Navigation

Kapitalizm Altında Açlık Sona Eremez

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO) geçtiğimiz Temmuz ayında açıkladığı Dünya Gıda Raporu[1] 2017-2018 yıllarında 822 milyona yakın insanın yani dünya nüfusunun %11’inin açlık çektiğini ortaya koyuyor. Rapora göre 2015 yılında bu sayı 785 milyondu. Son üç yıldaki 37 milyonluk bu fark, dünya üzerinde açlığın arttığını ortaya koyuyor. Raporda ayrıca dünya nüfusunun %26,4’üne tekabül eden 2 milyar insanın da bozulmamış, besleyici ve yeterli gıdaya düzenli erişiminin bulunmadığı söyleniyor. Yani daha açık bir şekilde ifade edilirse dünya üzerinde 2 milyar civarında insan yeterli beslenemiyor, yarı aç yarı tok bir şekilde yaşıyor. BM son yirmi yıldır hazırladığı programlarla 2015 yılında dünya üzerinde açlığın büyük oranda azalacağını, 2030 yılında ise sona ereceğini iddia ediyordu. Oysa son yıllarda, düzelme bir yana daha da kötüleşme olduğu görülüyor. 2013 yılında aşırı yoksulluk sınırı olarak kabul edilen kişi başı günlük gelirden (1,90 dolardan) daha azla yaşayanların sayısı 804 milyon olarak saptanmıştı. Ekonomik kriz, savaş, iklim değişikliği gibi kapitalizmin yarattığı felâket tablosu, kendisini, açlık çekenlerin milyonlarla artmasıyla da çarpıcı bir şekilde gösteriyor.

FAO Genel Direktörü Jose Graziano da Silva, her insana yeterli gıda ulaştırılmasının dev bir sorun olduğunu belirtiyor. Da Silva, BM’nin 2030 yılına kadar açlığı sona erdirme hedefinin ise 2015 yılında kaçırıldığını dile getiriyor. Raporda açlığın özellikle ekonomisi zayıf ülkelerde, silahlı çatışmaların olduğu, kuraklık ve sele yol açan iklim değişikliğinin yaşandığı, gıda güvenliğinin sağlanamadığı bölgelerde etkili olduğu vurgulanıyor. En kötü durumun Afrika’da yaşandığı, kıtada her beş kişiden birinin açlık çektiği, ancak açlığın Kuzey Amerika ve Avrupa da dahil olmak üzere her kıtada artış gösterdiği belirtiliyor.

2000 yılında BM’nin organize ettiği Binyıl Zirvesinde bir araya gelen dünya liderleri “Binyılın Kalkınma Deklarasyonu” (Millenium Development Declaration) metnini imzalamışlardı.[2] Bu zirvede 2015 yılına kadar dünya genelinde açlık ve yoksulluğun azaltılması hedeflenmişti. Aradan geçen 15 yılda dünyadaki açlık ve yoksulluk oranlarında kayda değer bir gerileme olmamasına rağmen bu tarihlerde aynı kurumlar 2030 yılına kadar dünya üzerinde açlığı bitireceklerini büyük puntolarla bildirmeye devam ediyorlardı. Ne var ki gerçekleri çarpıtan kendi rakamları bile bu iddianın ham bir hayal olduğunu göstermeye yetmektedir. Karşı karşıya olunan felâket tablosu, FAO’nun da tescil ettiği üzere, üstü örtülemeyecek kadar yıkıcıdır. Üstelik bu, FAO gibi burjuva kurumların baz aldıkları açlık ve yoksulluk tanımlarına, sınırlarına vb. rağmen böyledir.

Bu tür raporlara bakıldığında gerek açlık ve yoksulluk tanımlarında gerek bunların oranlarında sorun olduğu açık bir şekilde görülüyor. Bu raporlarda giderek açlığın adını koymaktan imtina ediliyor, bunun yerine “mutlak yoksulluk”, “aşırı yoksulluk” gibi tanımlamalar kullanılmaya özen gösteriliyor. Çeşitli kategoriler ve sayı oyunlarıyla açlık ve yoksulluk oranları düşük gösterilmeye çalışılıyor. Mutlak yoksulluk, hane halkının ya da bireyin asgari yaşam düzeyini sürdürebilmesi için gerekli en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaması ve dışardan yardım edilmediği takdirde ölüm riskiyle karşı karşıya kalması durumu olarak tanımlanıyor. Aslında bu durum açlıkla karşı karşıya olan insanın durumunu anlatmaktadır. Yoksulluk konusuyla ilgili hazırlanan raporlar yoksulluk oranlarını daha düşük göstermekte birbirleriyle yarışıyor, çoğu zaman yatağa aç girmek durumunda kalan insanlar “aşırı yoksul” olarak tanımlanıyor. “Burjuva kurumları kendi keyfi kıstaslarıyla açlık ve sefalet tablosunun üzerini kapatmaya çalışıyorlar. Örneğin Dünya Bankası, günlük 1,90 dolardan az kazananları «aşırı yoksul», bunun üstünde kazanç elde edenleri ise kısmi ya da «orta ölçekte yoksul» olarak tanımlıyor. 3,20 dolardan fazla geliri olanlarıysa yoksul saymıyor. Bu tanımlardan hareketle ILO, bir kalem darbesiyle 1,90 doların üzerinde günlük geliri olan 430 milyon işçiyi, «orta ölçekte yoksul» kategorisine sokup aşırı yoksulluğun azaldığını iddia edebiliyor. Oysa bu iki kategori arasında anlamlı bir fark yoktur ve yapılan tümüyle bir burjuva aldatmacadır. Çalışan yoksullarla birlikte bu iki kategoride tanımlanan tüm yoksulları dâhil ettiğimizde, sayı bir anda 2 milyara fırlamaktadır.”[3]

Gelişmiş ülkelerdekiler dâhil dünya nüfusunun önemli bir bölümü halen yoksulluk ve sefalet içinde yaşamasına rağmen açlık ve yoksulluk denilince akla ilk gelen bölge Asya ve Afrika kıtasıdır. FAO’ya göre dünyada açlık çekenlerin 514 milyona yakını Asya, 256 milyonu ise Afrika’dadır. Özellikle Sahra-altı Afrika’sında bu sorun katmerli bir şekilde yaşanmaktadır. Bu bölgede 2015’te nüfusun %20,9’u yetersiz beslenmeden muzdaripken, 2018’de bu oran %22,8’e çıkmıştır. Bu, 23,5 milyonluk bir artışa karşılık gelmektedir.

Burjuva kurumların açlık ve yoksullukla mücadele yaklaşımına göre kapitalist sistemin hiçbir günahı yoktur. Bu kurumlar kendi yöntemleriyle elde ettikleri istatistiklerin, yüksek büyüme oranlarına sahip ülkelerde yoksulluğun azaldığını göstermesinden dolayı yoksulluğu ortadan kaldıracak en önemli manivelanın ekonomik büyüme olduğunu ileri sürmekteler. Sanırsınız kapitalist ekonominin büyüdüğü yerde işsizlik, yoksulluk, açlık sona eriyor, ekonomik krizler teğet geçiyor! Büyük ekonomilere sahip ülkelerin burjuvaları sermayelerini işçilere, yoksullara pay etmek için sıraya giriyor! Oysa kapitalist ekonomiler büyüdükçe zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum da büyüyor.

Ekonomisi gelişmiş ülkelerde açlığın giderek azalacağı hatta ortadan kaldırılacağı teorisinin gerçek dışılığını Kuzey Amerika ve Avrupa ülkelerinde yaşananlar ortaya koyuyor. FAO, yüksek gelir grubundaki ülkelerin bulunduğu bu iki kıtada, nüfusun %8’inin güvenli ve yeterli gıda ulaşımının olmadığını ortaya koyuyor. Euronews’in 2015 yılındaki bir haberi de Avrupa’da 122 milyon insanın yani Avrupa nüfusunun dörtte birinin yoksulluk riski eşiğinde yaşadığını gösteriyor. Yine Avrupa’da her dört çocuktan birinin yani 26 milyon çocuğun yoksulluk riskiyle karşı karşıya olduğu aktarılıyor.[4]

Burjuva medyanın verileri bile, kapitalizm geliştikçe dünyada yaşanan gelir adaletsizliğinin boyutunu vermeye yetiyor. Her yıl bir önceki yıla oranla sermaye sınıfının elinde biriken milyar dolarların bedeli dünya üzerindeki işçilerin daha fazla açlığa, yoksulluğa itilmesidir. İngiltere merkezli yardım kuruluşu Oxfam’ın Ocak 2019’da hazırladığı rapora[5] göre 2018 yılında dünya nüfusunun %11’i daha da yoksullaşırken, zenginler piramidinin tepesindekilerin serveti %12 oranında arttı. Yani zenginler daha zengin hale gelirken yoksullar daha da yoksullaştı. Dünyadaki yalnızca 26 milyarderin serveti dünyanın en yoksul %50’sini oluşturan 3,8 milyar insanın toplam mal varlığına eşitlendi. Rapora göre, dünya çapında 2200 milyarderin serveti her gün 2,5 milyar dolar artarak 2018 yılında toplamda 900 milyar dolar artış gösterdi. Servetin giderek daha az elde birikmesinin göstergesi olarak da nüfusun en yoksul yüzde 50’sinin sahip olduğu servet miktarına eş değer servete sahip olan milyarderlerin sayıları veriliyor. Bu sayı 2016’da 61 iken 2017’de 43’e ve 2018’de 26’ya düştü. 2008 krizinden bu yana son 10 yılda milyarderlerin sayısı nerdeyse 2 katına çıkmış durumda. Yine rapora göre dünyanın en zengini Jeff Bezos’un servetinin 122 milyara çıktığı ve bu servetin %1’inin bile 105 milyon nüfusluk Etiyopya’nın yıllık sağlık bütçesine eşdeğer olduğu belirtiliyor. FAO 2015 tarihli raporunda “sosyal koruma programlarıyla yılda 67 milyar dolarlık gelir takviyesi yapılması durumunda dünyada 2030 yılına kadar açlık ortadan kalkabilir” diyordu. Varın sayıları siz karşılaştırın! Dünya üzerinde her yıl milyonlarca insan açlık veya açlıktan kaynaklı sorunlardan dolayı ölürken tek bir insanın bunca servete sahip olması tek bir şeyi ortaya koyuyor: Kapitalizmin akıl dışılığını!

Burjuva kurumlar yoksulluğun ve açlığın nedenlerini çoğunlukla ekonomisi gelişmemiş ülkelerdeki silahlı çatışmalar, kuraklık ve sele yol açan iklim değişikliği gibi nedenler ve bunlarla bağlantılı olarak gıda güvenliğinin sağlanamaması gibi gerekçelerle sınırlandırmakta ve kapitalizmle olan bağını gözlerden uzaklaştırmaktadır. Oysa dünyanın her bölgesindeki her geçen yıl daha büyük kitleleri açlığa ve yoksulluğa mahkûm eden nedenleri saymakla bitiremeyiz: Giderek derinleşen ekonomik kriz, krizden kaynaklı yaşanan kitlesel işsizlik, silahlanmaya ve savaşa ayrılan korkunç bütçeler, sıcak savaşın yürüdüğü bölgelerde işinden, yerinden, yurdundan olma, işçi sınıfının suyunu sıkan ve sermayeden yana olan vergi politikaları, yüksek enflasyon, işçileri açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşamaya mecbur eden ücret politikaları, ekonomideki ve siyasetteki maceracı politikalar, doğanın canına okuyan kâr amaçlı çeşitli müdahaleler... Hangi meseleyi ele alsak sorunun ana kaynağında kapitalizmi görüyoruz.

Burjuva kurumlar bu tip raporların çıkarılacak dersler kısmında kırılganlığa, açlık çeken kitlelerin bir kısmının düzen içinde tutulamayacak duruma geldiğine dikkat çekiyorlar. Onlar için önemli olan her yıl milyonlarca insanın açlıktan ölmesi, çeşitli hastalıkların pençesinde can çekişmesi, yarın bir lokma ekmeği nasıl bulacağını düşünmesi değil elbette! Dünyanın tepesine yerleşmiş, işçi sınıfının ürettiği, var ettiği tüm zenginliği kazan kazan kendi hanesine geçirirken, üretenlere bir kepçesini bile çok görenlerin düzeni bozulacak diye korkuyorlar. Ara ara gözü bu kazandan, kârdan başkasını görmeyen asalak sınıfı “aman dikkat!” diyerek tehlikeye karşı uyarıyorlar. Nitekim en yakın dönemde Sudan’da, Cezayir’de yaşanan isyanlar gibi durumların düzeni tehdit edecek tarzda kapitalizmin ana merkezlerinde de olabileceğine, bunun önlemlerinin alınmasına dair uyarılarda bulunmak istiyorlar. Ama boşuna. Sermaye sınıfı büyüdükçe kendi düşmanını da öfkesini de büyütüyor. 2000’li yıllardan bu yana sayıları da kitlesellikleri de giderek artan isyanlar, işçi-emekçi sınıfların kapitalizme karşı mücadelesinin önüne geçilemeyeceğini gösteriyor. Yarını olmayacağına inananın kaybedeceği bir şey kalmaz. Örgütlü güce vardığında da önünde hiç bir engel duramaz!


[3] Utku Kızılok, İşsizlik ve Kapitalizmin Yıkım Tablosu, marksist.com