Navigation

Lucy Parsons’ın Sömürü ve Irkçılığa Karşı Mücadelesi

Tarihte işçi sınıfının ayağa kalktığı, büyük mücadeleler verdiği önemli dönemler vardır. Ve bu mücadelelerde yer alan, büyüten, sınıfsız-sömürüsüz bir dünya hayalini gelecek nesillere taşıyan insanlar... Onlar tarihin tozlu sayfalarında kaybolmaz, adları unutulup gitmez. Hatırlanır ve işçi sınıfının mücadelesinde yaşatılırlar. Amerikan işçi sınıfının, 1 Mayıs’ın doğuşuna yol açan 8 saatlik işgünü mücadelesi böyle bir mücadeledir. Lucy Parsons da bu mücadeleyi büyüten, ter döken mücadeleci işçi kadınlardan biridir.

Onun yaşamını Martin Duberman’ın 1 Mayıs’ın doğuşunu anlattığı Haymarket romanında bütün canlılığıyla görürüz. 1853 yılında Teksas’ta doğan Lucy, Meksika kökleri de olan bir Afro-Amerikalıdır. Lucy’nin içindeki isyan ateşi, siyahîlere ve azınlıklara yapılan zulümden dolayı daha çocukluk yıllarında yanmaya başlar. Amcasının çiftliğinde çalışan Lucy; öfkesi, kararlılığı, inancı ve inancından gelen haklı inadıyla tanınır. 1870 yılında Albert Parsons’la tanışır. Parsons “sağlam fikirleri olan ve onları sorgulamaktan kaçınmayan” bu kadından çok etkilenir. Daha en başından birbirlerinde kendilerini büyütüp besleyecek olan sevgiyi hissederler. Bu iki insan hayatlarını birleştirir ve 1873 yılında Chicago’ya taşınırlar. Hızla kentleşen, sanayileşen Chicago’da, onlar da hızla yaşam kavgasının içine atılır, işçi sınıfı mücadelesinin çeşitli alanlarında yılmadan çalışırlar.

Albert, bir dizgicidir ve devrimci fikirlerinden dolayı patronlar tarafından kara listeye alınır. Bu dönemde Lucy yakın arkadaşı Lizzie Holmes ile birlikte terzilik yapmaya başlar. Emekçi kadınların giysilerinin onarımını yapar, hayatını kazanmak için kıyafet diker. Sınıf mücadelesi kızıştığında Lucy’nin inatçı yapısı daha da ortaya çıkar. Bu yıllarda Uluslararası Kadın Konfeksiyon İşçileri Sendikasına katılır. Tekstil atölyelerinde kadın ve çocukların patronların azgın sömürüsü altında ezilmesi, 14-16 saate varan kötü çalışma koşulları, işgünü mücadelesine dört elle sarılmasına, kapitalist düzene ve onun koruyucularına karşı öfkesinin artmasına sebep olur. Albert Parsons’la birlikte işçi sınıfının mücadele örgütleri içinde yer alır. The Socialist ve The Alarm gazetelerinde işsizler, evsizler, işçi kadınlar, siyahlar üzerine yazılar yazar. Kendisinin de maruz kaldığı ırkçı saldırıları, ayrımcılığı yaşamının her döneminde kınar, ırkçılığa karşı mücadele yürütür. Martin Duberman Haymarket romanında, Lucy’nin, siyahların gerçek özgürlüğe erişmek için sınıf mücadelesine atılmaları gerektiği görüşüne yer verir: “Kapitalizmin yenilgiye uğradığı gün zencilere yönelik küstahlıklar da sona erecek.”

Albert Parsons ve yedi işçi önderi tezgâhlanan bir oyunla, Haymarket’e atılan bombadan sorumlu tutulup yargılandıklarında da Lucy tüm zorluklara rağmen mücadeleden yılmaz. İdam kararının iptali için Amerika’yı köşe bucak dolaşır, işçilere gerçekleri anlatır, davayı temyize götürebilmek için gerekli parayı toplar. Ama Parsons ve üç işçi lideri, 8 saatlik işgünü mücadelesinin önünü kesmek için düzmece iddialarla, burjuvazi tarafından asılarak katledilir. Lucy, kocasının ve işçi önderlerinin katledilmesinin acısını kalbine gömerek, sömürü düzenine karşı mücadeleyi büyütmeye devam eder. 1905’te Sanayi İşçileri Sendikasına katılır, yazılar yazar. Daha sonra Komünist Partiye katılır. Chicago bölgesinde hemen hemen her grevde konuşmalar yapar, mücadele eden işçilerin yanında olur. Lucy Parsons, yaşamının son anına kadar işçi sınıfı mücadelesinin onurlu bir neferidir ve tarihe kaydı böyle düşülür.

Sosyalist yazar Howard Fast, Fırtınadan Sonra kitabında Lucy Parsons’ı şöyle tanımlar: “Durmak dinlenmek, yorulmak bilmeyen, su verilmiş çelik gibi güçlü bir kadındı. İşçi sınıfının şanlı mücadele tarihinde nice su verilmiş çelik gibi güçlü insanlar vardır. Mücadeleyi yarınlara taşıyacak, sosyalizm hayalini gerçekleştirecek olanlar, kendini devrimcileştiren, çelik gibi bir iradeye sahip olan, bu yolda yılmadan, onurla yürüyenlerdir.