Navigation

Rejimin “Koronavirüsle Mücadele” Stratejisi

“Milenyum dönemecinden beri kapitalizm tarihsel bir sistem krizinden geçmektedir, bugün açığa çıkan iktisadi krizin çok daha ağır bir yıkıma yol açacağı kesin gibidir. İşte dünya burjuvazisinin zirveleri bu büyük yıkıma karşı gelişecek tepkilerin zaten varolan isyan dalgasını daha da yükseltmemesi, kapitalist sistemin bu badireyi atlatabilmesi için gerekli «dönüşümlerin» en az sıkıntıyla hayata geçirilebilmesi için hazırlık yapmaktadır.”[1] Bu hazırlıklarını bir saldırı stratejisine dönüştürerek harekete geçen dünya burjuvazisi, küresel çapta tek gündem haline getirdiği koronavirüs salgınının ardına gizlenmeyi şimdilik başarabiliyor. Kuşkusuz bu başarıda, dünya geneline hâkim olan otoriterleşme eğiliminin katkısı büyük. Otoriter ve totaliter rejimlerin “koronavirüsle mücadele” adı altında yürüttükleri saldırı politikalarının özellikle parlatılmasına bakılırsa, kapitalizmin 2020 krizi ekonomik, siyasal ve toplumsal sorunları çok sancılı bir biçimde ağırlaştıracak.

İşçi sınıfının mevcut bilinç ve örgütsüzlük koşullarında, burjuvazi tüm dünyada korku ve pasifikasyon ortamını hâkim kılıyor. Stratejik bir silah olarak kullanılan burjuva medyada, bilhassa üretilen haber içerikleriyle milyonlarca insanın düşünme ve sorgulama yetisi dumura uğratılıyor. Pek çok ülkede toplu karantinalar, sokağa çıkma yasakları, ordunun sokağa inmesi ve OHAL ilanlarıyla somutlanan baskılar gittikçe arttırılıyor. Salgının ortaya çıkmasından bu yana, dünyadaki genel gidişattan görece muafmış gibi bir görüntü sergilenen Türkiye’de ilk koronavirüs vakasının görüldüğünün açıklanmasıyla birlikte adeta panik butonuna basılmış oldu. Bir aydan fazla bir süredir rejimin “koronavirüsle mücadele” adı altında attığı adımları hatırlamak nasıl bir strateji yürütüldüğünü anlamak bakımından yararlı olacaktır.

Kitleleri adım adım paniğe sürükleyen “tedbirler”

Dünya Sağlık Örgütünün Ocak ayının ilk haftasında henüz tanımladığı yeni koronavirüse karşı, Türkiye’de Sağlık Bakanlığı bünyesinde Koronavirüs Bilim Kurulu oluşturuldu. Ardından havaalanlarına termal kameralar kurulması, koronavirüs belirtilerinin görüldüğü kişilerin karantinaya alınması, uçuş sınırlamaları gibi adımlar atıldı. Koronavirüs salgınının ülkeden ülkeye yayıldığı ve dünya haritasının kırmızıya boyandığı günlerde, yetkililer ısrarla Türkiye’de koronavirüs vakasının görülmediğini iddia ediyorlardı. Ekranlarda boy gösteren kimi “uzmanlar”, “Türk geni güçlü olduğu için bize koronavirüs asla uğramaz” minvalinde absürt açıklamalar yaparken, kimileri de koronavirüsten korunma yollarını sıralayarak telkinde bulunuyorlardı.

11 Martta, Sağlık Bakanının ilk koronavirüs vakasının görüldüğünü açıklamasıyla panik dalgası hızla yayıldı. Hasta mahremiyeti gerekçesiyle vakaların görüldüğü iller özellikle açıklanmazken, böylelikle korku belirli bir bölgeye değil bütün ülkeye sirayet etmiş oldu. İlerleyen günlerde peş peşe alınan “tedbirlerle” gündelik yaşam adeta felce uğratıldı. Bir yandan “büyük bir felâketle karşı karşıyayız” yalanı köpürtülürken, diğer yandan da “koronavirüsle dünyada eşi benzeri görülmeyen bir mücadele veriyoruz” algısı oluşturuldu. 16 Martta açıklanan kararlarla eğitime ve camilerde cemaatle namaz kılınmasına ara verildiği açıklandı. Aynı gün, hastalığın bulaşma riskini arttıracağı gerekçesiyle ülke genelindeki kamuya açık istirahat ve eğlence yerlerinin faaliyetleri durduruldu. 18 Martta gerçekleştirilen “Koronavirüsle Mücadele Eşgüdüm Toplantısı” sonrasında, Erdoğan tarafından salgına karşı “Ekonomik İstikrar Kalkanı” adı verilen bir paket açıklandı.

19 Martta, Sağlık Bakanı tarafından, üç gün boyunca akşam saat 21.00’da balkonlardan sağlık çalışanlarına destek alkışı istendi. Ancak başta sağlık emekçileri olmak üzere, sendikalar, meslek örgütleri ve demokratik kitle örgütleri iş güvenliği önlemlerinin alınmasını ve iş güvencesinin sağlanmasını istiyorlardı. Destek alkışlarının rejime yönelik bir tepki aracına dönüşmesinden çekinen siyasi iktidar, yatsı ezanından sonra tüm camilerden dualar okutmaya başladı. Küresel bir salgının bireysel önlemlerle ya da tedbirmiş gibi görünen uyarılarla engellenemeyeceği açıkken, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de “evde kal” sloganıyla özdeşleşen “Hayat Eve Sığar” kampanyası başlatıldı. “Herkesin kendi OHAL’ini ilan etmesinin” salık verildiği, korku ve paniği köpürten adımların peş peşe atıldığı, toplumsal algının türlü yalanlarla çarpıtıldığı o günlerde, en yetkili ağızlardan durmaksızın “evinizde kalın”, “elinizi sık sık yıkayın” ve “sosyal mesafeyi koruyun” uyarıları yapıldı, yapılmaya da devam ediliyor.

“Ekonomik İstikrar Kalkanı”: Sermayeye milyarlık koruma, emekçiye kolonya

18 Martta gerçekleştirilen “Koronavirüsle Mücadele Eşgüdüm Toplantısı” sonrasında, Erdoğan tarafından “Ekonomik İstikrar Kalkanı” adıyla açıklanan 100 milyar liralık pakete bir kez daha dönelim. Toplantıya başlamadan önce burjuvaziye kalkan olacaklarını şu sözlerle dile getirmişti Erdoğan: “Gönüllü veya zorunlu karantina uygulamaları sebebiyle günlük hayatı adeta durma noktasına getiren böyle bir sürecin pek çok boyutu yanında ciddi ekonomik sonuçları da ortaya çıkacaktır. Türkiye olarak hem bu hastalığın salgın haline dönüşmesini engelleme hem de ülkemizi sağ salim bu süreçten çıkardığımızda önümüzde eskisinden çok daha büyük fırsatların bizi beklediğini şimdiden görebiliyoruz. Burada bir taraftan sabır, bir diğer taraftan dua ile bu süreci aşacağımıza inanıyorum.” Diğer yandan da “en büyük önceliğimiz üretimi, ticareti ve ekonomiyi canlı tutmak” diyerek, üretimin yeni alternatif merkezi olma hesaplarını yapmaktan geri durmuyordu. Toplantı sonrasında paket açıklanırken, TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’na yönelik “neşen yerinde” sözleri ise rejimin sınıfsal tavrının adeta bir dışa vurumuydu.

Açıklanan pakette şirketlerin kredi ve faiz ödemelerinin ertelenmesi, ihtiyaç duyan firmalara finansman desteği, likidite ihtiyacı oluşan firmalara kredi önceliği, ihracatçıya stok finansmanı desteği, vergi ertelemeleri gibi kararlar yer aldı. Paketten milyonlarca işçi ve emekçinin payına ise en başta “sabır ve dua ile bu sürecin aşılacağına inanmak” düştü. Yoksul kitlelere paketin sadece %2’si ayrılırken, en düşük emekli maaşının 1500 liraya çıkarıldığı, İstanbul ve Ankara’dan başlatılmak üzere 65 yaş üzeri nüfusa maske ve kolonya dağıtılacağı duyuruldu.

Esnek ve uzaktan çalışma sisteminin etkin hale getirilmesi, kısa çalışma ödeneğine başvuru koşullarının esnetilmesi ve bu ödenekten yararlanmanın yaygınlaştırılması, telafi çalışmasının süresinin uzatılması gibi saldırıların da önü açıldı. İşçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınıp alınmadığı bile denetlenmezken, işten atmaların yasaklanmamasını, yıllık izin gasplarının ve ücretsiz izinlerin yaygınlaşmasını, İşsizlik Fonunun sermaye sınıfının hizmetine sunulmasını da unutmamak gerek. Mevcut ekonomik ve siyasi tıkanmışlığın üzerini şimdilik koronavirüs salgınıyla örten rejimin, burjuvazinin çıkarları doğrultusunda hayata geçirdiği diğer saldırılar ise birkaç gün arayla gerçekleştirilen ulusa sesleniş konuşmalarında açıklanmıştır.

Ulusa sesleniş konuşmaları eşliğinde felce uğratılan gündelik yaşam

25 Martta “ulusa” seslenen Erdoğan, “Özellikle yaşlılarımızın hem kendilerinin, hem de diğer insanların sağlıkları için bu süreçte kesinlikle ve kesinlikle dışarıya çıkmadan hayatlarını evlerinde sürdürmeleri şarttır” sözleriyle 65 yaş üstü nüfusa yöneldi. Yaşlı nüfusa sokağa çıkma yasağı getirilmesinin hemen ardından, yaşlı insanlarla alay eden ya da tehdide varan uyarılarla rejimin koyduğu kuralların mahalledeki muhafızlığını üstlenenlerin görüntüleri ortaya çıkmıştı. Oysa hangi tedbirlerin alınacağını belirleyenler, alınan tedbirleri açıklayanlar ve aynı salonda dinleyip de neşesi yerine gelenler çoğunlukla yasak kapsamındaki yaş grubuna dâhildi. Ama kapitalist sömürü düzeninde hangi yaş grubuna dâhil olduğun değil, hangi sınıfa ait olduğundur belirleyici olan.

“Bağımlı nüfus”un bir kesimini oluşturan yaşlı nüfus, üretken olmamakla suçlanmakta ve rejim tarafından “ekonomik yük” olarak görülmektedir. TÜİK’in 2019 verilerine göre, çalışma çağındaki nüfus 56 milyon 392 bin, “bağımlı nüfus” ise 26 milyon 763 bindir. Hâlihazırda çalışmayan ya da esnek çalışmanın yaygınlaşmasıyla evden çalışmaya başlayan emekçiler de toplumsal yaşamdan uzaklaştırılmıştır. Ancak fabrikalarda, atölyelerde ya da tarlalarda işçi ve emekçiler çarkları döndürmeye devam etmektedir.

27 Martta yeni sınırlamaları açıklayan Erdoğan, şehirlerarası seyahatlerin valilik iznine bağlandığını, özel sektörde minimum personelle esnek çalışma sistemine geçileceğini, toplu taşıma araçlarında seyrek oturma düzeni uygulanacağını, piknik alanları, ormanlar ve ören yerlerinin kapatılacağını duyurdu. “Gönüllü karantina” uygulanmadığı durumlarda daha ileri düzeylerde tedbirler alacaklarının da sinyallerini verdi. 30 Martta bir kez daha “ulusa” seslenen Erdoğan “biz bize yeteriz” kampanyasını başlattığını ilân etti. 7 aylık maaşını kampanyaya bağışladığını açıklayarak bürokratları ve işadamlarını da kampanyaya katılmaya davet etti. Toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan yoksul emekçilere ise toplumsal yardımlaşma adına IBAN numarası verdi.

Ancak “biz bize yeteriz” kampanyasından hemen önce Ankara, İstanbul, İzmir gibi CHP’li büyükşehir belediyeleri tarafından yardım kampanyaları zaten başlatılmıştı. Derhal kutuplaştırma siyasetine sarılan rejim, 31 Mart genelgesiyle belediyelerin valiliklerden izinsiz yardım toplayamayacağını, ilgili belediyelerin bağış hesaplarının bloke edildiğini duyurdu. Gerginlik ve kutuplaştırmanın tırmandırıldığı günlerde, Cumhurbaşkanının kampanyasına Botaş işçilerinden, öğretmenlerden, avukatlardan, sağlık çalışanlarından “zorunlu bağış” toplandığına dair bilgiler ortaya çıkıyordu. Ama bu küçük detayı bir kenara bırakarak, kampanyaya gönüllülük temelinde milyonlarca lira bağışlayan korporatist sendikacıları unutmamak gerek! Rejimin payandası haline gelen Türk-İş, Hak-İş ve Memur-Sen bürokratları kampanyaya toplamda 7 milyon lira bağışladılar. “Koronavirüsle mücadele” adı altında işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarına yönelik saldırılara karşı en ufak bir ses çıkarmayan bu zatlar bir kez daha uğursuz rollerini oynadılar.

Kutuplaştırma siyasetini derinleştirerek yol alan Erdoğan, kademe kademe arttırdıkları yasaklara 3 Nisanda yenilerini eklediklerini duyurdu. Buna göre, 31 il sınırı araç giriş-çıkış trafiğine kapatıldı. 20 yaş altı nüfusa sokağa çıkma yasağı getirildi. Elbette 1 milyon 385 bin genç işçi yasak kapsamı dışında tutuldu. Alınan sözde tedbirlere ve “biz bize yeteriz” kampanyasına tepki gösterenler ise toplumsal dayanışma örneği olarak sunulan Tekâlif-i Milliye emirleriyle savuşturuluyordu. 6 Nisanda “birlik, beraberlik ve dayanışma” vurgusuyla bir kez daha ulusa seslenen Erdoğan, bu kez Tekâlif-i Milliye emirlerini (milli vergiler/yükümlülükler) on başlık altında sıraladı.

Mustafa Kemal önderliğinde yürütülen savaşı finanse etmek üzere 7-8 Ağustos 1921’de yayımlanan Tekâlif-i Milliye emirleri, her il ve ilçede Tekâlif-i Milliye komisyonlarının kurulmasını, silah ve cephanelerin üç gün içinde orduya teslim edilmesini, sanayi imalathanelerinin ordunun ihtiyaçları için çalışmasını içermektedir. Ayrıca yakıt ve makine yedek parçalarının, dokuma ürünlerinin ve gıda maddelerinin yüzde 40’ına, yük ve binek hayvanlarının yüzde 20’sine el konulmasını kapsamaktadır. Emirlerin yayınlanmasının ardından, el konulan malların bedelinin savaş sonrasında geri ödeneceği, emirlere karşı çıkanlar ya da mallarını gizleyenlerin “vatan hainliği” suçuyla cezalandırılacağı bildirilmiştir. Ancak bu emirlerden “sahipsiz/terk edilmiş mallara el konulacağını” belirten maddeyi ayrıca ele almak gerek. Çünkü çoğunlukla Ermeni ve Rum halklarına ait olan ve bedeli geri ödenmeyen “sahipsiz” mallar, savaşı finanse etmek üzere yoksul halktan zorla alınan malların yaklaşık yüzde 75’ine denk geliyordu.

“Biz bize yeteriz” kampanyasını güçlendirmenin tarihi bir dayanağı olarak gösterilen Tekâlif-i Milliye emirlerinin gerçeği budur. Erdoğan’ın “milletimiz bu dayanışma çağrısına mecburiyetin ötesinde bir gönüllülükle iştirak ederek, kendisinin ve evlatlarının geleceği için varını-yoğunu devletine vermekten çekinmemiştir. Kendi tarihlerini bilmeyenler, bugün devletimizin yürüttüğü yardım kampanyasını dahi sabote etmeye çalışarak milletten ne kadar uzak olduklarını bir kez daha göstermişlerdir” sözleri ise tarihsel gerçekliklerin çarpıtılmasının bir tezahürüdür. “Tarihsel gerçekleri çarpıtan ve kendi arzuları temelinde yeniden kurgulayan totaliter liderler, toplumu efsanelerle boğmaya çalışırken, aynı zamanda kendilerini kurtarıcı olarak sunmaktan ve kendi efsaneleri ile eski efsaneler arasında süreklilik kurmaktan da geri durmazlar.”[2]

“Büyük bir felaketle karşı karşıyayız” algısını körükleyen egemenlerin salgına karşı aldığı sözde tedbirler işte bu gerçeklerle örülüdür. Ancak bu gerçeklikleri kavrayamayanlar tarafından adeta ortak bir “talep” haline getirilen sokağa çıkma yasakları ayrıca irdelenmeyi gerektiriyor. 10 Nisan akşamında ilân edilen ve 31 ili kapsayan iki günlük sokağa çıkma yasağı pek çok gerçeği gözler önüne serdi. Sadece iki saat kala açıklanan sokağa çıkma yasağı, haftalardır korkutulan ve paniğe sürüklenen kitlelerin daha fazla paniğe kapılmasına ve doğru hareket edememesine neden oldu. Yasağın içeriği ve istisnai durumların da gecikmeli açıklandığı dikkate alındığında ortaya çıkan tablo hiç de şaşırtıcı değildi. Telaştan ne yapacağını bilemeyen insanlar, fırınların, marketlerin, eczanelerin önünde oluşan kuyruklar, cadde ve sokaklardaki araç trafiği…

Elbette ortaya çıkan bu tablo da, tıpkı 65 yaş üstü insanlara getirilen sokağa çıkma yasağında olduğu gibi sınıfsaldır. 10 Nisan gecesi sokaklara dökülen insanların “alışveriş çılgını” olmadıkları çok açıkken, virüsün yayılımını arttırdığı gerekçesiyle tüm sorumluluğun sokağa çıkan insanlara yüklenmesi de gerçeklerden kopmanın bir sonucudur. “Bütün emeklerimiz boşa gitti” vaveylası koparanların, insanların ellerindeki gıda maddeleriyle alay edenlerin ya da hakaretler savuranların, bir durup düşünüp “hırsızın hiç mi kabahati yok?” diye sorması gerekir.

Nitekim yükselen tepkiler üzerine, 13 Nisandaki kabine toplantısının ardından gerçekleştirilen konuşmada sokağa çıkma yasaklarının artık olağanlaşacağının sinyalleri verildi. “Havanın cazibesine kapılıp sokakları doldurmasın” denilen milyonlarca insan, hafta sonları ilân edilen sokağa çıkma yasaklarıyla evlerine kapatılıyor. Virüsten korumanın yöntemi sokağa çıkma yasakları olarak gösterilirken, işsizlikten korunmanın yolları da şu şekilde ifade ediliyor: “İstihdamın sürmesi için üç ay boyunca işten çıkarmaların önüne geçiyoruz. Faaliyetlerini azaltan veya ara veren işletmelerimizin istihdamı devam ettirmelerini sağlamak amacıyla kısa çalışma ödeneğini devreye soktuk. Kısa çalışma ödeneğine yapılan 2 milyon başvurunun 700 bini sonuçlandırıldı. Bundan faydalanamayan veya ücretsiz izne çıkartılmış olan çalışanlarımıza da aylık 1170 lira maaş desteği vereceğiz.” Erdoğan’ın işaret ettiği bu kanun teklifi 16 Nisanda Meclis Genel Kurulunda kabul edildi.

Çıkarılan kanunda, 4857 sayılı İş Kanununun 25/2 maddesinde ve diğer kanunların ilgili hükümlerinde yer alan “ahlâk ve iyi niyet kurallarına uymayan haller” dışında üç ay boyunca işten atmaların yasaklandığı ilan ediliyor. Cumhurbaşkanına da bu süreyi 6 aya kadar uzatma yetkisi veriliyor. Kanunun ihlal edildiği durumlarda, işten atılan her işçi için patronlara aylık brüt asgari ücret tutarında, yani 2943 liralık idari para cezası verilecek. İşten atmalara karşı adeta bir ödül gibi sunulan cezai yaptırım ile “ahlâk ve iyi niyet kurallarına uymayan haller” ibaresinin kimlerin neşesini yerine getireceği yeterince açıktır. Ayrıca ücretsiz izne gönderilen, kısa çalışma ödeneğinden yararlandırılmayan ve işsizlik ödeneği hakkından mahrum bırakılan işçilere günlük 39 lira ödenecek. Kanundaki bir başka madde de, sendikaların yetki tespitinin, toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin ve grevlerin üç ay süreyle ertelenmesine yöneliktir. Cumhurbaşkanı yetkisiyle 6 aya uzatılabilecek bu ertelemeler de dâhil olmak üzere, bir lütuf olarak sunulan bu kanun, “ücret yükünü” hafifletmenin, sendikal haklara saldırının ve sermaye sınıfına kaynak aktarmanın yeni bir aracı olacak.

Henüz hareket halindeki bu süreç ekonomik, siyasal ve toplumsal yönleriyle çok yönlü sonuçlar doğurmaya devam edecek elbette. Koronavirüs salgınını “Allah’ın bir lütfu” olarak gören rejim, burjuvazinin nicedir iştahla beklediği “dönüşümleri” hayata geçirme fırsatı yakalamış durumda. Bu “dönüşümlere” rıza göstermeyenler baskı ve sindirme politikalarıyla, gözaltı furyasıyla karşı karşıya kalıyorlar. “Beni bu virüs öldürmez, beni senin bu düzenin öldürür” diyen tır şoförünün gözaltına alınması, “umre işi mahvetti, binlerce vaka var” diyen sağlık emekçisine zorla özür diletilmesi, “çocuklarım aç, evde nasıl kalalım?” diyen bir anneye “geber” yanıtının verilmesi, muhalif belediyelerin yardımlarının engellenmesi… Rejim, baskı ve yasakları arttırarak, gerilim ve kutuplaşmayı derinleştirerek, korkuyu toplumun hücrelerine zerk ederek yol alabiliyor şimdilik. Ancak Elif Çağlı’nın dediği gibi, “nihayetinde işçi-emekçi kitleler korkudan korkmanın anlamsız hale geldiği mücadeleci bir noktaya ulaşırlar.”[3] Er ya da geç!


[1] Oktay Baran, Covid-19: “Dünya Büyük Bir Felâketle Karşı Karşıya” mı?, marksist.com

[2] Utku Kızılok, AKP’nin Tarih Efsaneleri ve İdeolojik Manipülasyon, marksist.com

[3] Elif Çağlı, Faşist Tırmanışa Karşı Mücadeleye!, marksist.com