Navigation

Berlin Duvarı’nın Yıkılmasından Kapitalizmin Tarihsel Krizine

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Berlin Duvarı’nın yıkılışı 25. yılında burjuva cenahta çeşitli kutlamalara konu oluyor. Burjuvazi bu kutlamaları, sosyalizm fikrine yönelik bir ideolojik saldırı aracı olarak kullanıyor. Sosyalist solda ise yıkılan bürokratik diktatörlüklerin sosyalizm olduğu yolundaki yanılsamalar ve çarpık anlayışlar devam ediyor. Duvar’ın yıkılışının 20. yılında kaleme aldığımız devrimci Marksist değerlendirmeyi tekrar yayınlıyoruz.

Berlin Duvarı’nın yıkılışı 20. yılında şaşaalı bir şekilde kutlandı. “9 Kasım 1989’da duvarın yıkıldığına kim yerinde tanıklık etti” yarışına giren burjuva devlet başkanları ve kapitalist düzen ideologları, 20. yıl gösterilerinde de boy göstermek üzere Berlin’e koştular. 20. yıl vesilesiyle suni bir şekilde oluşturulan Berlin Duvarı’nın temsili olarak bir kez daha yıkılmasına Leh Walessa ve Mihail Gorbaçov liderlik etti. Böylece Berlin Duvarı üzerinden güya sosyalizm bir kez daha yıkılmış oldu.

1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasını Doğu Avrupa’daki bürokratik diktatörlüklerin yıkılışı izlemiş ve iki yıl sonra da SSCB çökerek tarih sahnesinden ayrılmıştı. Berlin Duvarı’nın yıkılması pek çok açıdan semboliktir. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla açılan süreç, burjuvazi açısından sosyalizme karşı kapitalizmin dünya ölçeğindeki zaferini sembolize ederken, uluslararası işçi sınıfı için muazzam bir örgütsüzleşme ve sosyal-sendikal kazanımların kaybedilmesi anlamına gelmektedir. Bürokratik diktatörlüklerin yıkılmasını sosyalizmin çöküşü olarak sunmak ve Marksizmin tarihsel yenilgisini ilan etmek isteyen burjuvazi, dizginsiz bir ideolojik fırtına estirmeye başladı. Sosyalizmin öldüğünü, sınıf mücadelesinin bittiğini, kapitalizmin ebedi olduğunu bildiren zafer boruları çalınıyor, alabildiğine küstahlaşan burjuva ideologlar Marksizmi musalla taşına yatırmaya çalışıyorlardı. Artık küreselleşen dünya, krizleri de savaşları da geride bırakmıştı!

Fakat o günden bugüne tarih köprüsünün altından çok sular aktı. Kapitalist sistemin yasaları burjuva ideologlara bir kez daha ihanet etti: Emperyalist savaş bir kez daha dünyayı kana bulamaya başlarken, kapitalizm, irili ufaklı krizlerden geçerek tarihinin en büyük krizlerinden birinin içine yuvarlandı. En ihtişamlı gözüktüğü döneminde kapitalist sistem alabildiğine çürümeyle, savaşla, krizle, artan işsizlik ve açlıkla, toplumun yozlaşmasıyla, doğanın tahrip olmasıyla kendini dışa vurmaktadır. Kitleler kapitalizmin gerçek yüzünü görmeye başlıyorlar. Geride bıraktığımız yıllar boyunca dünyanın birçok köşesinde patlamalı kitle hareketleri ve devrimci durumlar yaşandı. Tüm bunlardan ötürü, bilcümle burjuva dünya, o eski muzafferane debdebeli söylemini artık yüksek perdeden dile getiremiyor. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla sembolize olan dönem bazı temel yönleriyle kapanmıştır. Bu nedenle, duvarın yıkılmasıyla açılan dönemi, yirmi yıllık değişim sürecini ve şimdi içinden geçtiğimiz tarihsel kesiti ele almakta fayda var. Önce, açılan karanlık dönemin işçi hareketi üzerine nasıl çöktüğüne bir bakalım.

I

Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla açılan perdenin SSCB’nin çöküşüyle kapanması uluslararası işçi sınıfı üzerinde tam anlamıyla bir balyoz etkisi yarattı. Burjuvazinin ideolojik saldırı fırtınasıyla birleşen süreç, uluslararası işçi sınıfının bilincinde ve ruh dünyasında bir yıkıma, travmaya ve insanlığın kurtuluş umudu olarak sosyalizme duyulan inancın büyük yara almasına yol açtı.

SSCB ve Doğu Avrupa’daki bürokratik diktatörlüklerin işçi iktidarıyla ve sosyalizmle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Lakin bürokratik bir sınıfın egemenliği söz konusu olsa da, sosyalist etiketli olan ve uluslararası işçi hareketini etkileyen bu kampın varlığı, sınıflar arası güç ilişkilerini, kitlelerin moral ve motivasyon düzeyini, dolayısıyla da sınıf mücadelesinin seyrini belirlemekteydi. Bir işçi devriminden korkan ve sosyalizm tehlikesinin önüne geçmek isteyen Batı’nın kapitalist güçleri işçi sınıfına önemli tavizler vermişlerdi. Nitekim Avrupa’da “sosyal devlet” denen şey düzenin bir inayeti değil, devrim korkusu yaşayan burjuvazinin işçi sınıfına verdiği tavizlerin bir tezahürüydü. Ne var ki, çöküşle birlikte sınıflar arası güç ilişkilerindeki denge burjuvazi lehine değişmeye başladı ve kapitalist düzenin temsilcileri her yönden saldırıya geçtiler. Değişen güç dengeleri ve oluşan yenilgi psikolojisi ortamında burjuvazi, 1970’lerin sonlarından beri devam ettirdiği neo-liberal saldırı programlarını eskiye göre daha sorunsuz bir şekilde hayata geçirmeye başladı.

İşçi sınıfındaki özgüven yitimi ve sınıf mücadelesindeki geriye savrulma, denilebilir ki yansımasını en fazla uluslararası komünist harekette buldu. Uluslararası komünist harekette çok büyük bir parçalanma ve tasfiye süreci başladı. Bir döneme damgalarını basan Avrupa’nın Komünist Partileri tümüyle sistemin bir parçası haline geldiler, sendikalar üzerindeki eski etkilerini yitirdiler ve giderek bir cesede dönüştüler. Çöken bürokratik diktatörlüklerdeyse gerçek bir komünist hareketten söz etmek zaten mümkün değildi ve buralardaki eski devlet partilerinin komünistlikle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Nitekim onların da çoğu eriyerek burjuva sol partiler haline geldiler. Asya ve Latin Amerika’daki küçük-burjuva devrimci hareketler ise ya tümüyle sisteme entegre oldular ya da alabildiğine marjinalleştiler. Henüz 12 Eylül 1980 faşizminin yarattığı karanlıktan çıkamayan Türkiye sosyalist hareketinin üzerine ise, bu kez dünya ölçeğinde egemen olan genel gericilik dönemi de çöktü. Tasfiyeciliğin, Marksizme ve Bolşevizme kara çalmanın ve örgütlü mücadeleden kaçışın yaygınlaştığı bu çift dalgalı gericilik döneminde, Türkiye sol hareketinde de çeşitli eğilimler gelişti.

Birinci eğilim, çöküşten sonra ideolojik ve örgütsel tasfiyeciliğe yönelmiş olanların meydana getirdiği eğilimdi. Bir dönem çeşitli siyasal hareketlerde ve özellikle SSCB yanlısı partilerin merkez komitelerinde boy göstermiş olan kimi bürokrat kadrolar, zaten iğreti giydikleri kızıl gömleklerini çöküşten hemen sonra sırtlarından çıkarıp attılar. Burjuva limanlara yelken açan bu eski “kızıl” gömlekliler, burjuva demokrasisinin “erdemlerini” ve piyasa ekonomisinin “yaratıcılığını” ani bir şekilde keşfederek liberalleştiler ve kapitalist ideologlar ordusuna katılarak Marksizme saldırıya başladılar.

İkinci eğilim, genel olarak Stalinist milliyetçi sosyalizm anlayışına sadık kalan ve bu temelde reformist-legalist partiler/yapılar oluşturarak yola devam edenlerin oluşturduğu eğilimdi.

Üçüncü eğilim, bir şaşkınlık döneminden sonra sanki hiçbir şey olmamış, sanki bir dünya yıkılmamış gibi davranan ve olup bitenlerin aynasında Stalinizmi hiçbir şekilde sorgulamayarak, “devrimcilik” iddiasını sürdürenlerin oluşturduğu eğilimdi. Bu eğilimin mensupları, aslında yaşananlarla yüzleşmekten köşe bucak kaçarak yollarına devam etmek istemekteydiler. Bütünüyle küçük-burjuva devrimciliğinin damgasını bastığı bu yol, her geçen gün onları işçi sınıfından uzaklara sürüklemiş ve gelinen aşamada sınıftan kopukluk ölümcül derecede kendini dışa vurmaya başlamıştır.

Dördüncü eğilim, devrimcilik iddiasını sürdürenler içinden, çöküşün ardından Stalinizmi sorgulamaya başlayan, ancak bu sorgulamayı mantıki ve nihai sonuçlarına götüremeyip yarıda bırakanlardan oluşmaktadır. Stalinizmle devrimci Marksizm arasında salınan bu eğilimi merkezci olarak tanımlayabiliriz.

Beşinci eğilim, kendilerini Troçkist olarak tanımlayan çevre ve grupların oluşturduğu eğilimdir. Troçki’nin 1940’lara kadar getirdiği Bolşevizm geleneğini sürdüremeyen, daha da önemlisi özde Bolşevik örgüt anlayışının dışına düşen ve Troçki’nin görüşlerini dogmalaştıran bu çevre ve gruplar da yaşanan tarihi olaylardan günün gerekli derslerini çıkartamamışlardır.

Altıncı eğilim ise, Bolşevizm geleneğini sürdüren ve bu temelde Stalinizmi ve onun hayat verdiği “resmi komünizm” anlayışını Marksizmden esaslı bir sapma olarak değerlendiren enternasyonalist komünistlerin oluşturduğu eğilimdir. Enternasyonalist komünist eğilimi benimseyen devrimcilere göre, içinden geçilen dönem dünya ölçeğinde bir gericilik dönemidir. Geleceğe hazırlanabilmek için, bu dönemde en başta gelen görev, burjuvazinin dizginsiz ideolojik saldırılarına karşı yoğun bir teorik-ideolojik-politik mücadele yürüterek Marksizmin mevzilerini korumak olmuştur.

Benzeri tarih kesitlerinde Marksizmin ideolojik mevzilerini savunmak ve bu mevzileri güçlendirmek, daima işçi sınıfının tarihsel önderlerinin öncelikli görevi olmuştur. Örneğin, yenilgiye uğrayan 1905 devrimi sonrasında, Marksizmin temel yönlerini yeniden gözden geçirmek gerektiğini söyleyenlere karşı Lenin amansız bir mücadele yürütmüş, ideolojik mevziler korunmadan ve böylece teorik bir berraklığa sahip olunmadan geleceğe hazırlanmanın mümkün olmayacağının üzerinde durmuştur. Bu ideolojik mücadelenin ne denli önemli olduğunu eşi Krupskaya anılarında şöyle dile getiriyor: “Geriye dönüp o yıllara baktığımız zaman, mücadelenin ne için yapıldığı şimdi daha parlak bir şekilde açığa çıkıyor. Bugün, geçirilen deneyler Lenin’in izlediği yolun doğruluğunu o kadar açık biçimde ortaya koyuyor ki, verilen mücadele, çoğu kimse tarafından daha az önemseniyor. Oysa bu mücadele yapılmasaydı, yükselen devrimci eğilimler sırasında parti, kendi amaçlarını geliştirme olanağı bulamayacak ve zafere doğru ilerlemesi tehlikeye girecekti.”

Gericilik dönemlerinde devrimci Marksizm, gecenin karanlığında parıldayan küçük alazlar gibidir ve geleceğin büyük ateşini yakacak olan bu küçük alazların söndürülmesine asla izin vermemek komünist kadroların temel görevidir. Tam da bundan dolayı, SSCB’nin çökmesiyle açılan dönemde devrimci Marksizmin alazlarını korumak hayati bir meseleydi. Mehmet Sinan, çöküş dönemindeki tartışmaları hatırlatarak şöyle diyordu: “Böylesine önemli bir tarihsel konjonktürde, burjuvazinin anti-komünist propagandalarına ve Stalinist solun tarihsel körlüğüne karşı, Sovyetler Birliği’nde ve Doğu Avrupa’da yaşanan süreci doğru kavramak ve doğru anlatabilmek ve bu temelde Marksizmin ideolojik mevzilerini savunabilmek en önemli ve en öncelikli görev haline gelmişti. Çünkü bir yanda burjuvazinin anti-komünist propaganda mekanizması işliyor, öbür yanda solun büyük bir çoğunluğunun bürokratik rejimler hakkındaki tarihsel yanılgısı hâlâ devam ediyordu.”[1]

Yenilen bir ordu neden mağlûp olduğunu arayıp bulmadan ve gerekli dersleri çıkartmadan, nasıl örgütleneceğini ve bu örgütlenmede hangi strateji ve taktiklere başvuracağını belirlemeden yeni döneme hazırlanamaz. Bu nedenledir ki sosyalizm adına SSCB ve diğer bürokratik diktatörlüklerde gerçekte neler yaşandığının ortaya konulması ve Stalinizmle hesaplaşılması çok önemliydi. Bürokratik diktatörlüklerin sosyalizmle hemen hiçbir ilişkisinin olmadığı gözler önüne serilmeden ve yanılsamalar kırılmadan devrimci Marksizmin ideolojik mevzileri tam anlamıyla savunulup korunamaz ve geleceğe doğru bir teorik-ideolojik netlik çizgisinde yol alınamazdı. Sınıf mücadelesi tarihi, şu tespiti her önemli dönemeçte yeniden ve yeniden doğrulamıştır: Devrimci teori olmadan devrimci örgüt yaratılamaz ve devrimci örgüt olmadan devrimci pratik yapılamaz. Bu perspektiften hareketle SSCB ve diğer bürokratik ülkelerde yaşanan deneyimleri sorgulamaya girişen Elif Çağlı, Marksizmin Işığında adlı eserinde Stalinizm tarafından tahrif edilerek unutturulan devrimci Marksizmin esaslarını ortaya koydu. Açılan gericilik dönemini hatırlatarak, tutulması gereken ana halkaya şöyle işaret ediyordu:

“Bu durum, bilimsel sosyalizmi savunan enternasyonalistlerin önüne, çözülmesi gereken bir dizi teorik-politik sorun yığmaktadır. En başta da işçi sınıfının silinmiş olan tarihsel hafızasını yeniden canlandırabilmek ve tarih bilincine ulaşmasına yardımcı olmak sorunu geliyor. Bunun için burjuva ideolojisine karşı mücadelenin yükseltilmesi gerekiyor. Yaşanmış tarihsel deneyimleri bütün yönleriyle irdelemek, çıkarılan teorik ve politik sonuçları işçi sınıfının ve sosyalizme yönelen genç kuşakların bilinç sürecine taşımak, devrimci Marksistlerin en başta gelen görevi olmalıdır. … Bu görevin gereğince yerine getirilmesi, bugün her şeyden önce Stalinist sosyalizm anlayışının yarattığı illüzyonların yerle bir edilmesini ve bu anlayışın somutlanması anlamına gelen ‘reel sosyalist’ ülkeler deneyiminin gerçek anlamının ortaya konmasını şart koşmaktadır. Bu yapılmadıkça, genelde proletaryanın sosyalizm mücadelesinin üzerine çöken kara bulutların dağıtılması mümkün olmayacaktır. Bu nedenle proletaryanın sosyalizm mücadelesinin yeniden rayına oturtulabilmesi için, tüm yaşananların anlamının Marksizmin devrimci perspektiflerinin ışığı altında sorgulanması gerekiyor.” (age, s.10-11)

Doğu Avrupa’nın bürokratik yapılarının ebediyete intikal ettiği ve SSCB’nin de ömrünün son günlerini yaşadığı bir tarihi dönemeçte, olayların sıcaklığı içinde kaleme alınmış bu çalışmada çok önemli bir noktanın altı çizilmekteydi: “Büyük altüstlüklere ve değişimlere gebe her tarihsel dönemeçte olduğu gibi, yaşadığımız bu tarihsel dönemeçte de, uzun yıllardan beri birikmiş ve derinleşmiş çelişkilerin şiddetli bunalımlarla dışa vurduğuna ve etkilerinin dünya ölçeğinde yaşandığına tanık olmaktayız ve daha da olacağız. … Burjuva ideologlarının ve politikacılarının göstermeye çalıştıklarının aksine, istikrarlı, huzurlu, barışçı bir döneme değil, istikrarsızlığın devam ettiği, bölgesel düzeyde sıcak savaşların yaşandığı ve potansiyel savaş ortamlarının devam ettiği bir döneme girmektedir dünya kapitalizmi.” Bundan 19 yıl önce kaleme alınmış bu satırlardaki tespitler olduğu gibi doğrulanmıştır. Burjuvazinin “yeni dünya düzeni”nden, kapitalizmin zaferinden, krizsiz, savaşsız ve barışçı bir dünyadan dem vurduğu, eriyen uluslararası komünist hareketin ise derin bir moralsizliğe sürüklendiği bir dönemde, böylesi başarılı öngörülerde bulunmak, ancak hayatını proletaryanın davasına adamış deneyimli komünistlerin marifeti olabilirdi. Nitekim bu dönemde Stalinizmin tahrifatlarına karşı amansız bir mücadele veren Çağlı ve yoldaşları, bir teorik yeniden üretim çabası içine girerek devrimci Marksizmin esaslarını gün yüzüne çıkarttılar.[2]

II

Bürokratik diktatörlüklerin çökmesiyle tüm dünya kapitalist ekonomiye açıldı. Böylece Marx ve Engels’in daha bir buçuk asır önce Komünist Manifesto’da öngördüğü küresel kapitalist ekonomi tam anlamıyla bir gerçekliğe dönüştü. Ancak burjuvazi küreselleşme olgusunu ideolojik bir çarpıtmaya uğratarak onu adeta insanlığın yeni kurtarıcısı olarak sunmaya başladı. Bu ideolojik çarpıtma ve sunuş, ironik bir şekilde, kitlelerin yara alan sosyalizm umudunun yerine geçirilmek isteniyordu. Gerçeklik öylesine çarpıtıldı ki, “küreselleşme” adeta ilahi bir kurtarıcı katına yükseltildi. Güya küreselleşmeyle refah, mutluluk, adalet, demokrasi ve barış dönemi açılmıştı. Bu küreselleşme denen kapitalist tanrı her ne yapmışsa yapmış, tarihin sonunu getirmiş, ideolojileri öldürmüş ve hatta sınıf çatışmalarını da ortadan kaldırmıştı! Burjuvazinin gözdesi olmaya çalışanlar “elveda proletarya” çığlıkları atarken, Marx’tan söz edenler alaya alınıyordu.

Bürokratik yapıların çöküşü sadece ideolojik açıdan değil, sermayenin dizginsiz sömürüsüne açılan yeni pazar ve yatırım alanlarıyla da kapitalizme can suyu oldu. 1970’lerden beri sistemin bünyesinde biriken sorunlar 1982 Latin Amerika kriziyle ve 1987’de New York borsasının çökmesiyle kendini dışa vurmuştu. Tam da 1990 dönemecinde dünya ekonomisi ciddi bir durgunluğa girmişken, bürokratik ülkelerin çöküşü sökün etti. Sermayenin yeni pazar ve yatırım alanlarına kavuşmasıyla birleşen yeni teknolojilerin (bilgisayar, internet ve cep telefonu) yaygın ve hızlı gelişimi ve önü daha da açılan neo-liberal etiketli saldırılar kapitalizme nefes aldırdı. Estirilen burjuva propagandaya göre, bu durum, kapitalizmin kendi iç sorunlarını çözdüğü, kesintisiz bir büyüme dönemine girdiği ve krizlerin bittiği anlamına geliyordu. Kapitalizmin rakipsiz kaldığını ve ebedi olduğunu söyleyen övgüler, Marx’ın yanıldığı söylemiyle devam ediyordu. Kapitalizm övgüsünün bir başka ayağını ise, küreselleşen ekonomik yapı içinde sermayenin daha akışkan bir hal alması ve özellikle de Avrupa Birliği projesi oluşturuyordu. Güya küreselleşmeyle birlikte ulus-devletler aşılmaya başlamıştı ve AB de bunun somut bir tezahürüydü.

Fakat bunu söyleyenler yalnızca, açıktan burjuvazinin ideologluğunu yapanlar değildi. Eskinin solcuları, kendine sosyalist ve hatta Marksist diyen akademisyenler ve aydınlar da küreselleşmenin kapitalizmin yeni bir evresi olduğunu ve ulus-devletlerin artık aşılmaya başladığını söylüyorlardı. Elif Çağlı’nın deyimiyle aydının teori icat etme merakı, burjuvazinin yarattığı ideolojik fetret sürecini beslemekten başka bir işe yaramamıştır. Kautsky’nin ultra-emperyalizm teorisini hatırlatırcasına, büyük kapitalist güçlerin tek bir dünya tröstü içinde birleşeceği ve ulus-devletlerin imparatorluk içinde eriyeceği görüşünün piyasaya sürülmesi, Marksizmi aşmaya heveslenenlerin “post-Marksizm” gibi safsataları piyasaya sürmeleri teori icat etme merakının bir ürünüydü. Şunu unutmamak gerekiyor: Gericilik döneminin açtığı nehir yatağı düşünsel ortamı belirlemekle kalmaz, bu düşünceleri kendinde birleştirerek burjuva ideolojisinin okyanusuna ulaştırır. Devrimci Marksizmin mevzilerinde direnmeyen, gericilik döneminin etkisinde kalarak Marksizmin artık eskidiğini ve aşılması gerektiğini söyleyenler burjuvazinin ideolojik yatağını besleyen teoriler icat etmekten öteye geçememişlerdir. Ancak tüm bu tantanalara rağmen, çok geçmeden kapitalizmin yasaları, onu bir kuyumcu titizliğiyle çözümleyip gözler önüne seren Marksizmin tarihsel haklılığını teslim edecekti.

Bir taraftan krizsiz ve savaşsız kapitalizmden, ulus-devletlerin aşılmasından, barış döneminin açıldığından dem vurulurken, öte taraftan eski Yugoslavya toprakları üzerinde emperyalist güçler kanlı savaşlarla kozlarını paylaşmaya girişmişlerdir. En son 1999’da Sırbistan’a yönelik emperyalist saldırganlıkla kapanan Balkan savaşları, kapitalizmden kaynaklanmayan arızi bir şey miydi? Elbette ki hayır! Yukarıda Elif Çağlı’dan aktardığımız gibi, dünya kapitalizmi yüklü savaş potansiyeli ihtiva eden bir döneme girmişti. 11 Eylül 1990’da baba George Bush, Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesiyle doğan krizi Kongrede değerlendirirken, işgalin, vahim olmakla birlikte “Yeni Dünya Düzeni”ne doğru ilerlemek için ender bir fırsat sunduğunu dile getiriyordu. Böylece “eski düzen”in sona erdiği ve “yeni bir düzen” kurulması gerektiği bizzat ABD emperyalizminin başı tarafından ilan ediliyordu. “Sosyalist” kampın kapitalizme entegre olmasıyla hem emperyalistler için devasa yeni paylaşım alanları ortaya çıkmış ve hem de ABD hegemonyasında kurulan zoraki birliğin temel varlık sebebi ortadan kalkmıştı. Bu, emperyalist güçler arası kızışan rekabetin ve emperyalist savaşın yeni döneme damgasını basacağı anlamına geliyordu. Nitekim ABD emperyalizmi rakiplerinin heveslerini kursaklarında bırakmak ve “Yeni Dünya Düzeni”ni kendi hegemonyası altında kurmak üzere, bir gözdağı niteliğinde olan Birinci Irak Savaşını (Körfez Savaşı) başlatmıştı.

Yani gelecek günlerin hiç de savaşsız olmadığı yeterince açıktı. Ve 1990’lardan 2000’lere yürünen süreç, özellikle ABD emperyalizmi için uzun soluklu bir savaşın hazırlık evresi olarak geçecekti. Bu meyanda ise, kapitalist ekonomik kriz sistemin zayıf halkalarında kendini dışa vurmaya başlamıştı. 1994’te Meksika’yı çökerten kriz, 1997’de “Asya kaplanları” denen ülkelerde, 1998’de Brezilya ve Rusya’da, 2000-2001’de ise en belirgin biçimde Arjantin ve Türkiye’de kendini gösterdi. Ancak burjuva ideologlara göre bu krizler, işlerin kurallara uygun yapılmamasından kaynaklanıyordu ve azgelişmiş ülkelere özgüydü. Fakat ne kadar ertelenmeye çalışılsa da sistemin bünyesinde biriken sorunlar çelişkileri keskinleştirmekteydi. Nitekim 11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kulelerin yıkılması sonrasında, ABD emperyalizminin başlattığı savaş, sistemin bünyesinde biriken çelişkilerin keskin bir şekilde dışa vurmasından başka bir şey değildi. Rakip emperyalist güçlere karşı hegemon pozisyonunu güçlendirmek ve gelecekte üstünlüğü kimseye kaptırmak istemeyen ABD emperyalizmi uzun soluklu bir savaş başlattı.

“Uluslararası terörizm” şeytanını yok etme kılıfı altında başlatılan, şok ve dehşet gibi sıfatlarla kodlanan bu emperyalist savaş, Afganistan ve Irak’ı yerle bir etmiş, milyonların canını almış, bir o kadarını da sakatlamış, yerinden ve yurdundan etmiştir. Esasında ABD sözcülerinin, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak söylemi, başlayan dönemin siyasi karakterini çok özlü bir şekilde ortaya koymaktaydı. Nitekim 11 Eylül 2001’den sonra emperyalist rekabet ve hegemonya kavgası alabildiğine kızıştı. Artık paylaşım alanları emperyalist güçlerin kıran kırana kapışmasına sahne oluyor. Çeşitli kılıklara bürünerek süren emperyalist tepişme, bölgesel sıcak savaşlar biçimini de alarak devam etmektedir.

Enternasyonalist komünistler 11 Eylül sonrasında şu değerlendirmeyi yapmışlardı: “Dünya çapında patlayıcı çelişkilerle yüklü, büyük toplumsal ve uluslararası çalkantılar, savaşlar, iç savaşlar ve devrimlerle karakterize olacak yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz.” Bunlar, basit ve ajite etmek amacıyla söylenmiş sözler değildi. Daha 1990’da Çağlı’nın yapmış olduğu tespitlerle örtüşen ve sürecin yeni evresini ortaya koyan Marksist bir öngörüydü. Nitekim çok geçmeden yeni dönemi yansıtan patlamalı kitle hareketleri peş peşe sökün etmeye başladı. Latin Amerika’nın birçok ülkesinde devrimci ayaklanmalar ve devrimci durumlar yaşanması; dünyanın birçok köşesinde ve özellikle de Avrupa’da, mahiyeti ve sonucu ne olursa olsun milyonlarca insanın Irak savaşına dur demek için bir araya gelmesi; Fransa’daki göçmen işçi isyanının aldığı patlamalı biçim, yeni dönemin tipik özelliklerinin bir dışavurumuydu. Bu patlamalı kitle hareketleri geçtiğimiz sene yaşanan gıda ayaklanmalarında, gençliğin başını çektiği Yunanistan ve İran’daki isyanlarda da ortaya çıkmıştır. Henüz, isyanları sistemin temellerine yönlendirmek gerektiği bilince çıkmamışsa da, şurası açıktır ki, emekçi kitleler kapitalizme yoğun bir öfke duymaktadırlar. Kapitalizmin şu anki büyük tarihi krizi bu öfkeyi artırmakta ve bilemektedir.

Kriz öylesine büyük bir dalga halinde gelmiştir ki, kapitalizmin yıkılmazlığını ve gücünü simgeler hale gelen dev tekelleri bile yutuvermiştir. Son yirmi yılda sarsılmazlığına inanılan kapitalizmin 1929 benzeri büyük bir krize girmesi, burjuva ideologların o mağrur duruşunu alaşağı etmiş ve düşünsel iklimi birden bire değiştirmeye başlamıştır. Televizyonlarda, gazetelerde, uluslararası sermaye kuruluşlarının toplantılarında “kapitalizm çöküyor mu?”, “Marx haklı mıydı?” gibi soruların tartışmaya açılması, genel düzeyde Marx’a ve Marksist eserlere ilginin artması, krizle birlikte sistemin sarsılmasının ve bunun sonucunda oluşan düşünsel iklimin bir sonucudur. ABD’deki büyük gazetelerden birinde, Berlin Duvarı’nın yıkıldığını gördüğünü söyleyen yaşlı bir çifte, bir bankacının, “ben de Wall Street’in yıkıldığını gördüm” diye cevap verdiği karikatürlerin yayınlanması oldukça manidardır. Bu cevabın daha derin bir anlamı var: Esasında krizin, burjuva ideologların zihin dünyasında nasıl bir kırılma meydana getirdiğini dışa vuran bir metafordur bu. Piyasaya sürülen trilyonlarca dolara, batan şirketlerin kurtarılmasına ve buradan hareketle yayılmaya çalışılan tüm olumlu rüzgârlara rağmen kriz devam etmektedir.

İşsizlik çığ gibi büyümektedir: Avrupa ülkelerinde ve Türkiye’de işsizlik oranları %10’un hayli üzerine çıkmış bulunuyor. ABD’de 2001 yılında %5,5 olan işsizlik oranları bugün %10’un üzerine tırmanmıştır ki, bu, milyonlarca kişinin yedek sanayi ordusuna katıldığı anlamına gelir. Az gelişmiş ülkelerdeki işsizlik oranları ise çok daha yüksektir. Bizzat emperyalist kurumların sözcüleri dalgalar halinde artan işsizlikten söz etmektedirler. Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, 2009 yılında 59 milyon insanın işsiz kalacağını ve bir sene sonra ise 1 milyarlık açlar ordusuna 90 milyon kişinin daha katılacağını söylerken, IMF Başkanı Strauss-Kahn, önümüzdeki dönemde pek çok ülkede sosyal patlamaların ve iç savaşların yaşanabileceğini söyleyerek kapitalist efendilerini önlem almaya çağırmaktadır. Patlamalı kitle isyanları, yaşanan devrimci durumlar ve kitlelerin artan hoşnutsuzluğu emperyalist sözcülerin korkularının yersiz olmadığını tasdik etmektedir. Geçtiğimiz haftalarda dünya ölçeğinde yapılan bir araştırmanın sonuçları çarpıcıdır: İnsanların yalnızca %11’i kapitalizmin işleyişinde bir sorun olmadığını söylerken, ezici çoğunluk kapitalizmden memnun olmadığını dile getirmiştir. Hiç kuşku yok ki, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla açılan dönemde kapitalizm hakkında yaratılan iyimserlik balonu patlamış ve emekçi kitleler sükût-u hayale uğramışlardır.

Yani önümüzdeki dönemde kriz, savaş, işsizlik, açlık, patlamalı kitlesel ayaklanmalar ve yaşanan devrimci durumlar daha fazla gündemi belirleyecektir. Yalnızca ABD’nin önümüzdeki yıl için savaş bütçesine 680 milyar dolar ayırması bile gelecek günlerin nasıl da fırtınalı geçeceğinin bir resmidir. İçinden geçtiğimiz dönemde ekonomik, siyasal ve toplumsal gelişmeleri, kapitalizmin tarihsel krizi ve emperyalist savaş konjonktürü şekillendirmektedir. Kriz ve savaş süreci öylesine baskın ve güçlüdür ki; bir dönem, dünyaya barış getireceği, ulus-devletleri ortadan kaldıracağı söylenen AB’yi çatlatabilmekte veya Türkiye’de burjuva iç kapışmayı etkilemekte ve hatta belirlemektedir. Ve bu olağanüstü tarihi dönem, sosyalist hareket üzerinde de bir basınç kurmakta, bir ayrışma ve saflaşma yaşanmasına neden olmaktadır. Türkiye sosyalist hareketinin büyük çoğunluğu, emperyalist savaş ve içeride yürüyen burjuva iktidar kavgası karşısında Marksist bir tutum almaktan ne yazık ki çok uzaktır. Çarpık bir anti-emperyalizm kavrayışına sahip olan bu sol kesimler, anti-kapitalist bir içerikten yoksun, esas olarak anti-Amerikancı ya da anti-Avrupacı bir öz taşıyan ve çoğunlukla da “ulusal kapitalizm” savunusuna varan bir anlayışı benimsemekteler. Öyle ki bu ulusalcı sol anlayış, Kürt sorununun çözülmesi ya da Ergenekoncu darbecilerin tasfiyesi gündeme geldiğinde, “bunlar emperyalist planlardır” deyip karşı durabilmektedir.

Doğum evresinde Kemalizm vurgunu yiyen ve proleter sınıf temelinden kopuk gelişen Türkiye sosyalist hareketi, bundan kurtulmak için ciddi bir çaba içine girmemiştir. Bu tarihsel kök, sosyalist hareketin önemli bir kesimini ne yazık ki Kemalizmin yörüngesine sokmuştur. Bu durum, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla açılan dönemde, enternasyonalist-komünistlerin devrimci Marksizmin mevzilerini koruyup güçlendirmek üzere bir sorgulama başlatmasının ne denli hayati olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir. Zira Stalinizm ile hesaplaşılmadan, SSCB ve Doğu Avrupa’da hâkim olan rejimler hakkındaki yanılsamalar kırılmadan ve böylece ulusalcı küçük-burjuva sosyalizminin teorik-ideolojik mevzileri terk edilmeden proleter bir çizgiye gelinemezdi. Nitekim böylesi bir sorgulama yapıp devrimci Marksizmin mevzilerine gelmedikleri için, söz konusu sol kesimlerin izledikleri teorik-politik hat, sınıf mücadelesinin geriye çekilmesiyle ve güncel siyasal gelişmelerin bindirdiği basınçla birleşerek, onları neredeyse tümden sınıftan kopartmış ve Kemalizmle nikah tazelemeye itmiştir.

Tam da bundan ötürüdür ki, önümüzdeki dönemde gelişecek olan patlamalı kitle hareketlerinin ve yaşanacak devrimci durumların ihtiyaçlarına bu anlayışlar cevap veremezler. Geçtiğimiz yıllarda Latin Amerika’da yaşanan devrimci durumların heder edilmesi gerçeği de gösteriyor ki, devrimci kitlelerin ihtiyaçlarına ancak, devrimci Marksizmin ana damarını kavrayan ve ideolojik-politik netlik zeminine ulaşmış enternasyonalist-komünistler cevap verebilirler. Olaylar, moral ve inanç çöküntüsüne uğramadan teorik-politik netlik zemininde geleceğe örgütlü biçimde hazırlanmak gerektiğini söyleyen enternasyonalist komünistlerin siyasal tutumlarını haklı çıkarmıştır. O halde, bu haklılığın verdiği inanç ve kararlılıkla örgütlü mücadeleyi daha da büyütelim; geleceğin büyük ateşini yakacak alazları, yani Marksizmin ışığını işçi sınıfına daha güçlü taşıyalım.

 

Berlin Duvarı: 1961’den 1989’a

Henüz İkinci Dünya Savaşı tüm şiddetiyle devam ederken, 1943’te Tahran Konferansında bir araya gelen ABD, İngiltere ve SSCB liderleri dünyanın paylaşılması için pazarlıklara girişmişlerdi. Bu ilk paylaşım toplantısını 1945’te yapılan meşhur Yalta ve Potsdam Konferansları izledi. İşte Berlin Duvarı’nın örülmesine giden sürecin önü bu konferanslarda açıldı. Savaşın galibi söz konusu üç ülke liderleri dünyayı kendi aralarında paylaştılar: Doğu Avrupa SSCB’ye, Batı Avrupa ise ABD ve İngiltere’ye bırakıldı. İkinci Dünya Savaşının bitiminde yenilen Almanya, savaşın galipleri olan ABD, İngiltere, Fransa ve SSCB arasında dörde bölündü. Birkaç yıl sonra üç emperyalist ülke işgal ettikleri bölgeleri birleştirerek kapitalist Batı Almanya’nın kurulmasına cevaz verdi. SSCB’nin elinde tuttuğu topraklar üzerinde ise sözümona sosyalist Doğu Almanya yükselmeye başlamıştı. Böylece yapay bir şekilde, Almanya Batı ve Doğu olarak ikiye bölündü. Daha da çarpıcı olanı, Doğu Almanya’nın içinde ve sınırdan çok uzak kalan Berlin’in ayrıca tam ortadan ikiye bölünmesiydi.

Doğu Almanya sosyalist olma iddiasındaydı, ancak işçiler hiçbir şekilde iktidarda değillerdi. Devlet, Sovyet bürokrasisinin hakimiyeti altında tepeden aşağıya, tümüyle bürokratik bir tarzda örgütlenmiş ve işçi sınıfı karar organlarının tümüyle dışına itilmişti. Gerileyen ekonomik yaşam koşullarına ve artan bürokratik baskılara karşı işçi sınıfı, 1953’te grev komitelerinde örgütlenerek greve gitti. Kitleselleşen grevler, Haziran ayının ortasında Doğu Almanya’nın pek çok sanayi kentine yayıldı. Ancak düzenini tehlikede gören bürokrasi, grevlere “karşı-devrimci” damgasını vurup Sovyet Ordusu marifetiyle işçi kitlelerini bastırdı. Kitlelerin hoşnutsuzluğu ve çıkışsızlığı, onları Batı Almanya’ya kaçmaya zorladı. Kaçışlar öylesine hızlandı ki, 1961’e kadar tam 2 milyon insan sözümona sosyalist bir ülkeden kapitalist ülkeye kaçtı.

Kaçışların önünü alamayan Doğu Alman bürokrasisi, akıl hocası Sovyet bürokrasisinin önerisiyle Batı Berlin’in ortasına bir gecede duvar örüp önlemleri sıkılaştırdı. Ancak tüm önlemlere rağmen insanlar kaçmaya devam ettiler. 1989 sonbaharında Doğu Almanya’da kitleler, yaşam koşullarının düzeltilmesi, “sosyalizmin” demokratik bir işlerliğe kavuşturulması ve sınır geçişlerinin önünün açılması için gösterilere başladılar. Gösterilerin kitselleşmesi ve süreklileşmesi bürokrasiyi bir hayli sıkıştırmaktaydı. Bu basınca son vermek amacıyla geçişlerin kolaylaştırılacağı açıklaması yapıldı. Ancak o güne kadar öylesine bir birikim yaşanmıştı ki, halk kitleleri bu açıklamayı sınırların açıldığı biçiminde yorumlayıp sınıra aktı. Birkaç saat sonra yüz binlerce insan geçiş noktalarına yığılmış ve karşıya geçmişti. Kitlelerin fiili vuruşu sınırları bir anda anlamsız hale getirmişti. Bunun üzerine 9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasına karar verildi. 13 Ekim 1990’da ise SSCB bürokrasisinin Batı Alman burjuvazisinden aldığı devasa rüşvetle Doğu Almanya tarihe karışmış ve iki Almanya birleşmişti.



[1] Mehmet Sinan, Bir Kitabın Anımsattıkları, www.marksist.com

[2] Ayrıntılı bir okuma için bkz: Akın Erensoy, Devrimci Marksist Teorinin Yeniden Üretimi, www.marksist.com