Kapitalist sistem, içine girdiği tarihsel krizle birlikte dünyayı bir yok oluşa sürüklerken diğer taraftan milyonlarca emekçiyi dayanılmaz bir yoksulluk ve sefaletin içine itiyor. Özellikle 1980 sonrasında neo-liberal politikaların devreye sokulmasıyla birlikte işçi sınıfının ekonomik ve sosyal haklarına saldırılar hızlanmış, devletler sosyal harcamaları büyük oranda azaltmıştır. Bu saldırılar 2008 krizinden sonra çok daha azgın bir hal almıştır. Tüm dünyada sosyal fonlar burjuvazi tarafından yağmalanmış, emeklilik yaşı arttırılmış ve maaşlar düşürülmüştür. Emeklilik, dinlenme ve güvence dönemi olması gerekirken, milyonlar için ikinci kez çalışmaya mecbur bırakılma, borçlanma, yalnızlaşma ve sefalet dönemi haline gelmiştir. Kapitalizm işçi sınıfına ömrünün son döneminde bile insanca yaşam hakkı tanımamaktadır. Bu ağır saldırı karşısında, işçi sınıfının uzun mücadelesi sonucu elde edilmiş en büyük haklarından olan emeklilik hakkı en önemli mücadele konularından biridir. Bu mücadele Türkiye açısından çok daha acil ve yakıcıdır. Zira ülkeyi ekonomik yıkıma sürükleyen AKP iktidarı, son on yılda emekli maaşlarını, sefalet ücretine dönüştürdüğü asgari ücretin dahi altına düşürmüştür.
AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte, işçi sınıfının ekonomik ve sosyal hakları sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda çıkarılan yasalarla adım adım tırpanlamıştır. Esnek ve taşeron çalışmanın yaygınlaşması, sağlık hizmetinin paralı hale getirilmesi, çalışma saatlerinin uzatılması, ücretlerin düşürülmesi ve emeklilik yaşının uzatılması bu saldırıların bir bölümünü oluşturuyor. Özellikle emeklilik yaşının uzatılması noktasında sendikaların bunu yeterince bir mücadele konusu etmemesi, sanki bu sorun sınıf mücadelesinin konusu değilmiş gibi hareket edilmesi, sermayenin saldırılarını hayata geçirmesinde büyük bir kolaylık sağlamıştır.
İşçi sınıfının sorunları temel olarak birbirine sımsıkı bağlıyken bu sorunun üstünden atlanması AKP iktidarının emeklilere yönelik yıkım projelerini hızlandırmasını ve yürüttüğü propaganda sonucunda kamuoyunun emeklileri toplumun sırtındaki “kambur” olarak algılamasını kolaylaştırmıştır. AKP’nin iktidara geldiği yıllarda en düşük emekli maaşı asgari ücretin 1,47 katıydı. Örneğin 2003 yılında asgari ücret 226 lira iken en düşük emekli maaşı 332 liraydı. Bu rakam emekli maaşının asgari ücrete olan en yüksek oranıydı. Sonraki yıllarda bu oran iniş çıkışlarla değişse de esasen en düşük emekli maaşı hep asgari ücretin üzerinde kalmıştı. 2016 Temmuzundaki OHAL darbesiyle bu durum değişmiş, faşizmin kurumsallaşma süreciyle birlikte emekli maaşları asgari ücretin altına gerilemiştir. Son üç yıldır ise emekli maaşları açlık sınırının da altına düşmüştür. Türk-İş’in Nisan 2026 raporuna göre 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 112 bin lirayı, açlık sınırı ise 34 bin lirayı aştı. Buna rağmen milyonlarca emeklinin mahkûm edildiği en düşük emekli maaşı 20 bin lirada kalmaya devam ediyor. Bir evde 5 emekli yaşasa dahi eve giren toplam maaşın yoksulluk sınırına bile ulaşamaması, emeklilerin nasıl bir sefalete itildiğini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
Emeklilik döneminde hayatın yükünü çekmiş insanların güvenceli bir biçimde yaşaması gerekirken, bugün emekliler bıraktık güvenceyi pazarda atık topluyor, torunlarına harçlık veremiyor. Özellikle büyük kentlerde ortalama kiraların 30 bin lirayı bulduğu şartlarda emeklilerin kiralarını ödemesi bile mümkün olmuyor. Çalışma hayatı boyunca prim ödeyen insanlar yaşlılıkta sadaka benzeri yardımlara muhtaç bırakılıyor. Hükümet, iki bayramda ödediği, harçlık bile diyemeyeceğimiz 4 bin liralık ikramiyeyi büyük bir lütufmuş gibi sunuyor. Üstelik bunu yaparken bile emeklileri kendi içinde karşı karşıya getirebiliyor. En düşük emekli maaşı alanlar “bu bizim hakkımız, yüksek emekli maaşı alanlara verilmesin” diyebiliyorlar. Bir zamanlar “emeklilikte rahat ederim” beklentisinin yerini umutsuzluk alıyor. Ömrünün kalan kısmında dinlenmek, gezmek, tatil yapmak vb. emekliler için artık bir hayal konusu bile değil. Parklarda zaman geçirmek emeklilerin büyük bir bölümünün yaptığı tek sosyal faaliyet diyebiliriz.
Burjuva iktidar yıllardır sadece emekli maaşlarını değil ortalama ücretleri düşüren bir saldırı programı izliyor. Önce asgari ücret adım adım düşürüldü. Özellikle faşizmin kurumsallaşması sürecinden sonra beyaz yakalı çalışanlar da dahil olmak üzere işçi sınıfının geniş kesimlerinin ücreti asgari ücret bandında eşitlendi. Örneğin 2000’li yılların başında, çalışan nüfusun önemli bir bölümü asgari ücret üzerinde maaş alırken, AKP iktidarıyla birlikte asgari ücretle çalışan sayısı yüzde 60’ları geçti. Böylece asgari ücret ortalama ücret haline getirildi. Özellikle enflasyonun yüksek oranlara demir atması ve hayat pahalılığı karşısında ücretler hızla eridi. Yıllardır ücretler, TÜİK’in belirlediği sahte enflasyon rakamları üzerinden hesaplanıyor. Fakat TÜİK’in enflasyonu ile gerçek enflasyon arasında iki kata ulaşan bir fark var. Dolayısıyla ücret artışlarıyla fiyat artışları arasındaki uçurum gittikçe büyüyor. Ücretlerin düşürülmesi doğrudan emekliliğe de yansıyor. Dahası, çıkarılan saldırı yasalarıyla aylık bağlama oranları düşürülürken, bir taraftan da kök maaş, taban maaş oyunlarıyla maaşlar kuşa çevrilmiş durumdadır.
Emeklilerin yoksullaşması “yanlış hesap” değil, bütçeyi sermaye lehine düzenleme tercihinin sonucudur. Bu nedenle emeklilerin gerek bütçeden gerekse GSMH üzerinden aldığı pay giderek azalmıştır. “Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı sosyal koruma istatistiklerine göre 2023 yılında emekli ve yaşlılara gayri safi yurt içi hasılanın (GSYH) yüzde 4,4’ü kadar kaynak ayrıldı. Bu oran 2021 yılında yüzde 4,9, pandemi öncesi 2019’da ise yüzde 6,1 idi. Verilere göre emekli ve yaşlılara yapılan harcamaların GSYH içindeki payı son beş yılda yüzde 28 azaldı.”[*] Türkiye AB ülkeleri arasında bütçeden emekliye ayrılan pay sıralamasında sondan ikinci sırada yer alıyor. Türkiye’de bu oran yüzde 4 civarında iken, dünya ortalaması yüzde 8, Avrupa ortalaması ise yüzde 11 civarında seyrediyor.
Bütçe gelirlerini büyük oranda işçi emekçilerden alınan vergiler oluşturmaktadır. Ancak her sene emekçilerden toplanan vergiler arttırılırken, eğitime, sağlığa ve diğer sosyal harcamalara ayrılan pay kademeli olarak düşürülmektedir. AKP iktidarı medyanın gücünü de kullanarak sürekli bir algı operasyonu yürütüyor. Bütçede yeterince kaynak olmadığı, emeklilerin bütçeye çok fazla bir yük getirdiği propaganda ediliyor. Bu propagandayı yapanlar kaynakların nasıl yağmalandığından söz etmiyorlar. Örneğin son 20 yılda, sadece ismi en çok öne çıkmış iktidar yandaşı sermaye gruplarına devletten aktarılan paranın bile 418 milyar dolara yakın olduğu hesaplanmış durumdadır. 2024 yılı bütçesinde sermayeden alınmayan vergi tutarı ise 2 trilyon 210 milyar liradır. Bu tutar bütçenin yüzde 24’üne denk gelmektedir. Ancak iş emekli maaş zamlarına gelince bu yağmayı yapanlar utanmadan kaynak yok diyebiliyorlar. Rejimin bu konuları tartışmakla görevlendirdiği anlaşılan Bilal Erdoğan, geçtiğimiz günlerde yine emeklileri hedef göstermekten geri durmadı. “Başka yerde adam 60-65 yaşında çalışıyor, 70 yaşında Amerika’nın gavuru masalara servis yapıyor. Bizde ise 45 yaşında «devlet bana geçim aylığı versin» diyebiliyor” diyen Erdoğan, 45 yaşında emekli olanların tüm emekliler içinde sadece yüzde 10 civarında olduğu ve emekli olma yaşının Türkiye’de ortalama olarak 53 olduğu gerçeğini ve işine gelmeyen daha başka birçok şeyi gizliyor.
AKP iktidarının diğer bir argümanı da SGK gelirlerinin yetersiz olduğu ve SGK’nın zarar ettiği hususudur. Ancak her yıl devlet bütçesinden SGK’ya ayrılan transfer payı düşürülürken diğer taraftan prim teşvikleri nedeniyle kurumun gelirleri sermayeye peşkeş çekilmektedir. Özel sağlık kurumlarına aktarılan milyarlarca lira da cabasıdır.
Emeklilerin yaşam koşullarının içler acısı hale gelmesi kapitalizmin sömürücü doğasından kaynaklanmaktadır. Uzunca bir süredir dayatılmaya çalışılan bireysel emeklilik sisteminde en açık ifadesini bulduğu üzere, burjuvazi emekliliğin bireysel birikim meselesi olarak görülmesini sağlamaya çalışmaktadır. Peki ömrünün çok büyük bir bölümünü çalışarak geçiren milyonlarca işçinin ürettiği değer nereye gitmektedir? Burjuvazinin algı operasyonları karşısında sorulması gereken soru budur. İşçi sınıfı toplumsal üretim süreci içinde ömür boyu değer üretirken, yaşlılıkta insanca yaşam hakkı da bunun en doğal toplumsal karşılığı olmalıdır. Fakat burjuvazi işçilerin ürettiği artı-değere el koyarak zenginleşirken, onların yaşlılık fonlarını da tümüyle gasp etmek, bu fonları da sermaye haline getirmek istemektedir. Dolayısıyla emeklilik sorunu bir sınıf-düzen sorunudur.
Bir dönem yaygın bir şekilde hayata geçirilen “sosyal devlet” politikaları burjuva devletlerin kendi tercihleri değil bir zorunluluğun ürünüydü. SSCB’de işçilerin tüm sosyal haklardan ücretsiz yararlanması ve işçi sınıfının örgütlü mücadelesi burjuvaziyi böyle bir politika izlemeye mecbur kılmıştı. Ne var ki SSCB’nin yıkılmasının ardından işçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlerinin de alabildiğine zayıflaması, burjuva iktidarların sosyal haklara yönelik saldırılarının önündeki engellerin de büyük ölçüde ortadan kalkmasına yol açmıştır. Elbette ki burjuvazi bu kazanımları tamamen yok edebilmiş değildir. Burada belirleyici olacak olan sınıf mücadelesinin seyridir.
Emeklilik meselesi, bunun sınıfın diğer sorunlarıyla sımsıkı bağlı olduğunu unutmadan bir mücadele hattı kurularak ele alınmalıdır. Bu kapsamda emeklilerin sendikalaşması, kitlesel olarak örgütlenmesi, bu örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması son derece önem taşıyor. Emeklilerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi, maaşların yükseltilmesi talebini tek başına ele almak yeterli değildir. Asgari ücretin yaşanabilecek bir ücret düzeyine yükseltilmesi, esnek ve güvencesiz çalıştırmaya, taşeronlaştırmaya, sağlığın paralı hale getirilmesine, kıdem tazminatının gaspına son verilmesi gibi talepler işçi sınıfının tüm kesimlerinin ortak mücadele konusudur. Bu mücadele konuları üzerinden birbirinden kopuk bir şekilde hareket edilmesi, sermayenin saldırılarına karşı mücadeleyi zayıflatan etmenlerin başında geliyor. Özellikle bütçe kaynaklarının, İşsizlik Fonu gibi sosyal fonların sermayeye aktarılmasının önüne geçmek, bu fonların emekçilerin ihtiyaçlarına göre kullanılmasını sağlamak yine ortak mücadele başlığını oluşturuyor.
Sendikal hareketin güçlü olduğu, grev silahını etkin bir şekilde kullandığı koşullarda ne asgari ücret sefalet ücreti olabilir ne de emekliler sadakaya muhtaç hale getirilebilir. Emeklilerin mücadelesi, işçi sınıfının kendi geleceği için mücadelesidir. Unutmamak gerekir ki, bugünün işçileri yarının emeklileridir. O halde başta sendikal örgütlenmenin önündeki engeller olmak üzere, ücretsiz sağlık, barınma ve ulaşım haklarımız için ortak bir hatta mücadeleyi büyütmek büyük önem taşıyor. Bunların üzerinden atlayarak emeklilerin yaşam koşullarının düzeltilmesi mümkün olmadığı gibi tek başına ekonomik ve sosyal haklar üzerinden bir mücadele hattının örülmesi de yeterli değildir. Mücadeleyi işçi sınıfının kapitalizmden kurtulma hedefine doğru ilerletmek tüm sorunlar karşısında tek çıkış yoludur.
link: Hakan Sönmez, Emekliler Sermayenin Ağır Saldırısı Altında, 15 Mayıs 2026, https://marksist.net/node/8769
Derinleşen Yabancılaşma ve Yalnızlık



