Navigation

Reyhanlı’nın Gösterdikleri

AKP’nin Suriye konusunda izlediği savaşçı politika, Türkiye sınırları içindeki ilk büyük acı meyvesini Reyhanlı’da verdi. 11 Mayısta yaşanan iki bombalı saldırıda resmi sayıya göre 52 kişi hayatını kaybetti, 100’ü aşkın kişiyse ağır şekilde yaralandı.

Bu kanlı eylemin hemen ardından AKP hükümetinden, saldırıyı Esad’a bağlı Suriye istihbarat örgütünün gerçekleştirdiğine, Türkiye menşeli bir sol örgütün de (gerçekte ismi de cismi de kalmamış bir örgüt) taşeron olarak kullanıldığına dair demeçler geldi. Hükümete yakın ideologlar ise işin içine İran ve Rusya’yı da katarak düşman cepheyi alabildiğine genişlettiler. Buna mukabil, sosyalist solun büyük bir kesiminde, saldırıyı ÖSO’nun, İsrail’in veya bunlarla işbirliği yaparak bizzat hükümetin organize ettiği tezleri öne çıkarıldı. Tüm bunlara, MİT ile Emniyet İstihbaratı arasındaki kavganın “istihbarat zaafı”na yol açtığı ve bu nedenle, haberdar olunduğu halde saldırının önüne “geçilemediği”ne yönelik tartışmalar da eklendi. Sonuçta hükümetin yayın yasağıyla da birleşen bu sisli puslu ortam her türlü spekülasyona uygun bir zemin hazırlarken, egemenler, burjuva medya aracılığıyla yaydıkları manipülatif haberlerle emekçi kitlelerin kafalarını alabildiğine bulandırdılar. Saldırıyı AKP başta olmak üzere çeşitli burjuva güçlerin hangi amaçlarla kullandıkları hususu ise, ne yazık ki eylemi kimin yaptığına dair tartışmaların gölgesinde kaldı.

Öncelikle şunu belirtelim ki, Ortadoğu’da kanlı bir emperyalist paylaşım savaşının yürüdüğü, Türkiye’nin bölgeye yönelik emperyalist girişimlerinin gün gibi ortada olduğu ve Suriye’de yürüyen iç savaşta doğrudan taraf olduğu bir ortamda gerçekleştirildiği düşünüldüğünde, fail olarak adı geçen unsurların tümü böylesi bir saldırıyı gerçekleştirme potansiyeli taşımaktadır. Bununla birlikte saldırıyı kimin tertiplediği konusuna odaklanmak, spekülasyonlar aleminin derinliklerinde kaybolarak gerçeklerden uzaklaşmak anlamına gelecektir. Bize göre yapılması gereken şey, her biri bu saldırıyı kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde kullanan burjuva güçlerin planlarını teşhir ederek hesaplarını bozmak ve emekçi kitleleri bu gerçekler konusunda aydınlatıp uyararak emperyalist savaşa ve kapitalizme karşı mücadeleye sevk etmek olmalıdır.

Burada birkaç hususu vurgulayalım. Her şeyden önce bu saldırıların hedefi olarak seçilen Hatay, etnik ve dinsel çeşitliliğiyle öne çıkan, Suriye’yle yakın ilişkileri olan Alevi Arapların önemli bir ağırlığa sahip oldukları ve yaşanan iç savaş sürecinde Suriyeli sığınmacıların yoğun olarak yerleştirildikleri bir bölgedir. Aynı zamanda ÖSO militanlarının Türk devletinin koruması altında üslendirildiği bu bölge, uzun süredir çeşitli istihbarat örgütlerinin de cirit attığı bir yer olma özelliğini taşıyor. Dolayısıyla, tüm bunlar nedeniyle en ufak bir kıvılcımda patlama potansiyeline sahip bir barut fıçısına dönmüş durumda olan Hatay’ın saldırı üssü olarak seçilmesi hiç de tesadüf değildir.

Saldırının Erdoğan’ın Obama’yla görüşmek üzere gerçekleştirdiği ABD ziyaretine denk gelmesi de manidardır. Sonuçta sadece organize edenler değil bütün burjuva güçler, saldırı gerçekleştikten sonra, ondan kendi çıkarları doğrultusunda faydalanmaya çalışmışlardır. Örneğin Esad yönetimi saldırıyı Türkiye’nin zayıflığının bir işareti olarak göstermiş, aynı zamanda bir yandan “sandığın kadar güçsüz değilim” derken, öte yandan da “beni yakmaya kalkarsan kendin de yanarsın” mesajını vermiştir. AKP ise, bu saldırıdan, Türkiye’nin Esad rejiminin büyük tehdidi altında bulunduğunu ve daha fazla sessiz kalamayacağını ABD’ye güçlü bir şekilde duyurmak için yararlanmaya çalışmıştır. ÖSO da benzer argümanlarla Türkiye’yi ve Batılı emperyalist güçleri daha aktif müdahaleye çekmek istemektedir.

AKP’nin evdeki hesabı çarşıya uymadı

Yukarıda da belirttiğimiz gibi AKP hükümeti, tam da Obama’yla görüşme sürecinde gerçekleştirilen bu saldırıdan kitlelerin savaş politikaları etrafında “birlik, beraberlik ruhuyla” kenetlenmelerini sağlamak için nemalanmaya çalışmış, ancak evdeki hesap çarşıya uymamıştır. Bu kanlı saldırı, “Suriye’ye girelim” yerine, “Suriye’de ne işimiz var” düşüncesini güçlendirmiştir. Saldırının hemen ardından Hatay halkı buna zemin hazırlayanın bizzat AKP’nin savaşçı politikası olduğu gerçeğini yüksek sesle haykırmıştır. Bunun yanı sıra Reyhanlı’da Suriyeli sığınmacılara saldırılması, hükümet karşıtı gösterilerin patlak vermesi ve ÖSO’ya yönelik tepkilerin tırmanması AKP’nin alarm zilleri çalmasına yol açmıştır. Bu nedenlerden dolayı saldırıdan iki gün sonra yayın yasağı uygulanırken, yurdun dört bir yanında gerçekleştirilmek istenen irili ufaklı gösteriler azgın bir polis terörüyle bastırılmaya çalışılmıştır. Sonuçta, AKP mazlumu oynayarak savaşçı politikalarını hayata geçirmenin yolunu açmak isterken bunda başarılı olamamış, söz konusu saldırı bariz bir zayıflık göstergesine dönüşmüştür.

Saldırının hemen ardından faillerin bilindiğini duyuran hükümet, “o zaman neden engellemedin” sorusuna yanıt olarak, “bombacılar uzun süredir takibimiz altındalardı, bu saldırıyı bekliyorduk, ama yerini tam olarak bilmiyorduk” tezine sarılmıştır. Ne var ki bu açıklama da ayağına dolanmıştır ve Erdoğan ekibi bu durumdan sorumluluğu Emniyet İstihbaratının sırtına yıkarak kurtulmak istemiştir. Böylece hükümetle Fethullahçılar arasındaki çatışma, MİT-Emniyet çekişmesi olarak bir kez daha ortaya serilmiştir.

Reyhanlı’da yaşanan katliam içerde AKP’ye yönelik tepkileri ateşlerken, hükümet ABD cephesinde de aradığını bulamamıştır. Obama’yı yaptırımları sertleştirmeye ve askeri müdahaleye ikna etmek üzere giden Erdoğan, ABD’nin El Nusra gibi aşırı İslamcı muhalefet güçlerini devre dışı bırakma ve diplomasiyi ihmal etmeme planına boyun eğerek dönmek zorunda kalmıştır. Erdoğan, Rusya ve ABD’nin inisiyatifiyle Haziran ayında Cenevre’de yapılması planlanan ve Cenevre-II olarak anılan konferansa hiç de sıcak bakmazken, Obama’yla görüşme sonrasında buna rıza gösterdiğini beyan etmek durumunda kalmıştır. Erdoğan, Suriyeli muhaliflerle Baas yönetiminin “Esad’sız bir Suriye’ye geçiş için” müzakere etmelerini öngören planın yanı sıra, ABD’nin Suriye’deki İslamcı güçlere yönelik çekincelerini de sineye çekmiştir. Esad’ın kimyasal silah kullandığı tezine sarılıp Obama’yı “işte kırmızı çizgin ihlal ediliyor” diyerek tahrik etme uğraşı da boşa çıkmıştır.

Kim yapmış olursa olsun, bu saldırı sonuçta Türkiye’nin Suriye üzerinde beslediği emperyalist emellerden ve bu doğrultuda izlediği savaşçı politikadan kaynaklanmıştır. Kimi burjuva yorumcuların, ölen ve yaralanan onca insanın kanı daha soğumamışken, hiç çekinmeden, “eğer bir bölge gücü olmak istiyorsanız, bunun bir maliyeti vardır ve buna katlanmak zorundasınız” diyebilmeleri, emperyalist politikanın ve gözü dönmüş talan hevesinin açık bir itirafıdır. Şunun net bir şekilde anlaşılması gerekiyor. Bir emperyalist yeniden paylaşım savaşı yürümektedir ve Türkiye de yeni yükselen bir güç olarak bu paylaşımdan pay almak istemektedir. Reyhanlı’da yaşanan saldırı münferit bir “terör” eylemi değil, bizzat savaşın bir parçasıdır. Savaşın politikanın başka araçlarla devamı olduğunu da hatırlayacak olursak, bu saldırıyı kınamakla ve onun karşısında yer almakla yetinilemez. Emperyalist öz taşıyan bu savaşın bütününe ve bunu doğuran emperyalist-kapitalist sisteme de karşı çıkmak gerekiyor. Nitekim yukarıda bahsettiğimiz burjuva yorumcuların sözleri de, eğer bu sistemin devam etmesine izin verilecek olursa benzer nice acıların yaşanmasının kaçınılmaz olduğunu ortaya koymaktadır.

AKP seçmen düzeyinde geniş bir desteğe hâlâ sahip olmasına rağmen, Suriye’ye yönelik savaşçı politikasına güçlü bir destek devşirememiştir. Geniş halk kitleleri buna ikna olmuş değillerdir. Tüm bu dönem boyunca yapılan çeşitli anketler de AKP’nin bu konuda fazlaca başarılı olamadığını ortaya koymaktadır. Reyhanlı saldırısı sonrası oluşan havanın AKP’nin pek işine yaramaması da bunun bir uzantısıdır. Sansür ve gösterilere yönelik bastırma çabaları da, bizzat Reyhanlı’da hükümete yönelik öfkenin düzeyi de bunu göstermektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus, Türkiye burjuvazisinin emperyalist ve savaşçı politikasına karşı çıkılırken Suriye’deki Baasçı rejimin destekçisi konumuna düşmemektir. Suriye’deki Baas diktatörlüğü de emperyalist kamplaşmanın bir cephesinde yer almaktadır. Bu rejimi desteklemek emperyalist politikalara bir cepheden karşı çıkarken başka bir cepheden yedeklenmek anlamına gelir. Yapılması gereken, doğru bir anti-emperyalist siyaset temelinde işçi sınıfını ve emekçi kitleleri emperyalist savaşa ve kapitalizme karşı mücadeleye sevk etmektir.