Navigation

Siyasi Tutsaklara Özgürlük!

AKP hükümeti bir süredir çıkarmayı düşündüğü seçmeci “af” yasasını koronavirüs salgını bahanesiyle hızlandırılmış bir şekilde gündeme taşıdı. Bu süreçte düzen muhalefeti de yine seçmeci itirazlarla yetindi ve nihayetinde AKP-MHP işbirliğine dayanan yasa teklifi[1] Meclise indirildi. Her ne kadar adaletten, virüs tehdidinden vs. dem vursa da hükümetin asıl derdinin bu olmadığı biliniyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de şu anda kapasitesi 220 bin civarında olan hapishanelerde 300 bine yakın mahpus bulunuyor. Son bir yılda “denetimli serbestlik” uygulamasıyla 153 binden fazla insan serbest bırakılmasına rağmen bu sayısının sürekli artması, iktidar açısından, her geçen gün yenilerinin fermanını yazdığı siyasi tutsaklara yer kalmaması anlamına geliyor. Bu nedenle AKP uzunca bir süredir, infaz oranlarında indirim yaparak hapishanelerde kısmi bir boşaltmaya gitmeyi planlıyordu. Fakat uyuşturucu suçlarının da kapsama dahil edilmesini isteyen MHP’yle düştüğü anlaşmazlık nedeniyle bunu gündeme getirmeyi erteliyordu. İşte Covid-19 salgını bu açıdan bir fırsat olarak görüldü ve siyasi tutsaklar hariç tüm mahpusların infaz sürelerinde indirime gitme planı, bu salgının arkasına gizlenerek gündeme getirildi. Böylece kadın ve çocuk tecavüzcüleri, katiller, Bahçeli’nin “ne yapalım, fırınlara atıp yakalım mı” dediği uyuşturucu tacirleri, faşist mafya unsurları vb. de serbest kalabilecekti. Ancak öyle görünüyor ki, bu süreçte yükselen toplumsal tepki nedeniyle, bu kategorideki suçlara ilişkin olarak istedikleri infaz indirimini getirememişlerdir. Ama bu vesileyle Erdoğan’ın uyuşturucu suçunu ve cinsel suçları kırmızıçizgi ilan ederek bir kez daha “koruyucu baba” rolünde sahne almasına da fırsat verilmiştir. Üstelik Meclis gündemine getirilen teklifin satır aralarına nelerin gizlendiği ancak konunun uzmanları tarafından yapılacak ayrıntılı incelemeler sonucu açığa çıkabilecektir. Yani “uyuşturucu tacirlerine, tecavüzcülere, kadın katillerine af yok” laflarının gerçekliğinin olmaması olasılığı hiç de düşük değildir. Net olan tek şey siyasi mahkûmlar ve tutuklular için hiçbir iyileştirilmenin getirilmemiş olmasıdır!

Söz konusu teklifin kanunlaşması halinde, açık cezaevlerinde bulunanların iki ay izin verilerek serbest bırakılması, denetimli serbestlik ve koşullu salıverme uygulamalarının kolaylaştırılması ve infaz süresinin kalıcı olarak 1/2 oranına indirilmesiyle (mevcut durumda 2/3 idi) 90 bine yakın mahkûmun serbest kalması bekleniyor. Ne var ki, fikir suçlusu olarak zindana atıldıkları halde terör suçlusu olarak yaftalanan siyasi tutsaklar bu indirimin dışında bırakılarak infaz süreleri 3/4 olarak muhafaza ediliyor. “Örgüt kurmak, yönetmek ve örgüte üye olmak suçları” içinse bu indirim 1/2 değil 2/3 (mevcut durumda 3/4 idi) olarak düzenleniyor. Fakat aynı zamanda bu suçlarda hapis süreleri 1,5 ilâ 2 katına çıkarıldığından gerçekte bir infaz indirimi yapılmamış oluyor.

Bıraktık iyileştirmeyi, mevcut teklifte siyasi tutsakların durumunu daha da ağırlaştıran düzenlemeler bulunuyor. Buna göre, duruşma, sağlık kurumuna sevk gibi durumlarda, hükümlü ya da tutukluların buralarda yaptığı eylemler, cezaevinde yapılmış gibi disiplin hükümleriyle cezalandırılacak. Disiplin soruşturmalarının tamamlanması için tanınan süre de uzatılarak on beş güne çıkarılıyor. Ayrıca çocuk mahpuslar için disiplin cezası gerektiren eylemler listesi de genişletiliyor.

Bu arada mahpusların ulaşabileceği kitap, dergi, gazete gibi yayınlar üzerindeki yasaklar arttırılıyor. ISBN ve ISSN numarası olmayan yayınların yanı sıra “Basın İlan Kurumu aracılığıyla resmi ilan ve reklam yayınlama hakkı bulunmayan gazetelerin” hapishanelere kabul edilmeyeceği hükme bağlanıyor. Yani mahpuslar pek çok kitabın yanı sıra sosyalist gazetelerin büyük bir kısmını da alamayacaklar.

Rejimin karakterini her bakımdan yansıtan bu düzenlemede, siyasi tutukluların tutuksuz yargılanması bağlamında da hiçbir iyileştirme getirilmiyor. Üstelik bu, “çok tehlikeli bir salgın hastalığın” olduğunun söylenerek en sıra dışı uygulamaların hayata geçirildiği, neredeyse üç kişinin bir araya gelmesinin bile yasaklanacağı bir ortamda yapılıyor. Yani siyasi tutsaklar bir kez daha, katillerden, tecavüzcülerden, uyuşturucu tacirlerinden daha tehlikeli ve ağır suçlu muamelesine maruz bırakılıyor ve yaşam hakları yok sayılıyor. Üstelik hapishanelerde siyasi tutsaklar açısından, Covid-19’a gelene kadar daha pek çok yaşamsal tehdit unsurunun bulunduğu biliniyor.

Adalet Bakanlığının açıklamalarına göre hapishanelerde sadece “FETÖ” üyeliği suçlamasıyla tutuklu ve hükümlü olan 30 bine yakın mahpus bulunmaktadır. Aralarında HDP’li belediye başkanlarının, meclis üyelerinin, milletvekillerinin, gazetecilerin, akademisyenlerin, sendikacıların, öğrencilerin de yer aldığı Kürt, devrimci ve demokrat tutsaklarla birlikte siyasi mahpusların sayısı 50 bini geçmektedir. Adil yargılanma hakkının gaspı, iddianame bile hazırlanmadan yıllar süren tutukluluk hali, tecrit, görüş yasağı, işkence ve kötü muamele, ağır hastaların dahi tedaviden ve tahliye hakkından mahrum bırakılması gibi sayısız hak ihlali, siyasi mahpuslar için rutin uygulamalar haline getirilmiştir. Örneğin Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala’nın tahliyesi, AİHM ve AYM kararları hiçe sayılarak, tepeden gelen emirlerle engellenmeye devam edilmektedir. Keza, hapishanelerde halen 200’e yakın gazeteci ve medya çalışanı bulunmakta, ama siyasi iktidar bunların gazeteci değil “terörist” olduğunu iddia etmeyi sürdürmektedir.

300 güne yakın süredir açlık grevinde olan Grup Yorum üyeleri de, yalnızca önceden suçlu ilan edilerek konserlerinin yasaklanmamasını isteyip adil yargılanma talep ettikleri halde istemleri karşılanmayarak tutuklu vaziyette tutulmaktadırlar. Sağlıklarının iyice bozulması nedeniyle tahliye edilen iki grup üyesi de, çıkar çıkmaz hastaneye kaldırılıp zorla besleme saldırısına maruz kalmalarına rağmen açlık grevine evde devam etmektedir.

Sonuçta, rejimin toplumsal muhalefeti ezme politikasının sonucu olarak dolup taşan zindanlardan nicedir alarm sesleri yükselmektedir. Ne var ki, dışarıda baskıların alabildiğine arttığı bu dönemde, zindanlardan yükselen sesler de çoğu kez duvarlar içinde boğulmaktadır. Bugünlerde yaşanan koronavirüs salgını açısından da durum budur. Zaten düzenli temizlik ve dezenfektasyon yapılmaması, havalandırma ve ısıtma sorunları, sıcak su, sabun, banyo problemleri, kalabalık koğuşlar ve yemekhaneler gibi çok sayıda sorunun kronik hale geldiği hapishaneler bu bakımdan ciddi bir risk taşımaktadır. Tam da bu yüzdendir ki, insan hakları örgütleri, hukukçu dernekleri ve SES’in de aralarında olduğu çeşitli kurumlar, bu risk dikkate alınarak acilen önlem alınması çağrısında bulunmaktadırlar.[2]

Aralarında çok sayıda sanatçı, gazeteci, yazar vb.nin bulunduğu 300’den fazla aydın da, hapishanelerin adli ve siyasi mahpus ayrımı yapılmaksızın boşaltılması için çağrıda bulunmuşlardır.[3] Ne var ki tek adam rejimi, adli mahkûmlara açık cezaevi ve denetimli serbestlik uygulamalarıyla büyük ölçüde tahliye yolu açarken, siyasi mahkûmları ve tutukluları her türlü hastalık riskiyle yüz yüze bırakmaktadır.

Bunun bilinçli bir sınıf politikası olduğu şüphe götürmemektedir. Egemenler nasıl ki, “büyük bir tehdit”ten bahsedip halkı “evde kalmaya” çağırırken işçileri tıpkı virüsler gibi “yarı canlılar” olarak görüp umursamıyorlarsa, siyasi tutsaklara da düzenlerini tehdit eden, yok edilmesi gereken haşereler gözüyle bakmaktadırlar. Nihayetinde içeride de dışarıda da bir sınıf savaşı yürümektedir. Ancak mevcut durumda bu savaşta burjuvazinin üstünlüğü elinde tutması, bunun ilânihaye böyle kalacağı anlamına gelmemektedir. Zaten rejimin böylesine kıyıcı olmasının nedeni de bundan duyulan korku değil midir?


[1] “Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” adı altında.