Navigation

AB’nin 50. Yılı Üzerine

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Hayaller çökerken

Avrupa’nın burjuva liderleri geçtiğimiz Mart ayında Avrupa Birliği’nin 50. yılını debdebeli bir gösteriyle kutladılar. Şampanyalar patlatıldı, özgürlük, demokrasi ve barış üzerine nutuklar atıldı. Buna mukabil burjuva liderler yüzlerine yerleştirdikleri sahte mutluluğa, gülücüklere ve aşırı nezakete rağmen bastıramadıkları bir kaygı içindeydiler. Zira çizilen tablo ile verili gerçeklik tümüyle farklı. Birliğin geleceğinin belirsiz olduğu çoktandır apaçık ortaya çıkmış bulunuyor.

Avrupa’nın büyük sermaye çevrelerinin arzusu AB’nin ekonomik ve siyasal bir birliğe kavuşturulması ve Amerikan emperyalizmi gibi hegemonik bir güç haline gelmesiydi. Fakat gerçekler, nesnel zemininden kopmuş fantezi balonunu patlattı. Bıraktık AB’nin bir siyasal birliğe dönüşmesini, ekonomik birlik olarak ayakta kalabileceği bile şüphelidir. Bunu kavrayan Avrupa’nın burjuva yazar-çizer taifesi, derin bir hayal kırıklığıyla, Birliği ve geleceği düşünmeyen sorumsuz devletlere veya çapsızlıkla eleştirdikleri politikacılara öfkeleniyorlar. Hayıflanan burjuva ideologlara göre AB’nin geleceği, onun yekvücut bir emperyalist güç olarak davranabilmesinde yatmaktadır. Dolayısıyla da tüm ülkeler sorumlu davranmalı ve hatta büyük bir gücün –meselâ Almanya’nın– hegemonik öncülüğü, siyasal birliğe giden süreçte kabul edilmelidir.

Oysa AB’nin bir siyasal birliğe dönüşememesinin nedeni ne çapsız politikacılar ne Birliği düşünmeyen devletlerdir. Bir burjuva Avrupa Birleşik Devletleri düşüncesi iki yüzyılı aşkın süredir gündemdedir. Ancak Napolyon Bonapart’tan Hitler’e, Avrupa’nın odağında yer aldığı iki dünya savaşına ve tüm çabalara rağmen bu düş gerçekleşmemiştir. AB, II. Dünya Savaşı sonrasında belirli tarihsel koşulların itilimiyle ekonomik birlik olarak hayat bulmuştur. Lakin gerekli koşulların oluşmasıyla Avrupa’yı birlik yönünde iten eğilimler nasıl ki AB’ye can verdiyse, koşulların değişmesiyle karşıt eğilimler güçlenmektedir.

Olgulara içerdikleri çelişkilerle değil de bitmiş, tamamlanmış şeyler olarak bakan burjuva ideologlar ve sol liberaller, AB’nin geldiği aşamaya bakarak ulus-devletin aşıldığını ileri sürüyorlardı. Buna karşın, kapitalizm altında ulus-devletin aşılamayacağını ileri süren devrimci Marksistler için mesele gayet netti. AB farklı ulus-devletlerden, dolayısıyla da farklı çıkarlara sahip sermaye gruplarından müteşekkil olduğu için, çelişkiler keskinleştiğinde birlik içerisindeki çıkarlar daha fazla çatışacak ve birlik çatırdamaya başlayacaktır. Nitekim son yıllarda bir dizi gelişme bu Marksist perspektifi her yönüyle doğruluyor.

Avrupa Birliği’nin gerçek niteliği

AB’yi koşullandıran şey, burjuva ideologların dillerine pelesenk ettikleri “Avrupa’nın ortak tarihsel kimliği” ve “liderlerin II. Dünya Savaşından gerekli dersleri çıkartmaları” değildir. Avrupalı emperyalistleri birlik ve ortak pazar arayışına iten temel faktör, kapitalist dünyanın hegemonu konumuna yükselen ABD’ye karşı rekabet edebilecek bir güç oluşturabilmekti. 1952’de bir araya gelen ve Altılar olarak tanımlanan Fransa, Batı Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu kurdular. Fakat Avrupa sermayesinin Amerikan tekellerine karşı rekabet edebilmesi için bu yeterli değildi. Avrupa düzeyinde gümrük duvarlarının olmadığı, ama dışarıdan gelecek mallara ortak gümrük tarifesinin uygulandığı bir ortak pazar acil ihtiyaçtı. 1957’de Roma’da bir araya gelen Altılar, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kurdular. Çeşitli aşamalardan geçen ve birliğin ilerletilmesi için pek çok karar alan AET, SSCB’nin ve Doğu Bloku’nun dağılmasıyla yeni bir yönelime girdi.

SSCB’nin çökmesiyle birlikte Ekim 1917 Devrimiyle açılan parantez kapandı ve bu dönemde kapitalizmin alanı dışında kalan bu geniş bölgeler yeniden kapitalizme açıldı. ABD emperyalizmi dünyanın tek hâkim gücü olduğunu “yeni dünya düzeni”yle ilan etti. Buna karşın Avrupalı emperyalistler ABD’nin bu mutlak hegemonyasını dengelemek ve yeni pazar ve yatırım alanlarında nüfuz sahibi olmak için daha ileri adımlar atmak zorunda kaldılar. Ekonominin görece büyüme kaydettiği, Doğu Avrupa ve diğer bölgelerin kapitalist sisteme entegrasyonunun Avrupalı emperyalistlerin iştahını kabarttığı bir süreçte siyasal birlik doğrultusunda bazı adımların atılması nispeten daha kolay oldu. 1993’te Topluluk AB’ye dönüştü. Avrupa Parlamentosunun kurulması ve bakanlıklar yerine geçen Komisyonların oluşması, 1999 sonunda ortak para birimine geçilmesi yönünde adımlar atılması ve bunun büyük ölçüde başarılması AB’nin bir siyasal birliğe dönüştüğü yanılsamasını yaratmıştır. Doğu Avrupa’nın da Birliğe dâhil edilmesiyle oluşan 450 milyon nüfuslu bu geniş alan söz konusu yanılsamayı daha da beslemiştir.

Küresel ölçekte sermaye ve mal dolaşımının inanılmaz hızlanmasına ve AB’nin aldığı yola bakan sol liberaller ve hatta sözümona Marksistler, ulus-devletin aşılmaya başladığını savlıyorlardı. Ulusal çitleri yıkan AB, özgürlük, demokrasi ve müreffeh bir toplumu temsil ediyordu! Hatta onlara göre AB, ABD karşısında “dünya barışı” için de dengeleyici bir güç ve sigortaydı. Elif Çağlı’nın Avrupa Birliği Sorununda Marksist Tutum adlı broşüründe belirttiği üzere bu, düpedüz Kautskiciliğin hortlatılmasıydı. 20. yüzyılın başında Kautsky, Avrupa’nın birleşik devletlere dönüşmesiyle savaşın ebedi olarak zihinlerden kovulacağını ve sürekli bir barış döneminin açılacağını ileri sürüyordu. Fakat sonsuz barış değil de emperyalist savaş geldi ve milyonlarca insanın canını aldı.

Dikkat edileceği üzere AB, her ne kadar Avrupa sermayesinin Amerikan sermayesine karşı rekabetinden doğmuşsa da, Birliğin kökleşmesi ve varlığını sürdürmesi kapitalist ekonominin II. Dünya Savaşı sonrasında 20 yıl kesintisiz büyümesiyle ve ulusal çatışmaları yumuşatmasıyla mümkün olmuştur. Şurası çok açık ki, ekonominin büyüdüğü ve emperyalist hegemonya kavgasının daha düşük tempolarda seyrettiği bir konjonktürde AB benzeri birliklerin doğması ve belirli düzeylerde yol alması da mümkündür. Ancak AB benzeri kapitalist birlikler hiçbir dönem ulus-devletlerin rekabetinden muaf olamaz, çelişkilerden arınamaz. AB’nin 50 yıllık tarihi, aynı zamanda ulus-devletlerin rekabetinin, karşı karşıya gelmelerinin ve çatışmalarının da tarihidir. Her ülke sermayesi kendini korumak, rakiplerini alt etmek, pazar ve hammadde kaynaklarını ele geçirmek için bir ulus-devlete ihtiyaç duyar. Sermayenin ulusal sınırları aşan birlik eğilimi ile bu birlik eğilimini sekteye uğratan ulus-devlet çelişen şeyler olsa da bu kapitalizmin bir gerçekliğidir ve kapitalizm bu çelişkili gerçeği ortadan kaldıramaz.

Kapitalizmin krizlerinin derinleştiği ve emperyalist hegemonya kavgasının her alanda kızıştığı ve sıcak savaşlara dönüştüğü bugünkü benzeri süreçlerde AB benzeri birliklerin içindeki çelişki ve çatışmalar alabildiğine artar. Bunun en çarpıcı göstergesi Irak savaşı sürecindeki bölünmedir. Irak savaşı sürecinde başta Birliğin üç büyük gücünden biri olan İngiltere olmak üzere bir dizi AB ülkesi ABD’nin yanında saf tuttu. Nüfuz alanlarını ABD’ye kaptırmak istemeyen ve bundan ötürü de Irak savaşına karşı çıkan Almanya ve Fransa’nın bir başka eksen oluşturmasıyla AB, esasında fiilen bölündü. Savaş sürecinde bütünlüklü bir dış politika izlenememesi ve fiilen iki Avrupa’nın varlığı bir dönüm noktasıydı. Zira Birlik, tarihinde ilk kez ciddi olarak kendi bütünlüğünü parçalayacak bir sorunla karşı karşıya geldi ve bir siyasal birlik gibi yekpare davranamayarak çatırdamaya başladı. Bu çatırdama Avrupalı emperyalistlerin hedef küçültmesini de beraberinde getirdi. O güne dek gündemde olan Avrupa Savunma Kimliği yani “Avrupa ordusu” projesi rafa kaldırılırken, Avrupalı emperyalistler doğrudan ABD’yi karşılarına alamadıkları için onunla belirli düzeylerde “uzlaşmış” ve onun açtığı yoldan paylaşım alanlarına ilerlemişlerdir.

AB benzeri birlikler bir ulus-devletin iç bütünlüğüne ve manevra yeteneğine sahip olmadığı için pek çok etken tarafından etkilenmekte ve belirlenmektedir. 2005 Haziranında AB Anayasası Fransa’da ve akabinde Hollanda’da referanduma sunuldu ve bu iki ülkede de kitleler Anayasayı reddettiler. Bu sonuç üzerine, pek çok ülkede Anayasa oylamaları ertelendi ve siyasal birlik süreci ciddi bir darbe aldı. Eğer Anayasa ekonomik kriz döneminde değil de ekonominin büyüdüğü bir dönemde oylamaya sunulsaydı muhtemelen kabul edilecekti. Bu tarz birliklerde göreceli uyum ekonomik kriz dönemlerinde bozulur ve her ülke farklı arayışlara girerek krizden olabildiğince az etkilenmeye çalışır. Sekiz ülkenin ABD’yi desteklemesi ve emperyalist savaştan pay kapmak istemesinin nedeni budur işte. Kriz ve savaşın bir sonucu da şudur: genel olarak militaristleşme eğilimi hızlanır, ordular savaş düzenine sokulur, anti-demokratik yasalar yürürlüğe girer ve milliyetçilik yükseltilir.

Birliği parçalayıcı bir unsura dönüşen kriz ve savaşın basıncı son dönemlerde gerçekleştirilen seçimlerde de kendini dışa vurmaktadır. AB’nin ikinci büyük gücü olan Fransa’daki cumhurbaşkanlığı seçimleri tam anlamıyla bir milliyetçilik yarışına dönüşmüştür. Seçim süresince Fransa’nın ulusal sembolleri öne çıkartılmış ve bu satırlar kaleme alındığı sırada birinci turu kazanmış ve ikinci turun da en güçlü adayı konumunda olan Sarkozy çoğu kez ırkçı ve faşizan bir söylem tutturmuştur. Nihayetinde faşist Le Pen’in Sarkozy’yi kendi fikirlerini çalmakla suçlaması boşuna değildir. Sarkozy devletin güçlendirilmesini, tüm yetkilerin bir Ulusal Güvenlik Kurulunda toplanmasını ve ordunun askeri savaş gücünün artırılmasını savunuyor. Ve belirtmek gerekiyor ki, Sarkozy özelinde öne çıkan bu yaklaşım genel olarak Fransız burjuvazisinin yaklaşımıdır. Fransa’daki milliyetçi atmosferin kısa vadede gelip geçici ve sadece Fransa’ya özgü olduğu yanılgısına düşmemek gerekiyor. Ortaya koyduğumuz tablo dünyadaki genel eğilimi yansıtmaktadır. Tekrar pahasına da olsa altını çizelim. Milliyetçiliğin yükseltildiği, ulus-devletin güçlendirildiği ve savaş düzenine sokulduğu bugünkü verili durumda AB’nin bir ekonomik birlik olarak ayakta kalabileceği bile meçhuldür.

Yanılsamalara karşı uyanık olunmalı

50. Yıl Bildirgesine göre Avrupa devletleri “kanlı çatışmalardan ve acı dolu tarihten” gerekli dersleri çıkartarak “barış içinde yaşama”ya karar vermiş! Dendiğine göre Avrupa ortak pazarı, demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü ve müreffeh bir toplumu temsil ediyor ve bu insanlığın en iyi buluşu! Ne büyük bir yalan! Fakat gerçekten de AB’nin barışı ve özgürlüğü temsil edebileceğini düşünenler de az değildir.

Özgürlük, demokrasi ve barışı temsil eden AB yanılsaması, özellikle Avrupa’daki sendikalar ve onların dolayımıyla işçiler arasında da yaygın ne yazık ki. Ve bu yanılsama, liberaller, reformistler ve hatta kendini Marksist addeden kimseler tarafından da besleniyor. Örneğin çoğu Nobel ödüllü Umberto Eco, Dario Fo, Günter Grass, Jürgen Habermas, Harold Pinter gibi aydınlar, AB’nin 50. yılı vesilesiyle yayınladıkları bildiride, bu yönde besledikleri düşlerin boş çıkması dolayısıyla AB’ye sitem ediyorlar.

Oysa tarih gösteriyor ki, pazar ve yatırım alanlarını paylaşmak üzere savaşa girişen veya böyle bir savaşa hazırlanan emperyalistler, “özgürlük ve demokrasi” motifini dillerinden düşürmezler; emperyalist paylaşımı kutsallık halesine büründürdükleri özgürlük ve demokrasi şalıyla meşrulaştırmaya çalışırlar. Nitekim bugünkü emperyalist savaş da “özgürlük” ve “demokrasi” adına yürütülmüyor mu? Ortadoğu’yu kan deryasına çeviren ABD emperyalizmi Irak’a “özgürlük, demokrasi ve barış” götüreceğini savlamıyor muydu?

Sınırlarının ötesine “özgürlük götürme” isteğinde Avrupalı emperyalistler de ABD emperyalizmi kadar heveskâr. 50. Yıl Bildirgesinde AB’nin sınırlarının ötesinde özgürlüğü ve demokrasiyi desteklemekte kararlı olduğu ve enerji politikalarına öncülük etmek istediği belirtiliyor. Bunun anlamı oldukça açık; Avrupalı emperyalistler her ne olursa olsun emperyalist paylaşımda yerlerini alacaklardır. Avrupalı emperyalistler Afrika’dan Kafkasya’ya uzanan bölgelere müdahale etme arzusundalar. Lakin hedefleri buralardaki medeniyetleri korumak, buralara özgürlük ve demokrasi götürmek değil, buraları egemenlikleri altına almaktır. Bu egemenlik, Balkanlar’da, Darfur’da veya Ruanda’da olduğu gibi halkları birbirine kırdırmaktan geçiyorsa eğer, bundan da geri durmazlar.

Özgürlük, demokrasi ve barış dolu, müreffeh bir dünyayı AB benzeri emperyalist birlikler yaratamazlar. Emperyalist birliklerden böyle şeyler bekleyen reformistler, sol liberaller her seferinde hayal kırıklığına uğramışlardır ve de uğrayacaklardır. Gerçek ve kalıcı dünya barışının tek tutarlı savunucusu ve aynı zamanda onu hayata geçirecek olan uluslararası devrimci işçi sınıfıdır. Yalnızca işçi sınıfı, üretici güçlerin önünde çoktandır bir engel haline gelen kapitalizme ve ulus-devletlere son verebilir. Kapitalizmi alaşağı eden ve dünya halklarının ulus-devletler şeklinde bölünmesine son veren işçi sınıfı, emperyalistlerin onlarca yıldır başaramadığı ve başaramayacağı Avrupa’nın birliğini gerçekten de hayata geçirecektir. Avrupa proleter devrimiyle gerçekleşecek olan Avrupa Birleşik İşçi Sovyetlerinin, dünya devrimi için de önemli bir manivelâ olacağı açıktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:26, Mayıs 2007