Navigation

Filipinler ve Hindistan Seçimleri

Geçtiğimiz haftalarda Filipinler ve Hindistan’da gerçekleştirilen seçimler iktidardaki otoriter partilerin güç kazanmasıyla sonuçlandı. Her iki örnek de günümüz dünyasında sermayenin politik ihtiyacının ne olduğunu gösteriyor. Hem küresel hegemonya savaşı bağlamında hem de dünya çapında giderek artan otoriterleşme eğilimi bağlamında bu iki ülke ilgiyi hak ediyor.

13 Mayısta Filipinler’de gerçekleştirilen ara seçimlerden devlet başkanı Duterte gücünü arttırarak çıktı. Duterte yıllarca Davao şehrinin belediye başkanlığını yaptıktan sonra 2016’da yapılan seçimleri kazanarak devlet başkanı olmuştu. Davao’daki uygulamalarıyla tartışmalara yol açan Duterte’nin devlet aygıtını kendi tekeline alarak otoriter bir rejim kuracağı öngörülüyordu. Nitekim Duterte, zaten yıllarca otoriter rejimler altında yaşamış Filipinler’de yeni bir diktatörlük rejiminin temellerini atmaya girişti. Ara seçimlerin sonuçları bu yolda Duterte’ye önemli bir olanak sağladı.

Çeşitli düzeylerde yerel yönetici seçimlerinin de yapıldığı ara seçimlerde asıl kritik olan senato üyeleri seçimiydi. Toplam 24 üyeden oluşan senatonun 12 üyesinin yenilendiği seçimlerde 9 sandalyeyi Duterte’yi destekleyen adaylar, 3 sandalyeyi ise bağımsızlar kazandı. Bu sonuçla birlikte yeni senatonun bileşiminde 4 muhalif senatöre karşın 20 senatör Duterte’nin yanında. Bu tablo başkana atacağı adımlar konusunda dokunulmazlık sağlıyor, herhangi bir soruşturmanın önünü kapatıyor. Bunun da ötesinde senatonun bu bileşimi Duterte’nin anayasal değişiklikler yapmasına olanak tanıyor. Böylece Duterte idam cezasını getirme, rejimi federal sisteme çevirerek başkanlığının önündeki süre sınırını kaldırma emellerini hayata geçirebilecek.

Duterte’nin, belediye başkanlığı dönemindeki uygulamalarını devlet başkanlığı sırasında ülke çapına yaymasıyla binlerce insan daha öldürüldü. Duterte’nin sözümona “uyuşturucu ile savaş” adı altında başvurduğu yöntemler gerek içerde gerekse dışarıda muhaliflerden ve insan hakları örgütlerinden büyük tepki topluyor. “Kanun ve düzen adına” kolluk güçlerine verilen sınırsız yetkiler sonucunda binlerce insanın uyuşturucu kullandığı veya sattığı gerekçesiyle öldürüldüğü biliniyor. Polis, doğrudan başkandan aldığı yetkilerle herhangi bir yargılamaya ve hatta kanıta dahi ihtiyaç duymadan şüphelileri infaz edebiliyor. Rejimin alâmetifarikası haline gelmiş olan bu yargısız infazların hiçbirine soruşturma açılmıyor. Zaten Duterte’nin bu konudaki tavrı son derece açık. Kendisi de olsa suçluların cezasını hemen vereceğini, hatta daha önce 3 kişiyi öldürdüğünü söyleyebiliyor.

İçlerinde çocukların da olduğu çok sayıda insanın öldürüldüğü bu infazlar sadece polis eliyle gerçekleştirilmiyor. Duterte’nin kurduğu ölüm mangaları “suçlu” avına çıkıyor. Hemen her gece bu ölüm mangaları eliyle yoksul mahallelerin sokaklarında çocuklar, gençler vuruluyor. Bu infazlar o kadar alışılagelmiş ki kimi zaman gün ortasında gerçekleştiriliyor. Sokakta kanlar içinde yatan cesetler görmek nerdeyse günlük yaşamın bir parçası haline gelmiş durumda.

Uluslararası Af Örgütünün raporuna göre, 1 Temmuz 2016 ile 21 Ocak 2017 arasında polisler veya “gayrimuayyen” silahlı kişiler tarafından 7025 cinayet işlenmiş. Bu, günde ortalama 34 kişinin infaz edildiği anlamına geliyor ki bu korkunç bir sayı. Suç oranının hayli yüksek olduğu Filipinler’de halkın bir kesimi tarafından Duterte’nin bu yargısız infazları destekleniyor. Ancak uyuşturucuya karşı savaşın asıl hedefinin uyuşturucu tacirleri olmadığı son derece açık. Öldürülenler çoğunlukla yoksul mahallelerin gençleri. Uyuşturucu baronlarına dokunulmazken, ellerinde hiç kanıt olmadığı halde polisler veya paramiliter çeteler yargısız infazlar gerçekleştiriyorlar. Polisin bir kişinin uyuşturucu kullandığından şüphelenmesi, onu sokak ortasında vurması için yeterli oluyor.

Duterte insan hakları örgütlerinin yargısız infazlara karşı eleştirilerini hiç umursamıyor. Pervasızca şunları söylüyor: “Hitler 3 milyon kişiyi öldürdü. Şimdi, (Filipinler’de) 3 milyon uyuşturucu bağımlısı var. Onları seve seve katlederim.” Hitler’e benzetilmekten rahatsız olmayan Duterte Hitler’in yolundan gidiyor. Hitler’e göre işsizliğin, yoksulluğun, tüm kötülüklerin anası Yahudilerdi ve yok edilmeliydiler. Duterte ise hedef tahtasına uyuşturucu kullananları koymuş durumda. “Uyuşturucuya karşı savaş” adı altında polise sınırsız yetkiler tanınarak ve paramiliter çeteler kurularak faşizm tırmandırılıyor.

Duterte yoksulluktan, yolsuzluktan ve adaletsizlikten bıkmış olan yoksul kitlelerin duygularına hitap ederek 2016’da başkanlık seçimlerini kazandı ve ardından ara seçimlerden güçlenerek çıktı. İstatistiklere göre halkın %21’i günde 2 doların altında bir ücretle geçinmeye çalışıyor. Zenginin giderek daha zengin yoksulun daha yoksul olduğu koşullarda, çıkışsızlık içindeki örgütsüz kitleler bir kurtarıcı lider beklerler. Filipinler’de de bu oldu. Filipinli emekçi kitlelerin önemli bir kesimi Duterte’nin “güçlü lider” görüntüsüne aldanıp onun arkasına takıldı. Yoksul kitlelerin sorunları olduğu yerde durmasına rağmen ara seçimlerde de desteklerini sürdürdüler. Ancak bu Duterte’nin sadece ideolojik manipülasyonla iktidarını koruduğu anlamına gelmiyor. Aynı zamanda baskı aygıtlarını pervasızca kullanarak muhalifleri sindirmeye, bastırmaya çalışıyor. Mesela ara seçimlerle bağlantılı olaylarda toplam 20 kişi öldü, 24 kişi yaralandı.

Hindistan

Dünyanın en kalabalık ikinci ülkesi olan Hindistan’da ise Nisan ayında başlayan seçimlerde yüz milyonlarca seçmen haftalar boyunca oy kullandı. 2019 Hindistan seçimleri dünyanın en kalabalık ve en uzun seçimleri olarak tarihe geçti. Ancak daha da önemlisi, Meclisin 542 sandalyesinden 303’ünü kazanan faşist Modi’nin partisi BJP’nin tek başına hükümet kurma yetkisini tekrar kazanması oldu. Böylece uzun yıllar iktidarda kalan Kongre Partisini 2014’te devirerek iktidara gelen BJP, otoriterleşme yolunda daha güçlü bir pozisyon kazandı. Modi’nin sicili Hindistan’ı nasıl bir noktaya taşıyacağını gösteriyor:

“Gujarat eyaletinin başbakanıyken 2014 seçimleriyle Hindistan başbakanı olan Narendra Modi, genç yaşından itibaren faşist hareketin içinde yer alıyor. Modi’nin, Avrupa’daki faşist gençlik örgütlerinin örnek alınmasıyla 1925’te kurulan ve dünyanın en kitlesel paramiliter örgütü olan RSS’ye (Rashtriya Swayamsevak Sangh, Ulusal Gönüllü Örgütü) üye olduğu biliniyor. 2002 Şubatında Gujarat’ta Hindu hacıları taşıyan bir trene düzenlenen saldırı sonucu 59 kişi ölmüş, bunun üzerine Müslümanlara yönelik haftalar süren bir katliam yaşanmıştı. 2000’den fazla insan ölmüş, 150 bin kişi göç etmek zorunda kalmıştı. Bu katliam ve saldırılarla ilgili olarak yargılananlar arasında Modi de vardı. Modi, soruşturmanın ardından «temize çıktı». Ancak partisinde görev verdiği pek çok ismin bu saldırıları organize edenler arasında bulunduğu biliniyor.

“Doğrusu faşist Modi’nin kanlı geçmişi hiç de şaşırtıcı değil. Modi bugün okul kitaplarını değiştirerek Hindu milliyetçiliğini güçlendirmeye çalışıyor. Müslümanlara ve diğer etnik gruplara karşı nefreti körüklüyor. Bangladeş’ten gelen Hinduları mülteci olarak kabul ederken Müslümanları yasadışı ilan ediyor ve Rohingyalıları sınırdan içeri almıyor. Bengal’i Hindulaştırmaya çalışıyor. Batı kültürünün halkı yozlaştırdığını iddia ederek muhafazakârlığı kutsuyor. Eğitimde, politikada alt kastlar için konulan kotaları kaldırmak istiyor. Paramiliter grupları besliyor. Aydın, kadın, komünist, işçi düşmanlığı yapıyor.” (Ezgi Şanlı, Hindistan İşçi Sınıfının Ayak Sesleri, 7 Şubat 2019, marksist.com)

200 milyon işçi Şubat ayında Modi’nin işçi sınıfının haklarına ve çalışma koşullarına yönelik saldırılarına karşı greve gitmişti. Büyük sermaye sahipleri ise Modi’nin ekonomi politikalarına tam destek veriyorlar. Bu yüzden seçim sonuçlarından büyük memnuniyet duyuyorlar. 600 milyon seçmenin oy kullandığı seçimleri demokrasi şöleni, Modi’nin kazanmasını ise demokrasi zaferi olarak değerlendiren yazılar kaleme alınıyor. Hindistan gibi kültürel, dinsel, etnik çeşitliliğin bol olduğu bir ülkede bir partinin 1971’den sonra ilk kez iki dönem üst üste parlamentoda çoğunluğu elde etmesini Modi’nin farklı sınıfsal kesimleri kucaklamasına bağlıyorlar. Modi iktidara geldiğinde köylerin %40’ında elektrik yokmuş, şimdiyse tamamına yakınında elektrik varmış. Hanelerin %90’ının tuvalet sorunu çözülmüş. Modi, en kırılgan beş ekonomi arasında yer alan Hindistan’ı dünyanın en büyük 5. ekonomisi haline getirmiş. Ne kadar tanıdık değil mi!

Aslında faşizm söz konusu olduğunda birçok şey ortaklaşıyor. Ülkeler değişiyor, liderler ve partilerin isimleri değişiyor, düşmanlar değişiyor ama yöntem değişmiyor. Muhaliflerin vatan haini, içerideki düşman ilan edilmeleri, karalama kampanyaları, azınlıklar üzerindeki baskının arttırılması, resmi kolluk güçlerinin yanı sıra paramiliter çetelerin sokaklarda terör estirmesi, medyanın iktidarın borazanlığını yapması Brezilya’dan Türkiye’ye, Hindistan’dan Filipinler’e ortak olgular olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin, BJP sözcülerinden biri seçim öncesinde yaptığı bir konuşmada “Eğer Modi’nin yanındaysanız Hindistan’ın yanındasınız. Modi’nin yanında değilseniz, o zaman Hindistan karşıtı odakları güçlendiriyorsunuzdur” demişti. Bu sözler de kulağa çok tanıdık geliyor!

Filipinler’de Duterte uyuşturucu kullananları bütün kötülüklerin anası olarak ilan edip hedef tahtasına oturtuyor. Çeteler uyuşturucu karşıtı savaş adı altında terör estiriyorlar. Hindistan’da ise hedef tahtasına azınlıklar konuyor. Paramiliter gruplar Hinduizmde kutsal sayılan inekleri koruma gerekçesiyle terör estiriyorlar. İnek kesildiği veya etinin satıldığı iddiası bu grupların öncülüğünde Müslümanların linç edilmesine bahane oluyor. Müslümanlar ve kast sisteminin en altında yer alan Dalitler üzerinde baskı her geçen gün artıyor. BJP’nin iktidara geldiği 2014 yılından 2017’ye kadar 4 yıl içinde 2920 din temelli şiddet vakası gerçekleşmiş. Bu saldırılarda 389 kişi ölmüş, 9000’e yakın insan ise yaralanmış. Bu saldırıları gerçekleştiren çeteler devlet tarafından korunuyor. Saldırılarla ilgili açılan soruşturmaların üzeri örtülüyor.

Ayrıca, bunların haberinin yapılması pek mümkün değil. Modi iktidarı bu şiddet vakalarının basında yer almasını istemiyor. Mesela 2017’de Hindistan’ın en büyük İngilizce yayın yapan gazetesi Hindustan Times din veya kast temelli şiddet vakaları üzerine bir haber kampanyası başlattı. Ancak ne hikmetse kısa bir süre içerisinde bu kampanya sonlandırıldığı gibi gazetenin üst yöneticilerinden biri görevini bırakmak zorunda kaldı.

Hem geleneksel medyada hem sosyal medyada Hindu milliyetçiliği baskın bir şekilde kendini gösteriyor. Azınlıkları ötekileştiren bir dil hâkim. Tarih kitapları yeniden yazılırken, özellikle Müslüman liderlerle ilgili bölümler kitaplardan çıkartılıyor. Resmi yerlerin isimleri değiştirilerek Hindu dilinde yeni isimler konuluyor. Seçimlerden daha güçlü bir şekilde çıkan Modi bu uygulamalarını da daha pervasızca yaygınlaştırma olanağına sahip olmuştur.

Hindistan dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olsa da kalabalık nüfusunun önemli bir bölümü yoksulluk içinde, kelimenin gerçek anlamında sefalet koşullarında yaşıyor. 270 milyon kişi yoksulluk sınırının altında yaşıyor. 200 milyon insan ise açlıkla boğuşuyor. Hindistan bir yanda teknoloji ve gökdelenlerin yükseldiği, bir avuç zenginin aşırı lüks içinde yaşadığı, diğer taraftan büyük çoğunluğun ekmeğe, temiz suya, sağlık hizmetine erişmekte bile büyük sorun yaşadığı muazzam bir çelişkiler cehennemi olarak kapitalizmin insanlığa ne verebildiğini çarpıcı bir şekilde sergiliyor.

Şubat ayındaki 200 milyonluk grev işçi sınıfının bu cehennemî koşullara isyanıydı adeta. Ne var ki, tarihsel ve güncel birçok örnekte görüldüğü üzere kitlelerin yaşam ve çalışma koşullarına tepkileri kendiliğinden kapitalizme karşı bir mücadeleye kanalize olmuyor. Tersine, çözüm arayan, çıkış yolu arayan kitleler, iddialı bir biçimde siyaset sahnesine atılan faşist liderlerin alışılagelmiş siyasetçilerden farklı söylemlerine, demagojilerine kaptırıyorlar kendilerini. Bugün kapitalist egemenlerin faşizan veya faşist hareketlerin önünü açmasına sebep olan, geçmişteki gibi işçi sınıfının kapitalist düzeni tehdit eder düzeye ulaşan devrimci mücadelesi değil. Ama tarihsel kriz, hegemonya mücadelesi, muazzam eşitsizlik ve çelişkiler dünyanın kapitalist egemenlerini daha baştan tedbir almaya zorluyor. Sözüm ona demokrasi şampiyonluğu yapılan ülkelerde bile aşırı sağın ve faşizmin güç kazanması burjuvazinin endişesinin ve tedbir almasının açık kanıtıdır. Dünyanın her yerinde “sosyal patlamalar” denilerek adını bile söylemekten çekindikleri devrimin kapıyı çalmasından endişe ediyorlar. Modi ve Duterte gibi faşistlerin siyaset sahnesinde boy göstermeleri onların liderlik becerileri sayesinde değildir, asıl belirleyen, onları siyaset sahnesinin önüne iten içinden geçmekte olduğumuz olağanüstü koşullardır.

Modi ve Duterte gibi faşizmin yolunu açan liderler ne bugün için istisnalar ne de tarihte ilk kez görülüyorlar. “Ekonomik kriz, kitlesel işsizlik, artan yoksulluk koşulları nedeniyle umutsuzluğa sürüklenen kitleler, kendilerini çeşitli vaatlerle aldatan faşist liderlerin kitle desteği olmaya açık hale gelirler. Demagojilerle halkın bir bölümünü peşine takmayı başaran Führerler, parlamenter rejimi kötülüğün kaynağı olarak gösterip tüm siyasal rakiplerini dışlamaya, tüm muhalefeti susturmaya koyulurlar. Ve böylece örgütsüz kitleleri faşist bir rejimin kurulmasına alet edebilirler. Vaktiyle İtalya’da Mussolini, Almanya’da Hitler öncülüğünde faşizmin iktidara gelişinde böyle olmuştu. Bu gibi örneklerde faşizm, toplumun işsiz ve lümpen kesimlerini örgütleyerek, kendine umutsuz kitlelerden bir kitle tabanı yaratıp aşağıdan yukarıya bir tırmanışla iktidara geldi.” (Elif Çağlı, Faşist Tırmanışa Karşı Mücadeleye!, marksist.com)

Filipinler ve Hindistan’daki gelişmelerin diğer bir önemli noktası ise emperyalist hegemonya mücadelesinde nasıl bir yer tuttuklarıdır. Emperyalist savaş Ortadoğu’da yoğunlaşmış olsa da Güney Asya ve Pasifik’te de tansiyon giderek artıyor, bölgede zaman zaman sıcak çatışmalar yaşanıyor. Son aylarda Hindistan-Pakistan arasında tırmanan gerilim, Sri Lanka’daki saldırılar ve Doğu Çin denizinde artan tansiyon bu bölgenin bir anda alev topuna dönebileceğini gösteriyor. Emperyalist güçler ve bölgesel güçler bölgede kendi borularını öttürebilmek için her türlü provokasyona ve işbirliğine başvurabiliyorlar.

Yıllarca ABD egemenliği altında kalmış Filipinler, Duterte iktidarından önce ABD’nin nüfuz alanı dâhilindeydi. Duterte Filipinler’in dış politikasında değişikliğe gitti. ABD ile ilişkiler bozulurken Çin ile daha yakın ilişkiler kurulmaya başlandı. Elbette Filipinler gibi ülkelerin emperyalist kapışmadaki pozisyonlarını kalıcı, değişmez olarak görmek doğru olmaz ama Filipinler-Çin yakınlaşması Çin’in emperyalist kapışmada giderek güç kazandığının bir göstergesi. Aslında ABD tam da Asya’da Çin’in yükselişine karşı Hindistan’ı bir bariyer olarak kullanmak istiyor. Ayrıca Hindistan 1,5 milyara yaklaşan nüfusu ile dünyanın en büyük pazarlarından birisi. Bugün 1,5 trilyon dolar olan Hindistan pazarının büyüklüğünün 2030’da 6 trilyona ulaşacağı tahmin ediliyor. Hal böyle olunca, Hindistan stratejik bir ortak olmasının yanı sıra, hem ABD hem de Çin açısından kaybedilmesi göze alınamayacak bir pazar olarak duruyor. Hindistan da bölgesel bir güç olarak bu durumdan kendi lehine istifade etmeye çalışıyor.

Sistem krizi, küresel hegemonya savaşı ve bunların olgunlaştırdığı devrimci durumlar tüm dünyada burjuvazinin otoriter ve totaliter rejim ihtiyacını arttırıyor. Hemen her seçim faşist hareketlerin güç kazanmasıyla sonuçlanıyor. Burjuva ideologların demokrasinin en önemli mekanizması olarak kutsallaştırdığı seçimlerin, aslında bir asma yaprağı işlevi gördüğü daha gözle görülür hale geliyor. Özellikle iktidarda olan faşist veya faşizan partiler devlet aygıtlarını ve olanaklarını sınırsızca kullanarak iktidarlarını perçinliyorlar. Sosyalistler, devrimciler ve muhalifler üzerinde muazzam bir baskının yanı sıra medya tekeli ile her türlü yalan ve manipülasyon pervasızca üretilip yayılıyor. Milliyetçilik ve militarizm tırmandırılarak umutsuzluk ve çıkışsızlık içerisindeki kitlelerin faşizme onay vermeleri isteniyor. Ne var ki faşist liderler sermayenin emrindedirler ve tarihin defalarca gösterdiği üzere faşizmin ağır ve yıkıcı bedelini emekçi kitleler öderler. Bunun üzerini bir noktadan sonra artık ne baskı aygıtları ne de ideolojik aygıtlar örtebilir. Bu yüzden sermayenin temsilcileri adını bile anmaktan korktukları devrimin nesnel zeminini kendileri döşüyorlar: “Evet, Bonapartizm ya da faşizm gibi olağanüstü burjuva rejimler işçi-emekçi kitlelerin haklarını tırpanlayarak ve onların mücadele örgütlerine darbeler indirerek kısa dönemde burjuva düzenin işlerini yoluna koymuş gibi görünebilirler. Ne var ki, aslında burjuva düzenin ipliğini pazara çıkartarak adeta devrimi de kendi elleriyle davet etmiş olmaktadırlar! İşte günün karamsarlığına inat, tarihe bir de buradan bakmak gerekir.” (Elif Çağlı, Faşizmin Panzehiri Devrimci Dirençtir, marksist.com)