Navigation

Yüzde 99’un Öfkesi ya da Yeni Alâmetler

15 Ekim günü tüm dünyada önemli bir eylem dalgası yaşandı. 82 ülkede, 951 şehirde, yüz binlerce insan kapitalizmin yarattığı yıkıcı sonuçlara karşı tepkilerini ortaya koydular. Alanlara akın eden kitleler temel olarak toplumsal ve ekonomik eşitsizliğe, şirketlerin açgözlülüğüne ve tahakkümüne bir son verilmesini ve adil bir dünya taleplerini dile getirdiler. ABD’de “Wall Street’i İşgal Et!” şiarıyla geçen ay başlayan hareket 15 Ekim eylemiyle bir doruk noktası yaşarken, Roma’da ve İspanya’nın genelinde eylemler yüz binlerce kişinin katıldığı büyük gösteriler halini aldı. İspanya’da bu sayı yarım milyonu aşarken, bazı işçi sendikalarının da katıldığı Roma’daki 200 bin kişilik yürüyüş ve gösteride ayrıca büyük bankalara ve mağazalara yönelik saldırılar ve polisle çatışmalar da yaşandı. “Biz %99’uz” sloganını yaygın biçimde benimseyen kitlelerin eylemdeki temel şiarı “işgal et” idi.

Eylemin temel formunu ve esinini Mısır’daki halk isyanında kilit bir rol oynayan Tahrir Meydanının işgali oluşturuyor. Hatırlanacağı gibi Mısır’daki halk isyanından sonra Mayıs ayında İspanya’da da, özellikle gençlerin başını çektiği kitleler Puerta del Sol meydanında benzer biçimde oturma ve işgal eylemine başlamıştı. Sonunda ABD’ye de ulaşan bu süreç orada da “Wall Street’i işgal et” şiarı altında dünya kapitalizminin Kabesi olan finans kapital merkezi Wall Street’in işgal edilmesi çağrısı şeklini aldı ve Wall Street ve civarında birçok yürüyüş yapıldı. Ayrıca polisle çatışmalar yaşanarak bölgedeki bir park işgal edildi ve bu işgal tüm polis baskısı ve saldırılarına rağmen sürüyor.

Eylemlerden somut ve dolaysız olarak geriye ne kalacağı tümüyle ayrı bir tartışma konusudur, ancak her halükârda açık olan şey, bu tepkilerin, yeryüzünün tamamında derinlerde büyük bir toplumsal hoşnutsuzluğun var olduğunu ve bu temelde sınıf mücadelelerinde yeni bir yükseliş dönemine girildiğini kesinleştirmesi, tescillemesidir. Artık dünyada geniş emekçi yığınlar kapitalizme karşı ellerini toprağa basarak ayağa kalkıyorlar, üzerlerindeki uzun yılların ölü toprağını silkeliyorlar.

Hiç şüphesiz tarihsel ölçekte bakıldığında ve üstesinden gelinmesi gereken sorunlar düşünüldüğünde bu yükseliş henüz erken aşamalarındadır. Ama ne olursa olsun, büyük çaplı sınıf çatışmaları ve yenilgiler olmadan eski uyuşukluk durumuna dönülmesi mümkün olmayan büyük bir devinim dönemine çoktan girmiş bulunuyoruz. Bu kesindir.

Marksizmin tarihsel haklılığı

80’li ve 90’lı yıllar boyunca uzun bir gericilik dönemi yaşandı ve tarihte hep olduğu gibi bu birçok kişiyi demoralize etti. Ancak Marksist kavrayışı yeterince derin olanlar ve bu temelde devrimci iradesi ve inancı sağlam olanlar karanlığın tüm ağırlığına direnmeyi ve tarihsel iyimserliği diri tutmayı başarabildiler. Küçük-burjuva sosyalizminin sabırsızlığı ve demoralizasyonu karşısında Marksizmin geniş ufku ve tarihsel iyimserliği bir kez daha üstün gelmiştir.

Marksistlerin iyimserliği onların manevi dünyalarında hayat bulan boş ümitlere, hüsnü kuruntuya ya da Mesih beklentisi gibi bir sofu inanca dayanmıyordu. Aksine kapitalizmin doğasının ve tarihin işleyiş yasalarının bilimsel temellere dayalı sağlam bir bilincine dayanıyordu. Kapitalizm doğası gereği krizlerden ve savaşlardan bağışık olamazdı ve işçi sınıfına asla kuşaklar boyu kalıcı bir refah getiremezdi. Yaşam koşulları dayanılmaz bir hal aldığında işçi-emekçi yığınların tekrar mücadeleye yönelmekten kaçınamayacağı da aynı derecede muhakkaktı.

İkinci emperyalist dünya savaşı sonrası dönemde gelişmiş kapitalist ülkelerde varlık bulan kapitalizmin görece canlılık durumu, burjuvazinin yaşadığı devrim korkusu ve sosyal-demokrat ve Stalinist önderliklerin ihaneti gibi başlıca nedenlerle, işçi sınıfı belli bir dönem devrimci mücadele yolundan saptırılabilmişti. Bu dönemde işçi sınıfı geçmiş mücadelelerinin bir meyvesi olarak çeşitli kazanımlar elde etmiş, ancak bu temelde reformizm ve uzlaşmacılık geçer akçe haline gelmişti. Bu durum devrimci mücadele açısından aslında işçi sınıfının uzunca bir döneme yayılmış yenilgisi anlamına geliyordu. Zira devrimci refleksleri törpülenmiş, örgütleri düzene adapte olmuş, reformizm cenderesine hapsolmuştu.

Ancak bir yandan kapitalizmin 1970’li yıllarla birlikte yeni bir uzun dönemli tıkanıklık evresine girmesi, bir yandan da SSCB’nin özellikle 1980’li yıllarla birlikte gerilemeye başlaması, bu “sınıflar arası barış” döneminin ekonomik ve politik temelinin aşınması anlamına geliyordu. Nitekim hem eskisi kadar işçi sınıfına taviz verecek rahatlığı kalmayan hem de SSCB’nin gücünü yitirmeye başlaması ve izlediği karşı-devrimci politikalar nedeniyle devrim korkusu da ciddi ölçüde kalkan sermaye, bu dönemde işçi sınıfını hedef alan büyük saldırı programını başlattı. Neoliberalizm bayrağı altında yürütülen bu saldırı programıyla işçi sınıfının tüm bir tarihsel dönem boyunca elde ettiği kazanımlar ve düzenden koparttığı ödünler bir bir geri alınmaya başlandı. İşçi sınıfı yer yer bu saldırılara mevzi direnişler gösterdiyse de, kötürümleşmiş örgütlerinin ihaneti nedeniyle bu direnişler genel nitelik kazanamadı ve saldırının geri püskürtülmesi mümkün olmadı. 1990 dönemecinde SSCB’nin hepten çökmesi burjuvazinin elini daha da güçlendirdi. Bu bakımdan 1990’lı yıllar tam anlamıyla bir karabasan gibi geçti denilebilir.

Elbette geri devşirilen kazanımların etkisi bir çırpıda çok can acıtıcı biçimde ortaya çıkmıyordu. Sürecin tedrici olması nedeniyle gitgide yeni normlar oluşuyor ve herkes bu yeni normale yavaş yavaş uyum sağlıyordu. Ancak bunun bir sınırının olacağı, yani niceliğin niteliğe dönüşeceği bir noktaya gelineceği muhakkaktı. Nitekim öyle de oldu.

Bu dönemeç noktasını kabaca 2000 yılı dolayları olarak belirlemek yanlış olmaz. Bu bakımdan diyebiliriz ki, gezegenimiz yeni binyıla girerken aynı zamanda sınıf hareketinin uzun bir geri çekiliş döneminin ardından emekçi kitlelerin yeniden mücadele sahnesine çıktığı bir yükseliş dönemine girmiştir. 2011 yılına girmek üzereyken başlayan Arap halklarının isyan dalgasına kadar, bu süreç inişli çıkışlı biçimde birkaç koldan ilerledi denilebilir. Bir yanda 1999 sonundaki Seattle gösterileriyle başlayan ve devamında birçok emperyalist zirve toplantılarının yapıldığı dünya kentlerinde devam eden “küreselleşme karşıtı” gösteriler zinciri yer aldı. Amerikan emperyalizminin Irak’a yönelik saldırısı öncesi ve sonrasındaki savaş karşıtı büyük gösterileri de genel olarak bu çizgi üzerine yerleştirebiliriz. Diğer yanda ise Seattle’dan hemen bir ay sonra Ekvador’da 2000 yılı Ocak ayında başlayan ve daha sonra yine Ekvador’da 2001 Şubatında ve sonra da 2001 sonunda Arjantin’de patlak veren kitle ayaklanmalarıyla devam eden Latin Amerika’daki devrimci süreç ortaya çıktı.

Fakat sınıf mücadeleleri bu iki koldan ibaret kalmadı. Bu iki koldaki mücadeleler 2000’lerin ortalarından itibaren genel olarak hız keserken, bir süre sonra, bunların yanı sıra esasen Avrupa’da mevzi grev ve direnişler ile genel grevlerin sayısında ve sıklığında belirgin bir artış yaşanmaya başladı. Bu mücadeleler özellikle Avrupa’nın güney kuşağı ülkelerinde daha belirgin ve güçlü bir görünüm aldı. Bu noktada özellikle Yunanistan’da oldukça güçlü bir mücadele dinamiğinin belirdiğini vurgulamak gerek. Öte yandan, bu işçi grevleri ve direnişlerinin yanı sıra iki ayrı mücadele dinamiği daha belirmeye başladı: Birincisi, öğrenci hareketinin yeniden canlanması, ikincisi ise yine ileri kapitalist ülkelerde göçmen işçi ve gençlerin ya da onların ağırlıkta olduğu yoksul varoşların öfkeli patlamaları.

Bu mücadelelerle geçen yeni binyılın ilk on yılı sonunda ise Arap halklarının geniş bir coğrafyaya yayılan büyük isyan dalgası geldi. Ve özellikle Mısır’da milyonları saran ve çağdaş firavun Mübarek’in devrilmesiyle sonuçlanan mücadele, tüm dünyanın nefesini tutarak izlediği ve küresel esin kaynağı oluşturan bir mücadele oldu. Dikkatlice bakıldığında görülecektir ki, tüm dünyadaki mücadeleler Arap halklarının isyanının ardından yeni bir enerji ve itilim kazanmıştır. Mübarek’in devrilmesi sürecinde kilit bir rol oynayan Tahrir Meydanının işgali bir mücadele formu olarak da örnek teşkil etmeye başlamıştır. Avrupa’da ve Amerika’da meydanları işgal edenler “her yer Tahrir” diyorlar. Wall Street’in işgal edilmesi şiarıyla hareket edenler de işgal ettikleri parkın adını Tahrir’den esinlenerek Liberty (Özgürlük) olarak değiştirdiler.

ABD’deki işgal eylemleri süreci 17 Eylülde Wall Street yakınındaki söz konusu parkta protesto eylemiyle başladı. Önce pek ciddiye alan olmadı. Burjuva medya da bir avuç meczuptan söz edercesine alaycı bir ton kullandı. Ancak birkaç hafta içinde hareket sadece yaygınlaşıp kitleselleşmekle ve ABD’de halkın çoğunluğunun sempatisini kazanmakla kalmadı, 15 Ekimde gerçekleştirilen eylemle küresel bir düzeye de yükseldi.

Burada önemli olan nokta tüm dünyada emekçi kitlelerin verdiği mücadelelerin nihayet ABD’ye de ulaşmış olmasıdır. Bu nokta önemlidir, zira kapitalist sistemin ne denli büyük bir kriz içinde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bir kere ABD, emperyalist-kapitalist sistemin en büyük gücü, ana üssü ve jandarmasıdır. Bu konumuyla işçi sınıfına bazı kırıntılar verebilmekte ve dünyanın geri kalanına göre daha müreffeh bir yaşam standardı sunabilmekteydi. Ayrıca özgün tarihsel nedenlerle ABD’de işçi sınıfının dünyanın geri kalanına ilgisi zayıf olduğu gibi, siyasal işçi sınıfı örgütlülüğü de aynı tarihsel nedenlerle zayıf olagelmiştir. Büyük yanılsamalarla koşullandırılan ve sosyalizm, komünizm sözcüklerinin adeta ürkütücü bir tabu addedildiği Amerikan işçi sınıfının diyarına mücadele ateşinin sirayet etmesi anlamlıdır.

Amerikan kapitalizmi ve işçi sınıfı

Aslına bakılacak olursa ABD’de işçi sınıfı Seattle’da 1999 sonunda patlak veren eylemler ile daha erken bir dönemde hoşnutsuzluğunu ortaya koymuştu. Ancak çok geçmeden gelen 11 Eylül saldırılarını bahane eden Amerikan burjuvazisinin başlattığı Afganistan ve Irak savaşları, çıkarılan Yurtseverlik Yasası gibi yasalar vs. ile içeride estirilen terör, tüm siyasal iklimi değiştirerek bunun istim almasını engelledi. Bu bağlamda aslında hatırlanmasında fayda olan bir başka olgu da, yıllar süren bu ertelemenin, daha sonra bir kez daha yaşanmış olmasıdır. 2008’de Obama’nın sahneye çıkması ve yeni bir rüzgâr yaratması, bir kez daha, toplumda birikmekte olan hoşnutsuzluğun gazını boşaltma işlevini görmüştür.

Ancak bir yandan savaş süreçlerinin sıcaklığının geçmesi ve asıl önemlisi 2008’de krizin yeni bir mali çöküşle daha da derinleşmesi yeni bir hareketlenme için zemini döşemiştir. Zira kısa sürede boyutu trilyonlarca dolarla ölçülen bu mali çöküş bir yandan hızla bir işsizlik dalgası ve reel ücret kayıplarına yol açarken, diğer yandan ev kredileri, tüketici kredileri, öğrenim kredileri vb. ile çok ciddi ölçülerde borçlandırılmış olan Amerikan işçisinin bu borçlarını ödeyemez hale gelmesine yol açtı. Bunlar da yetmezmiş gibi, bütçeden trilyonlarca doları transfer etmek suretiyle bu dev finans tekellerinin imdadına yetişen devlet bunun yükünü elbette işçi sınıfının sırtına bindirecekti. Finans sektörünü kurtarmak adına yapılan harcamalarla ABD’de merkezi devletin borcu 15 trilyon dolar dolayına geldi. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, bir de, işçiler şok dalgaları biçiminde hızlı bir yoksullaşma yaşarken bu şirketlerin patronları ve üst düzey yöneticilerinin arsız bir servet içinde yüzmeye devam etmeleri ve devletin de sermayenin devleti olduğunu bu denli açık etmesi işçi kitlelerde ciddi bir tepki doğurdu.

Gerçekte son mali çöküş emekçi kitlelerde uzunca bir süredir var olan eşitsizlik hissini yalnızca keskinleştirmiş, belirgin hale getirmiştir. Normal şartlarda sadece “şımarık gençlerin” bir eylemi olarak görülebilecek işgal eylemlerinin, hem de Wall Street gibi dokunulmaz bir mekânın işgalinin genel bir onay görmesi beklenemezken, şimdi bu eylemler halkın çoğunluğu tarafından desteklenmektedir. Zaten eylemcilerin sadece Wall Street civarında değil, ülkenin diğer kentlerinde de işgal ettikleri mekânlardan kısa sürede sökülüp atılamaması ve polisin bu eylemleri ezmek ve dağıtmak için uyguladığı baskının geri tepmesinin temel nedeni budur. Son yapılan yoklamalardan birinde (Time) halkın %54’ünün işgal hareketine olumlu gözle baktığı, %79’unun zenginle fakir arasındaki uçurumun çok fazla arttığını, %68’inin zenginlerin daha fazla vergi vermesi gerektiğini, %71’inin tekellerin yöneticilerinin yargılanması gerektiğini düşündüğü ortaya çıktı.

Eşitsizliğin yaklaşık son 30 yıldır tüm dünyada belirgin biçimde artmaya başladığı bir sır değil. Şu anda bu eğilimin temel sonucu olarak, küresel servetin %82’si nüfusun sadece %8,7’sinin elinde. Eşitsizliğin artması yönündeki eğilim ABD’de gelişmiş kapitalist ülkeler arasında çok daha şiddetli biçimde işliyor. Nitekim 1979’dan 2007 yılına kadar ABD’de değişik gelir gruplarının hane gelirlerinin değişimini gösteren grafikte görüldüğü üzere, nüfusun alt %20’lik kesimi ile ortadaki %60’lık kesiminin bu süre zarfında gelirleri yerinde sayarken tepedeki %1’lik kesimin gelirleri roket gibi yükselmiştir.

Nüfusun geneli bakımından geçerli olan yoksullaşma elbette öğrenciler için de söz konusuydu. Çoğu geleceğin beyaz yakalı işçisi olan öğrenciler, giderek yükselen yüksek öğrenim masrafları için hem daha uzun süreler boyunca çalışmak hem de artan ölçüde borçlanmak zorunda kalmaya başladılar. Böylece mezun olduklarında ödemekte hayli zorlanacakları ciddi bir borç yüküyle karşı karşıya kalıyorlardı. Üstelik koca bir borç yüküyle mezun olmaları yetmiyormuş gibi, artık iş de bulamamaya başladılar. Şanslı olup da iş bulanlar ise genellikle güvencesiz, düşük ücretli, ağır çalışma koşullarının söz konusu olduğu işlerle yüz yüze gelmeye başladılar.

Dünyada son yıllarda çok sayıda ülkede öğrenci eylemlerinde görülen yükselişin temel nedeninin bu olduğu çok açıktır. Kapitalist devlet trilyonları şirketleri kurtarmaya cömertçe ayırıp bunun yükünü de yine işçi sınıfının sırtına bindirirken, işçi çocukları için, başka şeylerin yanı sıra, eğitimi de adeta bir lüks durumuna getirmektedir. Esasen işçi sınıfının mücadelelerinin sonucu burjuva devlete dayatılmış bir kazanım olan parasız eğitim hakkı, yukarıda bahsettiğimiz süreç sonrası işçi çocuklarının elinden alınmaya ve eğitim çeşitli düzey ve biçimlerde paralı hale getirilmeye başlanmıştır. Bu süreçle eğitimde eşitsizlik hızla artmış ve emekçi çocuklarının aldığı eğitimin kalitesi de alabildiğine düşürülmüştür. Bugün en ileri kapitalist ülkelerde bile yoksul varoşlarda okuma-yazma bilmeyen sayısız genç bulunmaktadır. ABD’de bu durum özellikle belirgindir.

%99 yetmez, örgütlülük gerek

Bu sürecin ortaya çıkardığı önemli hususlardan birisi şu “orta sınıf” diye adlandırılanların gerçekte işçi sınıfının bir kesiminden başka bir şey olmadığıdır. Kriz sonucu bu kesimler işten atılmış, reel ücretleri ve yaşam standartları düşmüş, borçlarını ödeyemez hale gelmişlerdir. Ve durumun derinleşmesi karşısında işçiler tarihte ne düşünmüş ve yapmışsa, şimdi bu sözde “orta sınıflar” da aynı şeyleri düşünüp yapmaya başlamışlardır. Marksizmin hep söylediği gibi, kapitalizmde tüm ücretliler sermayenin kölesi durumundadır ve sermayenin kaprislerine tâbidir. Görece yüksek ücret ve yaşam standardının kalıcı olması kapitalizmin doğasına aykırıdır. Bu tür hayalleri olanlar şimdi acı gerçeklerle tanışıyor ve sınıf bilincine doğru ilk adımları atıyorlar. ABD’deki eylemlere “biz %99’uz” sloganının damgasını vurması, birçok yerde taşınan dövizlerde “bu sınıf savaşıdır” türü ifadelerin yer alması ve nüfusun çoğunluğunun da bunları onaylaması bunun bir işareti.

Sınıfsal ayrışmaya dair çok açık bir bilinç süreci yaşandığı görülüyor. Bunun bir başka ve net göstergesi, Wall Street eylemlerinin başladığı ilk haftada 25 bin kişinin başlıca sendikal federasyon olan AFL-CIO’ya yeni üye olarak katılmasıydı. Benzer bir durum bundan aylar önce Wisconsin’de işçilerin eyalet meclisinde çıkarılmaya çalışılan işçi ve sendika düşmanı yeni yasaya karşı verdiği mücadele sırasında da yaşandı. Bir ay içinde AFL-CIO 20 bin yeni üye kazandı. Geçerken hatırlatalım, Wisconsin’deki mücadele sırasında da işçiler sık sık Tahrir Meydanına gönderme yapıyorlar ve işçi düşmanı eyalet valisini de Hüsnü Mübarek’e benzeterek Scott “Hüsnü” Walker diye adlandırıyorlardı.

15 Ekim gösterileri aslında tüm dünya çapında yaşanan sayısız tepki ve eylemler sürecinin yeni bir aşaması olarak görülebilir. Yalnızca son bir yıllık sürece bakıldığında bile dünyada genel bir isyan ruhunun dolaşmakta olduğunu herkes görebiliyor. İşçi ve emekçi sınıflar içinde yaşadıkları düzende temelden bozuk bir şeyler olduğunu gitgide daha açık biçimde sezinliyor ve tepki veriyorlar. Değişik ülke ve bölgelerdeki hareketlerin kendine özgü yanları olsa da, bu sürecin bir bütün olduğu ve son tahlilde kapitalizmin dünya ölçeğinde özellikle son çeyrek yüzyılda yarattığı derin yıkıma karşı kitlelerin tepkisini ve isyanını ifade ettiği bir gerçektir. Bu bağlamda İspanya’daki hareketin kendisine “Öfkeliler” adını vermesi de manidardır. Bilindiği gibi bu isim Fransız Devrimi sürecinde devrim cephesinin en radikal ve sosyalizme eğilimli unsurlarını oluşturan grubun adıydı. Dolayısıyla bu gösteriler ne gibi yönler ya da zaaflar barındırırlarsa barındırsınlar, son tahlilde dünya ölçeğinde yeni bir tarihsel döneme girilmiş olduğunu bir kez daha tescilliyorlar. Öncelikle anlaşılması gereken nokta burasıdır.

Ama şüphesiz altı çizilmesi gereken başka noktalar da var. Örneğin bunlardan birisi, kapitalizmin zaferiymiş gibi sunulan küreselleşme olgusunun aynı zamanda işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi açısından da bazı avantajlar getirdiğidir. Dünyanın artık birbirinden çok daha kolay etkilendiği ve biçimlerin sınır tanımaksızın hızla yayılabildiği zamanlardayız. İletişim ve etkileşim çok daha hızlı ve etkin biçimde gerçekleşebilmekte. Bu durum işçi sınıfının mücadele ve örgütlülüğünün enternasyonal boyutunun önemini daha da artırmaktadır.

Bir diğer önemli nokta ise hareketin zaaflarına dairdir. Hareketin genel örgütsüzlüğü ve tutarlı bir politik perspektiften yoksunluğu, benzer tüm durumlarda olduğu gibi ciddi tehlikeler doğurmaktadır. Örneğin tüm bu hareket manipüle edilerek önümüzdeki yıl yapılacak seçimlerde Obama’nın değirmenine su taşıma noktasına vardırılabilir. Obama’nın harekete hak verir nitelikteki açıklamaları ve bir yandan Demokrat Partinin bir yandan da Demokrat Partiyle içli dışlı sendika ve sendikacıların harekete yaklaşma çabaları bu yolda bir teşebbüs olarak görülmelidir.

Bir başka tehlike emperyalist savaş sürecinde yeni bir aşamaya geçiş anlamına gelecek biçimde İran’a yönelik bir girişimin başlatılmasıdır. Bu genel olarak zor bir olasılık olmakla birlikte son yaşanan komplo bir uyarıdır. İçeride sıkışan ABD kapitalizmi, hem savaş ekonomisi yoluyla yeni bir canlanma için, hem de kitleleri, dikkatlerini başka yöne çekmek suretiyle düzenin yedeğine almak için, geçmişte olduğu gibi birtakım komplolara girişebilir. İran’ın güya ABD’deki Suudi Arabistan elçisine yönelik suikast hazırlığı içinde olduğu yönündeki son tezgâh bu yolda bir deneme hevesini en azından bazı kesimlerin taşıdığını göstermektedir. İran’a bir saldırı olmasa bile bu tür sansasyonel komplolar şaşırtıcı olmamalıdır. Seattle’da başlayan sürecin berhava olmasında 11 Eylül eylemlerinin ve takip eden savaş sürecinin önemli bir etmen olduğunu unutmayalım.

Son olarak şu önemli noktayı vurgulayalım. Evet, %99 olmanın bilincinde olmak, yani toplumun büyük çoğunluğunun küçük bir azınlık karşısında çıkarları ortak bir bütün oluşturduğunu fark etmek önemli bir şey. Bunun sınıfsal ayrım çizgilerinin varlığının popülarize edilmiş bir anlatımı olduğu açık. Ancak işçi sınıfı açısından asıl odaklanılması gereken nokta şurasıdır: örgütsüz ve perspektiften yoksun bir kitle %99 bile olsa, o küçücük görünen %1’in karşısında güçsüz, dermansız kalabiliyor. O nedenle Marx’ın uzun zaman önce işçi sınıfı için bilimsel temellere dayalı sınıf bilinci ve örgütlülüğün önemini vurgularken dediği gibi: “Bir tek başarı öğesine sahipler: sayıları; ama sayı, ancak güç birliği ile birleştiğinde ve bilgi ile yönlendirildiğinde terazinin kefesinde bir ağırlık haline gelir.” (Uluslararası İşçi Birliğinin Kuruluş Çağrısı)

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 80, Kasım 2011