktidarın başkalarına asla verilemeyeceğini, kâh açık kâh kapalı biçimde dile getiriyorlar.
İktidarın hareket tarzı da bu “vizyonla” belirleniyor denebilir. Örneğin iki yıldır Kürt sorunu bağlamında yürütülen süreç, yeni çıkarılan “çerçeve yasa”yla yeni bir zemine getirilirken, rejimin “Terörsüz Türkiye” diye adlandırdığı proje herkesin biat etmesi gereken bir paradigma olarak tüm siyaset alanının üzerine dev bir balık ağı gibi atılmak isteniyor. “Terörsüz Türkiye”nin temel bir ayağı “iç cephe” söylemiyle ifade bulan şeydi. Sürecin başladığı günden bu yana dillendirilen “iç cephe” tüm siyasi aktörlere benimsetilmeye çalışılıyor. “İç cephe”nin dışında kalanlara yaşam hakkı olmadığı üstü kapalı olarak söyleniyor.
İlginç biçimde bilumum toplumsal muhalefet hareketi ve eylemi, giderek “Terörsüz Türkiye sürecini sabote etme” suçlamasıyla devlet saldırısına uğramakta. Yani faşist rejimin Kürt sorununun sözde çözümü diye pazarladığı emperyalist yayılmacı militarist proje, içte muhalefeti daha da sindirmenin adeta ana gerekçesi haline getirilmekte. Tarihsel bir ironi yaşanıyor aslında. Şimdi çözüm diye pazarlanan şeyi eleştirenler ağır baskılarla yüz yüze geliyor.
Yol temizliğinde hedeftekiler
İktidar bu çerçevede yol temizliği yapmaktadır. Temizliğin başarılı olabilmesi için Türkiye’deki muhalefet dinamiklerinin etkisiz kılınması, daha somut söylemek gerekirse, rejimin işleyişini bozamayacak kadar güçsüz hale getirilmesi gerekiyor. Muhalefet dinamikleri dediğimizde sadece politik partiler, politik çevreler, aktif politikacılar vb. anlaşılmamalı. En genel anlamıyla toplumsal muhalefet dinamiklerinin tümü söz konusudur. Bu dinamikler en sonunda somut politik sonuçlar doğuran etkiler yaratmaktadır. O nedenle rejim konuya bu geniş kapsamıyla yaklaşmakta ve sadece dolaysız anlamıyla politik partileri ve politikacıları değil tüm muhalif dinamikleri hedef alan baskı politikaları yürütmekte. Komedyeninden LGBTİ+’sına kadar herkesin hedef tahtasında olmasının, devlet terörüne maruz bırakılmasının sebebi budur.
İktidar hiç kuşkusuz öncelikle seçimlerin (ve anayasa değişikliği gibi diğer oylamalı süreçlerin) “atlatılabilmesi” için doğrudan siyasi rakiplerini hedef almaktadır. İmamoğlu gibi olası cumhurbaşkanı adayları her türlü hile ve usulsüzlükle sahneden sürülüp atılırken, Mecliste ve belediyelerde milletvekilleri, belediye başkanları, belediye meclis üyeleri havuç ve sopayla satın alınmakta, hizaya girmemekte direniyor görünen CHP’ye butlancı uşakları atayarak oradaki muhalif dinamikleri takatsiz düşürmeye çalışmaktadır. Yeni Parti’nin doğuş sürecinde ve ilk aşamalarında iktidarın hesapladığından daha güçlü görünen dinamiğin de kırılması için her türlü baskı mekanizması görünür ve görünmez yollarla işletiliyor. Dünyanın ve Türkiye’nin çalkantılı gidişatında, ilerleyen günlerde neler olacağı tam olarak bilinemese de, son haftalarda Özgür Özel hareketi cephesindeki nispi durgunluk hali bu baskıların işe yaradığını düşündürüyor.
Doğrudan siyasi faaliyetin içinde olan bu unsurlara dönük baskıların yanı sıra dolaylı olarak siyasi etkisi olacak toplum kesimlerinin de baskıya maruz bırakılarak etkisizleştirilmesine dönük operasyonlar yoğun şekilde sürdürülüyor. Burada iki yönlü bir iş kotarılmaktadır. Birincisi iktidara muhalif olan ya da şimdi aktif bir tutumu olmasa bile olabileceği düşünülen sanatçıları, ünlü kişileri, toplumda etki yaratması ihtimali olan kişileri sindirme operasyonlarıdır. Uyuşturucu bahanesiyle dalgalar halinde yürütülen ve yüzlerce sanatçının rejimin baskı aygıtının yoklamasına sokulmasının bu sanatçıların ya da hayran kitlesi olan kişilerin çoğunda yılma etkisi yaratması kuvvetle muhtemeldir. Bu kişiler teşhir edilerek küçük düşürülmekte, haklarında zan oluşturularak itibarları zedelenmekte ve kriminalize edilmektedirler.
Geçtiğimiz günlerde üniversitelerde görevli akademisyenlerin sosyal medya kanallarında yürüttükleri ve kimisinin geniş kitlesel seyircisi olan fikri etkinliklerine engel getirilmesini de aynı kalemden saymak gerekir. Çoğunluğu örtük biçimde muhalif olan akademisyenlerin, giderek artan takipçi ve hayran kitlesi artık rejimin daralan tolerans sınırlarına sığmamaktadır. Üniversiteler yıllar içinde hayli zayıflatılmış olsalar da en son İmamoğlu protestolarında görüldüğü üzere hâlâ etkili bir öğrenci hareketinin zemini olma potansiyelini taşımaktadırlar. Rejim yeni öğretim döneminin açılmakta olduğu şu günlerde öğrenci evlerine, stantlara baskınlar yapmakta, üniversitelere yeni baskı genelgeleri göndermektedir. Bu baskıların “yenilikçi” bir boyutu, bu sezonun açılışında üniversite öğrencilerine zorla “Terörsüz Türkiye” sürecinin anlatıldığı derslerin işlenecek olmasıdır.
İkincisi ise, toplumun çoğunluğunun dışladığı veya olumsuz bir gözle yaklaştığı çok farklı türden kesimleri hedef alarak toplumun geri kalanında bir rıza üretme çabasıdır. Suça sürüklenen çocukların, LGBTİ+’ların, küçük çaplı çetelerin vb. zaman zaman hedef gösterilmesi, kimi zaman ciddi kimi zaman göstermelik zulümle bunların teşhir edilmesi ve bunlarla mücadele ediliyor, toplum bunlardan temizleniyor izleniminin verilmesi… Sahilde kimseye zarar vermeden içki içenlerin bile polis dronu uçurularak takip edilmesi ve dronlardan insanların üzerinde distopik uyarıların yapılması rejimin baskı ve zulüm alanında yenilikleri arasında yer alıyor.
Üzerine gidilmesi gereken hedeflerden birini de rejim cephesindeki “çürük yumurtalar” oluşturuyor. İktidar bir taşla birkaç kuş anlamına gelecek şekilde, rejim tarafında yer alan bazı unsurları da hedef alıyor son zamanlarda. Önce tetikçilikle görevlendirilmiş bazı rejim gazetecilerinin gözaltı ve tutuklanmalarında kendini gösteren bu eğilim, sonra Melih Gökçek, Binali Yıldırım gibi isimlere kadar uzanan bir seyir izledi. Binali Yıldırım sonrasında durulmuş görünen bu alanda benzer başka isimler de ilerleyen dönemde önümüze çıkabilir. Burada önemli olan rejimin bir temizlik yapıyor görüntüsü vererek “içimizde bile olsalar, yanlış yapanlara müsamaha göstermiyoruz” mesajı vermek istemesidir. Başka bir amaç ise bu son iki isimde özellikle somutlaşan devasa servet birikimlerinin kontrol dışına çıkmasına izin vermemek olarak görünüyor. Bu unsurların rejim içi tepişmelerde hangi ayaklara bastıkları ya da servetleri konusunda hangi anlaşmazlıklara düştüklerini bilmiyoruz, ama şimdiye kadar dokunulmaz görünen böylesi unsurların hedef olması dikkat çekicidir. Bu durum her ne kadar rejimin bir temizlik görüntüsü çizmesine ve kendisine içeride bir kaynak yaratmasına vesile oluyorsa da, aynı zamanda rejim saflarının ne ölçüde sağlam olduğu konusunda da ipuçları vermektedir.
Rejimin saldırılarının nispeten yeni bir alanını bazı dini cemaatler oluşturuyor. Genellikle iktidarın istediği gibi davranmayan, ya da istenildiği gibi biat etmeyen ve kimisi elinde önemli ekonomik kaynaklar devşirmiş olan bu cemaatler cezalandırılmakta, mülksüzleştirilmekte, iktidar kontrolüne sokulmaya çalışılmaktadır. Bu alan da hem siyasi açıdan önümüzdeki dönemde muhalefet cephesinin değirmenine su taşıyabilecek dini cemaatlerin hizaya sokulması ya da nötralize edilmesi anlamına gelmekte hem de iktidarın el koymalarla yeni kaynaklara kavuşması anlamına gelmektedir.
Öte yandan bu özgün faşist rejimin ekonomik planda kendine kaynak yaratmak için nasıl kirli işlere girdiğini daha önce birçok kez dile getirmiş ve bu bağlamda rejimi tarif ederken onun narko-mafyatik yanına da vurgu yapmıştık. Küresel planda yasadışı ekonomik faaliyetlerde rejimin daha büyük bir rol oynamaya başladığından bahisle ülkeyi uyuşturucu ve kara para rotalarının çok daha merkezi bir üssü haline getirdiğini açıklamıştık.
Bu rejimin en önemli ekonomik uğraşlarından birisi de devlet gücü ve olanaklarının büyük oranda kural dışı kullanımına dayanarak bir yağma ve talan yürütmesidir. Rejimin en tepedeki unsurlarının da dahliyle geniş bir oligarşik kast ışık hızıyla zenginleşmiş, her taşın altından çıkar hale gelmiştir. Altını çizerek vurgulamak gerekiyor ki, bu rejimin üst katlarındaki unsurlar aynı zamanda bir kleptokrasi (hırsızlar yönetimi) oluşturmaktadırlar. Muazzam bir zenginleşme, muazzam bir servet birikimi, şaşkınlık verici boyutlarda kirli operasyonlar, dalavereler… Bu yağma ve talan düzeneğinin bir kolu borsa üzerinden henüz taze patlamış durumda. Şimdilik 25 milyar dolar boyutunda görünen borsa vurgunu ya da çapulunun tümüyle rejimin yukarı katlarıyla bağlantı içinde yürütüldüğü apaçık görünüyor. Bu gibi durumların çoğunda olduğu gibi bu kez de oluşan balon ve yapılan çapulun faturası emekçi kitlelerin sırtına yıkılmaya çalışılmaktadır.
Tek çıkar yol: Emekçi seferberliği
Faşist iktidar anayasanın değiştirilmesi ve Erdoğan’ın yeniden seçtirilmesi için olağan yollarla yeterli sandık desteği elde edememektedir. Aksine yoksullaşma ve eşitsizliğin derinleşerek artmasının başat etkisiyle toplumsal desteği azalmıştır. Bunların yanı sıra, her alanda görülen baskı, yozlaşma, yolsuzluk, adaletsizlik, hukuksuzluk, liyakatsizlik, vurgun, talan, yağma, bu dinamiği daha da beslemektedir. Bu şartlarda rejim muhalefeti ezip etkisiz hale getirme, kendi içindeki zayıf unsurlardan arınma ve yanına yeni parlamento güçleri ile seçmen kitleleri çekmeye çalışmaktadır. Nitelikli çoğunluk gerektiren kritik parlamento oylamaları için küçük partilerin ve vekillerinin satın alınması süreci alabildiğine ilerlerken, yanı sıra ve asıl olarak “Terörsüz Türkiye” dediği süreçle Kürt hareketi ve etrafındaki ilerici demokrat çevreleri de parlamento zemininde yanına çekme çabası içindedir. Ancak hiç kuşkusuz parlamentodaki oy sayısı yeterli değildir. Şayet bir gün zoraki sandığa gidilecek olursa, rejimin “iç cephesine” ite kaka dahil edilmiş bir Kürt siyasi hareketi üzerinden Kürt halk kitlelerinin de oy desteğini alma hesabı yapılmaktadır. Bu çalışmanın esas olarak “devletin MHP kadar sağlam bir ayağı olacağız” diyen Öcalan üzerinden yürütüldüğünü tespit etmekte beis yoktur. Somut gerçeklik budur.
Öte yandan elbette buraya kadar anlatılanlar rejimin halen süren bilfiil icraatının ve önümüzdeki dönemde yapmaya çalışacağı şeyin bir analizidir. Yapmaya çalışacağı şeyleri başarıp başaramayacağı ya da ne ölçüde başaracağı bir kısmı belirsiz birçok etmene bağlıdır. İç ve dış gelişmelerin rejimin hesaplarını boşa çıkarması ihtimali mevcuttur. Erdoğan’ın en önemli destekçisi olan Trump’ın ABD’deki yaklaşan seçimlerde nasıl bir sonuç elde edeceği ve ABD içindeki dengelerin nasıl seyredeceği, buna bağlı olarak Ortadoğu politikalarında değişiklikler olup olmayacağı belirsizdir. Hatırlanacak olursa Trump öncesinde ABD’nin Suriye politikası ile Trump dönemi politikası arasında Kürt hareketini ve Türkiye’yi etkileyen bazı önemli farklar olmuştu. Şimdi Trump’ın kongrede ciddi ölçüde zayıflaması anlamına gelecek seçim sonuçları çıkması halinde Ortadoğu politikalarında değişiklikler pekâlâ olabilir.
Benzer şekilde Kürt sorunu cephesinde de genel olarak iç ve dış etmenlerin ne gibi durumlar ortaya çıkaracağı belirsizdir. Kürt hareketi Öcalan üzerinden yürütülen süreci iç sarsıntı ve dağılmalar olmadan yürütebilecek midir? Bu soru boş bir soru değildir, çünkü işleyen sürecin Kürt halkının ulusal demokratik taleplerinin karşılanması açısından umut vaat eden hiçbir esaslı yönü bulunmamaktadır. Hem bu durum hem de rejimin hesaplarının az çok kendini sezdiriyor olması nedeniyle Kürt hareketinin içinde hoşnutsuzluklar ve eleştiriler olduğu gibi geniş Kürt emekçi kitlelerinde de tereddütler olduğu açıkça görülüyor. Bunlara soldaki ve entelektüel çevrelerdeki tereddüt ve eleştirileri de eklediğimizde, rejimin Öcalan’la birlikte yürüttüğü süreç için aranan desteğin ne ölçüde devşirilebileceği belirsiz görünmektedir. Üstelik rejimin vermede alabildiğine cimri ve isteksiz olduğu ve bölgedeki genel savaş ortamının da her an yeni gerilimlerle renk değiştirebileceği de bu denkleme eklenmelidir.
Diğer yandan esas olarak Özgür Özel hareketinde somut ifadesini bulan burjuva muhalefetin nasıl bir hat izleyeceği de rejimin hesaplarının akıbeti üzerinde etkili olacaktır. Özel liderliğindeki CHP ve sonrasındaki hareketin izlediği taktikler şu ana kadar kendi içinde tutarlı bir bütün oluşturmamıştır. Bir kitle seferberliği yaratmak ister gibi davrandığında genellikle daha etkili bir direniş tablosu oluştuğu ve bunun tersi olarak normal parlamenter siyaset tarzı taktiklere geçildiğinde havanın sönümlenme eğilimine girdiği açıkça görülmektedir. En belirgin haliyle 10 Mart İBB kuşatması sırasında görülen kitle mücadelesi çizgisi, tutarlı bir şekilde sürdürülmemiştir. Özel ekibi geriledikleri mevzileri tümüyle kaybetme tehlikesi olduğunda kitle taktiğine başvurup daha öteye gitmeyi tercih etmemektedir. Dahası kitle seferberliğini asıl başarılı olabileceği emekçi eksenine oturtmaktan da kaçınmaktadır. Emekçilerin sorunları belli ölçülerde dile getirilse bile yaratılan sınırlı hareket sosyal demokrat bir kapsama bile kavuşturulmamaktadır.
Ancak yine de Türkiye’de geniş emekçi kitlelerin bağrında hoşnutsuzluk ve öfkenin büyüdüğü açıktır. Bu öfkenin örgütsüz ve liderlikten yoksun olması rejimin en büyük avantajıdır. Ama buna rağmen rejim korkmaktadır. Sebep olduğu derin yoksullaşma, eşitsizlik ve zulüm gibi nice sorunun, tarihte olduğu gibi, bir krizler, savaşlar, isyanlar dönemi olan günümüzün çalkantılı dünyasında da iktidarın elden gitmesine yol açabileceğini çok iyi biliyor.
Kendine özgü tarzda faşist bir rejimin hüküm sürdüğü ve emekçi kitlelerin ağır bir saldırı altında olduğu Türkiye’de gerçekten de en önemli nokta emekçi kitlelerin ne yapacağı sorunudur. Birbiri ardına farklı burjuva muhalefet liderliklerinin en az 10 yıldır rejimle şu ya da bu yoldan işbirliği içine girmesinin ya da eninde sonunda rejimin baskısına yenilerek boyun eğmesinin birçok örneği yaşandı. Saraycı butlan darbesiyle alenileşen Kılıçdaroğlu kepazeliğinden, muhalefet milletvekillerinin, belediye başkanlarının ve belediye meclis üyelerinin sefil bir çıkarcılık, kaypaklık ve korkaklık içinde dalga dalga iktidara ram olmasından sonra, tablo kitlelere daha açık görünmektedir. Bu tabloya, rejimin Kürt siyasi hareketini kendi dümen suyuna sokma çabalarının hayli ilerlemiş olduğu gerçeğini de eklemek gerekiyor. Doğrusu bütün ihanetler ve hayal kırıklıklarından sonra emekçi kitleler içinde, iktidara karşı çıkıyor görünen burjuva muhalefet liderliklerine karşı eskiye nazaran çok daha büyük bir güvensizlik duygusunun büyümekte olduğu görülüyor. Artık kimseye güvenimiz kalmadı diyen ve daha da anlamsız hale getirilmekte olan seçimlerde oy kullanmaya istek duymadığını söyleyen emekçilerin sayısında belirgin bir artış var.
En son belediye seçimlerinde yaşanan sonuçlardan sonra seçimlerin “seçimsiz seçim” haline getirilme süreci hızlandırılmıştır. Rejim, sonucu kendisi tarafından belirlenmiş bir seçim yapmak üzere hazırlıklarını yürütmekte ve yukarıda açıkladığımız üzere buna uygun yol temizliğini yapmaktadır. Önümüzdeki dönemde de bu baskı ve saldırıların devam edeceğini görmek zor değildir. Rejimin olası Erdoğan rakiplerini tasfiyeye, belediyelere dönük baskılara, transferlere, adam satın almalara, hoşlanmadığı her türlü kişi ve kurumu ezip bastırmaya, tutuklama ve gözaltılara, toplumsal damgalama ve teşhirlere, sosyal medyayı boğmaya, “iç cephe”yi her yolla tahkim çabalarına devam etmemesi düşünülemez. Faşist abluka, seçimlere indirgenen ya da onu esas alan bir politik mücadele ile kırılamaz. Ayrıca, faşist rejim kaybedeceği bir seçimi yaptırmamak için elinden geleni yapar! Bilinmeli ki, emekçilerin biriken öfkesini açığa çıkaracak güçlü ve örgütlü bir kitle hareketi olmadan rejimin saldırılarını püskürtmek de onu defetmek de mümkün olmayacaktır.
link: Levent Toprak, Rejim Yol Temizliğini Hızlandırıyor , 28 Eylül 2026, https://marksist.net/node/8839


