19-23 Ocak 2026 tarihleri arasında Dünya Ekonomik Forumunun (WEF) 56. toplantısı gerçekleşti. İsviçre Alplerinde yer alan Davos kasabasında gerçekleşen zirveye 60’tan fazla devlet başkanının dâhil olduğu yaklaşık 400 üst düzey siyasi lider, dünyanın sayılı şirketlerinden yüzlerce CEO, uluslararası kuruluşlar, akademisyenler, gazeteciler, aktivistler ve gözlemciler katıldı. Zirvede konuşulan gündem maddelerinin ana başlıkları jeopolitik ve jeoekonomik riskler, teknolojik dönüşüm, yapay zekâ, iklim krizi gibi konular üzerinden gelişti. Elbette kapitalizmin hâl ve gidişatı bu sene Davos’u önceki senelerden ayıran bir konuma itmiş bulunuyor. Bu sene “Diyalog Ruhu” temasıyla toplanan zirvede diyalogdan çok gerilim ruhu hâkimdi.
Kapitalizmin içinde bulunduğu tıkanmışlık artık gizlenemez boyutlara ulaşmış durumda. Nicedir sadece ekonomi alanında değil siyasal alanda da yaşanan krizler, kısa sürede yaşanan gelişmeler, büyüyen ve yayılan 3. Dünya Savaşı, kapitalist sistemin adeta birbirine dolaşmış yumaklar gibi çetrefilli bir durumda olduğunu gösteriyor. Elif Çağlı 2005 yılında bu duruma şöyle dikkat çekiyordu: “Kapitalizm insanlık tarihinin yeni milenyumuna, derinliği, şiddeti ve yaratacağı sonuçları önceden tam kestirilemeyen sarsıcı bir sistem kriziyle giriş yaptı. Bu kriz, emperyalist kapitalizmin periyodik bunalımlarının çok ötesindedir. Yaşanmakta olan, tekelci ilişkilere eşlik ettiği bilinen durgunluk eğilimini derinleştirip neredeyse kalıcılaştıran boyutta bir yapısal krizdir.”[1]Akabinde ise bu krizin salt ekonomik bir kriz olmadığını, bu duruma büyük bir hegemonya krizinin eşlik ettiğini vurguluyordu Çağlı. Nitekim 2026 Davos Zirvesi rekabetin şiddetlendiğinin, hegemonya krizinin geldiği düzeyin ayan beyan ortaya saçıldığının göstergesi oldu.
Davos’ta düzenlenen forumun daha başlamadan hazırladığı Küresel Riskler Raporunun verileri de önümüzdeki yıllarda bu krizin daha şiddetli ataklarla seyredeceğini ortaya koyuyor. Raporun önsözünde yer alan şu satırlar bile durumu özetler nitelikte:“Bu rapor, küresel risklerin hızlanan ölçeği, birbirine bağlılığı ve süratiyle tanımlanan benzeri görülmemiş bir türbülans karşısında bugünkü göreceli direncin kırıldığı bir geleceği inceliyor. Raporun anketine ve anlatımına katkıda bulunanlar arasında, geleceğe dair olumsuz algılar artıyor. Ankete katılan liderlerin ve uzmanların %50’sinin önümüzdeki iki yıl içinde türbülanslı veya fırtınalı bir görünüm beklediğini, bu oranın önümüzdeki 10 yıl için %57’ye yükseldiğini ve her iki zaman diliminde sakin bir görünüm bekleyenlerin oranının sadece %1 olduğunu görüyoruz.”[2]
Hatırlayalım, 1970’lerden beri toplanan Davos zirvesiyle burjuvazi dünya üzerindeki tahakkümünü gösteriyor, ülke liderleri zirvede boy gösteriyordu. Hatta SSCB’nin çöküşü ve Berlin Duvarı’nın yıkılışının ardından 90’lı yıllarda artık burjuvazi, ayağına taş değmeyeceğini iddia ettiği bir küresel sistemin ilanını yapıyor, Davos’ta sıraya giren limuzinleriyle poz kesiyordu. Davos demek şov demekti. Fakat gel gör ki bu şovların renkli balonu milenyum dönemeciyle birlikte hava kaçırmaya başladı. Özellikle 2001 kriziyle kendini dayatan çelişkilerle birlikte Davos gündeminin rengi değişmeye başladı. Yine de bugüne gelinene kadarki süreçte küresel riskler, ekonomik kriz, eşitsizlik, iklim krizi gibi konular Davos’ta “müzakere”, “uzlaşma” vb. temelinde masaya yatırılıyordu. Ancak ortaya serilen eşitsizlik tablosu günden güne derinleşen bir hal aldı ve bugün gelinen noktada korkunç boyutlara ulaştığı görülüyor. Oxfam’ın 2025 sonunda yayınladığı verilere göre geçtiğimiz yıl milyarderlerin sayısı ilk kez 3 bini aştı. En zengin kişi olan Elon Musk ise yarım trilyon dolar sınırını geçen ilk isim oldu. En zengin 12 milyarder, dünyanın en yoksul yarısının sahip olduğundan daha fazla servete sahip. Dahası, 2025 yılında 3 bin milyarderin toplam serveti bir önceki yıla göre 2,5 trilyon dolar artış gösterirken, bu rakam da neredeyse insanlığın en yoksul yarısının (4,1 milyar insanın) sahip olduğu toplam varlığa eşit. Diğer yandan raporun verilerine göre milyarderlerin servetindeki 2,5 trilyon dolarlık artış, aşırı yoksulluğu 26 kez ortadan kaldırmaya yetiyor (günde sadece 3 dolar ve altı harcama yapabilenler olarak tanımlanıyor, yoksulluk için bu miktar 8,30 dolar olarak veriliyor).[3]İşte bu aşırı servet, dünya siyasetinin de bir avuç zenginin elinde şekillenmesinin teminatı.
Davos’a damgasını basanlar
Davos Zirvesinin kuşkusuz ki en çok konuşulan konularının başında ABD Başkanı Donald Trump’ın katılımı ve yaptığı açıklamalar geldi. Zirvenin üçüncü gününde 8 helikopterle Davos’a şov yaparak gelen Trump’ın kendini ön plana çıkaran, dediğim dedik konuşması, ortamın daha gerilmesine neden oldu. Özellikle Grönland[4]meselesiyle ilgili Trump’ın ne diyeceği merak konusuydu. Çünkü Avrupa ülkelerinin Grönland için “kırmızıçizgimiz” açıklamalarının ardından Trump tarife tehditleri savurmaya başlamıştı ve Grönland için askeri güç kullanımını dışlamadığını da ifade ediyordu. Davos’taki konuşmasında Trump Grönland ve Danimarka için benzer mesajlar verdi. Geçmişte Danimarka’yı savunduklarını ve elde ettiklerini, aslında tarihsel olarak Danimarka’nın ABD’ye ait olduğunu lafı dolandırmadan ifade etti. Kendilerine nankörlük yapıldığını, bugüne kadar ABD’nin hep almadan verdiğini ama artık bu durumun değişeceğini, özellikle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’la yaptıkları tarife konuşmalarını örnek göstererek tüm Avrupa ülkelerine mesajını iletti. Grönland’ın ise tehlike altında olduğunu ve savunulmaya ihtiyacı olduğunu ifade ederek kısaca şunları söyledi: “Her NATO müttefikinin kendi topraklarını savunabilme yükümlülüğü var ve gerçek şu ki; ABD dışında hiçbir ulus veya ulus grubu Grönland’ı güvence altına alma durumunda değil. Biz büyük bir gücüz, insanların anladığından çok daha büyük. Sanırım bunu iki hafta önce Venezuela’da öğrendiler. Tek istediğimiz Grönland’ı almak, tam mülkiyet hakkı ve sahiplik dâhil, çünkü onu savunmak için sahipliğe ihtiyacımız var.” Bu konuşmalarda cümle arasında söylediği “silah zoruyla almayacağız” minvalindeki ifadeyle ferahlayanlar olsa da aslında işaret ettiği Venezuela örneği ve mafya babası gibi bir söylemle “Evet diyebilirsiniz ve çok minnettar oluruz ya da hayır diyebilirsiniz ve bunu unutmayız” vurguları onun Grönland meselesinde hiç de geri adım atmaya niyeti olmadığını gösteriyordu. Zirvede bu mesele Avrupa’nın ABD’yle NATO aracılığıyla uzlaşmasıyla şimdilik kapanmış görünse de, Trump’ın “NATO ile anlaştık, Avrupa’ya ek vergileri kaldırıyorum, Grönland’da istediğimizi yapabileceğiz” yönündeki sözleri, önüne engel çıkarıldığında bu konuyu tekrar alevlendireceğine işaret ediyor.
Davos’un en çok konuşulan konularından biri de Kanada Başbakanı Mark Carney’in yaptığı konuşma oldu. “Her gün, büyük güçler arasındaki rekabet çağında yaşadığımız bize hatırlatılıyor. Kurallara dayalı uluslararası düzenin eridiği, güçlülerin istediklerini yaptığı, zayıfların ise yaşananlara katlanmak zorunda kaldığı bir dünyadayız… Yıllar boyunca Kanada gibi ülkeler, kurallara dayalı uluslararası düzen sayesinde refah içinde yaşadı. Bu düzenin kurumlarına katıldık, ilkelerini takdir ettik ve öngörülebilirliğinden yararlandık. Bu çerçevedeki değerler temelinde dış politikaları uygulama imkânımız oldu” diyen Carney artık bu kuralların geçerli olmadığını, gücü elinde tutanların işine gelmeyen kurallardan muaf olduğunu, uluslararası hukukun işlemediğini dile getirdi. Geçmişte ABD hegemonyasının bu kurallara dayalı sistemi işletebildiğini, istikrarlı bir finans sistemi yaratıldığını, ülkeler için kolektif güvenlik ve anlaşmazlık halinde çözüm mekanizmalarının işletildiğini ifade eden Carney artık bu anlaşmanın işlemediğini şu sözlerle noktaladı: “Açık konuşayım: Bir geçiş döneminde değil, bir kopuşun içindeyiz.” Kuşkusuz ki burjuva siyasi arenada dünya düzeninin geçmişle aynı olmadığı nicedir değerlendiriliyordu. Fakat bu durum, değişen dünya düzeninin yerine ne geleceğine karar verilemeyen bir geçiş süreci olarak yorumlanıyordu. Geçtiğimiz yıl Davos’ta “Akıl Çağında İşbirliği” mottosundan dem vuruluyordu. Gerçekler ortada olmasına karşın sahnede farklı bir sunum yapılıyordu. Şimdiyse perde arkasında değil alenen bir “kopuş” açıklaması yapılması hiç de tesadüf değil. Carney’in konuşmasının tam da her devletin kendi çıkarlarını öncelediği ve ABD’nin şantajlarının had safhaya çıktığı bir zamanda yapılması da manidar.
Diğer yandan Trump’ın sözde Gazze’de “geçiş dönemi”ni yönetmek üzere ortaya attığı “Barış Kurulu” Davos’ta resmiyet kazanmış oldu. Gazze’de sözde kalıcı ateşkesin sağlanması üzerine ABD’nin oluşturduğu 20 maddelik planın uygulayıcısı olacağı iddia edilen “Barış Kurulu”nun Birleşmiş Milletler ile ortak çalışacağı söylense de, asıl amacın ABD’nin işlevini yitirdiğini düşündüğü BM’yi geri plana itme niyeti olduğu görülebiliyor. Elbette Trump Davos’ta “Barış Kurulu” reklâmını yaptı ve emperyalist vampirlerin dünya barışı safsatası da kendilerinin dahi inanmadığı büyük bir ikiyüzlülükle sergilenmeye devam etti. Bu arada damadı Kushner de Gazze’yi Riviera haline getireceği söylenen Project Sunrise’ı (Gündoğumu Projesi) kapitalist talancılara görsel bir şölen eşliğinde pazarlama fırsatını kaçırmadı elbette.
Milyarderlerin “endişesi” ya da “iyimser gelecek”
Tesla, SpaceX, Neuralink ve The Boring Company gibi şirketlerin kurucusu ve lideri konumunda olan Elon Musk, BlackRock CEO’su Larry Fink, Palantir CEO’su Alex Karp gibi milyarderler de Davos’un çok konuşulan gündemlerden birini oluşturdular. Özellikle yönettiği varlıkların toplamı 11 trilyon doları aşan Larry Fink’in şu çarpıcı konuşması: “Kapitalizm soğuk savaştan bu yana tarihin en büyük sınavıyla karşı karşıya. Bu gidişle sınıfta kalacak. Berlin Duvarı 1989’da yıkıldığından beri tarihin en büyük serveti yaratıldı. Ancak bu zenginlik, toplumsal barışı bozacak kadar küçük bir azınlığın cebine girdi. Bu kadar adaletsiz bir dağılıma hiçbir toplum uzun süre dayanamaz, eninde sonunda sistem çatırdar… Sistemin tamamen çökmemesi için tek bir yol var: Halkı büyümenin kurbanı veya izleyicisi olmaktan çıkarıp, bu yeni zenginliğin ortağı haline getirmek zorundayız. Aksi halde, adaletsizliğin yarattığı öfke tüm dünyayı saracak.”
Fink’in konuşması güler misin ağlar mısın dedirten cinsten. Sanki dünyanın gidişatını belirleyen kendi sınıfları değilmiş gibi, daha fazla kâr etme uğruna dünyaya azgınca saldırmıyorlarmış gibi feveran ediyorlar. Evet şu sözlerinde çok haklılar; dünya üzerinde tarihin en büyük serveti yaratıldı. Hatta sadece servet değil toplumsal yaşamı zenginleştirecek, açlığı kökünden silecek, insanlığın temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir teknolojik gelişmişlik de yaratıldı. Peki, ne pahasına? Yine söyledikleri gibi bir tarafta zenginliğin diğer tarafta sömürünün, yoksulluğun, açlığın, ölümlerin yığılması pahasına. Üreten sınıfın sefalet ve esaret içinde yaşamaya mahkûm edilmesi pahasına. Fink, sistemin uçuruma sürüklendiğini de gördüğünden, alarm zillerine asılmaktan kendisini alıkoyamıyor. Fakat insanlığın tüm zenginliğe ortak “edilmesi”nin, kapitalizmin ortadan kalkmadan mümkün olamayacağını gayet iyi biliyor. Bu yüzden, eşitsizliğin ortadan kaldırılmasını değil, yoksulların öfkesini bastırmak için onlara sus payı dağıtılmasını savunuyor aslında.
Herkesin gördüğü gibi sistem artık “error” veriyor. Hangi tuşa basılsa, “reset” de atılsa buradan dönüşü olası değil. “Sistem bir bütün olarak tıkanmıştır, yeni bir yükseliş ve reformlar çağı ufukta yoktur. Bu genel tıkanıklık zemininde hegemonya mücadelesinin eski örnekler tarzında bir sonuca varması, hegemonyası aşınmış eski hegemonun yerini yeni bir gücün almasıyla kapitalist sistemin yeni bir yükseliş dönemine girmesi mümkün değildir. Bu temelde, uzun süredir göreli bir yükseliş içinde olan Çin’in İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin gerçekleştirdiği nitelikte bir atağı gerçekleştirmesi ve dünya hegemonyasında ABD’nin yerini alması gibi bir öngörü yapılamaz. Bunun yerine giderek derinleşen ve şiddetlenen çelişkiler içinde sarsıntılı, kaotik bir gidişat söz konusudur.”[5]
Önümüzdeki süreçte daha da şiddetlenecek dünya savaşı, bu savaşa eşlik eden ticaret savaşları, şiddetlenen ekonomik kriz, ekolojik kriz, barınma, gıda ve su krizi dünyamızı sarsmaya devam edecek. Bununla birlikte pazarlanan “Yapay Zekâ” da kapitalizm altında insanlığa refah ve mutluluk getirmeyeceği gibi aksine Fink’in konuşmasında da dikkat çektiği üzere enerji tüketimini ve çevresel kirliliği arttıracak ve faturası yine işçi sınıfına kesilecek. Fakat bu durum karşısında enseyi karartmanın hiçbir geçerli nedeni de yok. Elon Musk konuşmasında ABD’nin ve kendisinin çıkarları temelinde, geleceğe iyimser bakmak gerektiğine inandığını söylüyordu. Açıkçası asıl dünya burjuvazisi bu temennisine yürekten inanamıyor. Çünkü Fink’in işaret ettiği eşitsizliğin ve adaletsizliğin yarattığı öfkenin dünyayı sarma meselesi gün be gün kendini gösteriyor. Davos’ta burnundan kıl aldırmayan Trump’ın ABD’sinde ICE terörüne, baskı ve zorbalığa karşı on binlerin sokaklara dökülmesi artık öfkenin zapt edilemediğini gösteriyor. Dünyanın dört bir yanında patlayan isyanlar, egemenlerin telaş ettikleri gibi büyüyerek devam edecektir. Davos’u biraz da buradan okumak gerekir; Davos 2026’nın en iyi özeti, ışıklı salonlarda değil sokaklarda, meydanlarda, işyerlerinde patlamaya hazır bekleyen kitlelerde somutlanıyor.
[1] Elif Çağlı, Küreselleşme, Haziran 2005, Tarih Bilinci Yay.
[4] Bkz. Oktay Baran, Trump’ın Panama ve Grönland Çıkışlarının Gösterdikleri, 25 Ocak 2025, https://marksist.net/node/8427
[5] Levent Toprak, Çin’in Ekonomik Yükselişi ve Derinleşen Hegemonya Krizi, 15 Haziran 2024, https://marksist.net/node/8284
link: Başak Güler, Davos 2026: “Kopuş”un İlanı, 30 Ocak 2026, https://marksist.net/node/8695
"Yapay Zekâ": Yanılsamalar, Tehlikeler ve Gerçeklik /1
Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /30





