Navigation

Arjantin Seçimleri Üzerine

Devrimci bir örgütlülükten yoksun durumdaki işçiler ve köylüler sosyal harcamalara son vererek emekçileri daha da yoksullaştıracak, zenginleri daha zengin edecek, küresel sermayeye hizmette kusur etmemeyi vadeden, grevlerde işyerleri önüne kurulan barikatlar için “bir çeşit gasptır, yasaları uygulayacağız, yapanların başı belaya girecek” diyerek işçi mücadelesine duyduğu nefreti dillendiren bir adaya oy verdiler. Görüldüğü gibi, burjuva sol iktidarların yarattığı hayal kırıklıklarının sonucu, Venezuela’da olduğu gibi Arjantin’de de ağır olmuştur. Bu sonuçların tekrar tekrar yaşanmaması, işçi sınıfının yükselen mücadelesinin reformist sol düzen partilerinin çıkmaz sokaklarında heba olmaması için devrimci seçeneğin inşa edilmesine ihtiyaç var.

2015 yılını geride bırakırken Arjantin ve Venezuela’da gerçekleşen seçimler, yıllardır hükümette olan burjuva sol partilerin yenilgisiyle sonuçlandı. Latin Amerika ülkeleri 21. yüzyılı ekonomik krizlerle karşılamıştı. Krize paralel olarak, işçi sınıfının ve yoksul kitlelerin kapitalizme karşı tepkileri yükseliyordu. Birçok ülkede devrimci durumlar ortaya çıktı. Bu devrimci dalga, burjuva sol partilere kanalize edilmiş ve bir dizi ülkede burjuva sol partiler hükümete getirilmişti. Yoksul kitlelerin tepkileri üzerinde yükselen, büyük beklentiler yaratılarak parlatılan bu partiler sınıf mücadelesindeki uğursuz rollerini oynadılar. Bu burjuva sollar, işçi mücadelesini pörsüterek kapitalist düzen açısından hayati bir rol üstlendiler. Yoksul kitlelere, sosyal harcamaları arttırmaktan öte bir fayda sağlamayan, özel mülkiyete zinhar el uzatmayan bu hükümetler, geride hayal kırıklığı bırakarak iktidar sahnesinden çekilmeye başladılar. Arjantin ve Venezuela’da başlayan bu sürecin, burjuva sol partilerin hükümette olduğu diğer Latin Amerika ülkelerine de yayılması bekleniyor.

Latin Amerika’nın “sola dönüş” hikâyesi

1990’ların başında “sosyalizmin öldüğü, kapitalizmin mutlak zafer kazandığı” ilan edilmişti. Latin Amerika’da neo-liberalizm rüzgârıyla yelkenlerini şişiren burjuvazi, işçi sınıfına yönelik dizginsiz bir saldırıya girişti. Yaygın özelleştirmeler, işten çıkarmalar, sosyal harcamaların kısılması, ücretlerin düşmesi, iş saatlerinin uzaması, çalışma yaşamının esnekleştirilmesi, eğitimin ve sağlığın paralı hale gelmesi gibi uygulamalar Latin Amerika’da emekçilerin daha da yoksullaşmasına ve sınıflar arasındaki uçurumun olağanüstü derinleşmesine yol açtı. Sermayenin hızlı büyüme iştahı, devletin sermayeye sunduğu teşvikler, özel sektöre peşkeş çekilen devlet işletmeleri, finansman açığının dış borçlarla ve yabancı sermaye girişleriyle kapatılma çabası… Tüm bunlar 90’ların ekonomisini karakterize ediyordu. 90’ların sonuna gelindiğinde kriz kapıyı çalıyordu. Latin Amerika’da keskinleşen sınıfsal çelişkiler ve ekonomik krizlerle beraber kitlelerin biriken tepkilerinin patlamalı biçimde açığa çıkmaya başlaması, neo-liberalizmin dizginlenmesini zorunlu hale getirdi.

Brezilya, Venezuela ve Arjantin’de yeni yüzyıla girilirken burjuva sol partilerin iktidara gelişi, reformist sol akımlar tarafından “devrimci iktidarın işbaşına gelmesi” olarak yorumlanmıştı. Oysa bu partiler sınıf çelişkilerini bir miktar yumuşatma, sosyal yardımlarla kitleleri yatıştırma, sahte umutlarla kitleleri kandırma görevini üstlenmişlerdi. Bu partiler ABD hegemonyasına, IMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist kuruluşlara “kafa tutarak” orta sınıfların ulusalcı duygularını da okşuyordu. Oysa bu tür çıkışlar, söz konusu ülkelerde burjuva çıkarların savunusu ile asla çelişmiyordu.

2000’lerin başında hammadde fiyatlarının yükselmesi, hammadde ihraç eden bu üç ülkedeki “sol” hükümetlerin yoksullara yönelik sosyal yardım programlarını daha rahat bir şekilde finanse edebilmesini sağlıyordu. Son yıllarda dünya ekonomisinin durgunluğa sürüklenmesiyle birlikte uluslararası piyasada emtia fiyatları düştü. Bu üç ülkede burjuvazinin artık sınıf çelişkilerini yatıştıracak programlara kaynak aktarılmasına tahammülü kalmadı.

Brezilya’da sendikaları ve çeşitli geleneklerden sosyalist çevreleri bünyesinde toplayan İşçi Partisinin iktidara gelişi “sosyalizmin zaferi” olarak nitelendirilmiş ve Brezilya örneği üzerinden sahte umutlar pompalanmıştı. Oysa Brezilya İşçi Partisi iktidara geldikten sonra bu hayali projeler kısa süre içerisinde dağıldı. Brezilya İşçi Partisinin burjuvazinin “sol” partisinden başka bir şey olamayacağı açığa çıktı. Bu parti, Brezilya burjuvazisinin bölgede emperyalist hegemonya kurma çabalarını devam ettiren, işçi sınıfının ve yoksul kitlelerin mücadelelerini ezen, yolsuzluklara batmış bir partidir. Brezilya’da İşçi Partisi hükümeti, Latin Amerika’nın en büyük şirketlerinden biri olan devlet şirketi Petrobras’taki milyarlarca dolarlık yolsuzluk skandalıyla sarsılıyor.

2000’li yılların başlarından itibaren Venezuela’dan estirilen Chavez rüzgârları da “21. yüzyıl sosyalizmi” mavalları eşliğinde piyasaya sunuldu. İktidara geldikten sonra “sosyalizmi keşfettiği” ileri sürülen bir burjuva siyasetçinin Venezuela’ya sosyalizmi yavaş yavaş getireceği iddia ediliyordu. Geçtiğimiz günlerde yapılan parlamento seçimlerini Bolivarcıların kaybetmesiyle birlikte “sosyalizmin kuruluş” macerası Venezuela’da da sona erdi.[*]

Arjantin’de Kirchner dönemi sona erdi

Arjantin’de 2001 yılında finansal çöküşle başlayan ekonomik kriz döneminde işsizliğe sürüklenen milyonlarca işçi ayağa kalkmış, kapanan işyerleri işçilerce işgal edilmiş, bazı yerlerde üretim işçilerin yönetiminde sürdürülmüş, yoksul semtlerin emekçileri ve işsizleri yol kesme eylemleriyle hayatı durdurarak iş ve ekmek taleplerini burjuvaziye dayatmıştı. İşçilerin ve işsizlerin temsilcileriyle kurulan meclisler kent meydanlarını zapt ederek toplantılar düzenliyordu. İşte bu dipten gelen dalgayı yatıştırıp işçi sınıfının tepkisini düzen içi kanallara yönlendirme işini üstlenen Peronist lider Nestor Kirchner, 2003 yılındaki seçimlerle iktidara gelmişti. 2007 seçimlerinde Nestor Kirchner’in eşi Cristina Kirchner seçildi. Cristina Kirchner liderliğindeki Peronistler 2011 seçimlerini de %54 oyla kazanmıştı. Arjantin anayasası bir kişinin üst üste en fazla iki kez seçilmesine müsaade ediyor. Bu yüzden 2015 seçimlerinde Kirschner’in Peronist cephesi Daniel Scioli’yi başkanlığa aday gösterdi.

Seçimin ilk turunun geçtiğimiz Ekim ayında gerçekleştirildiği Arjantin’de 25 milyon seçmen sandık başına gitmişti. Seçimlerde başkan adayları yarıştı; federal yasama meclislerinin, belediye meclislerinin üyeleri ve valiler belirlendi. Scioli %36,9 oy alırken, merkez sağ çizgideki Değişim Koalisyonu adayı Mauricio Macri %34,3 oy aldı. İktidardaki Peronist cephe yaşadığı seçim yenilgisiyle meclis çoğunluğunu kaybetti. Peronist cephe Arjantin’in en büyük ve önemli işçi kenti Buenos Aires’te de çoğunluğunu yitirdi.

22 Kasımda gerçekleşen ikinci turda Macri %51,3 oy oranı ile başkan seçilirken, Scioli %48,6’da kaldı. Böylelikle Kirchnerlerin 2003’ten bu yana üç dönemdir sürdürdükleri iktidarları son buldu. Bu sonuçta, Arjantin ekonomisindeki kötüye gidiş büyük bir rol oynamıştır. Son üç yıldır durgunluk yaşayan ekonominin 2016 yılında daha da kötüye gitmesi bekleniyor. Enerji ve ulaştırma sektörlerindeki sübvansiyonlar ve diğer sosyal harcamalar kamu borçlarını arttırıyor. Arjantin’in ihraç ürünleri olan hammaddelerin ve tarım ürünlerinin dünya piyasasında fiyatlarının düşmesi bir diğer sorun. Merkez Bankası rezervleri azalıyor. Arjantin burjuvazisinin çareyi işçilerin ücretlerine, sosyal haklarına el uzatmakta, işten çıkarmalarla işsizliği arttırmakta arayacağı muhakkaktır. Zaten Kirchner hükümetleri döneminde, işçi sınıfının koşullarında köklü bir iyileşme sağlanmamıştı. Halen işçilerin yarısından fazlası yoksulluk sınırının (ayda 6400 pezo/673 dolar) altında ücretlere çalışıyor. Çalışanların %40’ı sözleşmeli işçi olarak düşük ücretlerle ve iş güvencesinden yoksun çalışıyor. Yeni hükümetin krizden çıkış için işçi-emekçi kitlelere yönelik saldırıları daha da yoğunlaştıracağı açıktır.

Arjantin’deki seçim sonuçlarını küresel sermaye çevreleri, emperyalist güçler ve Latin Amerika’daki diğer hükümetler de memnuniyetle karşıladı. ABD Dışişleri Bakanlığı ve Başkan Obama, Macri’nin seçim zaferini samimi mesajlarla kutladı. Arjantin’deki ABD karşıtlığını beraberce ortadan kaldırmak istediklerini de belirttiler. Çin Dışişleri Bakanlığı Macri’yi tebrik eden bir basın brifingi verdi. Putin karşılıklı işbirliğini arttırma dileğiyle tebriklerini iletti. Almanya ve Fransa başbakanları Arjantin’i ziyaret etme isteklerini bildirirken İsrail Macri’yi ülkesine davet etti. İngiltere başbakanı Cameron da yakın zamanda ticari ilişkileri ve yatırımları baş başa görüşme isteğini bildirdi. Brezilya’daki “İşçi Partisi” hükümetinin başkanı Dilma Rousseff, Macri’yi kutlarken Brezilya’ya davet etti. Şili, Kolombiya, Uruguay ve Ekvador gibi diğer Latin Amerika ülkeleri de Macri’ye tam destek sundu. Macri’yi faşist olarak niteleyen Venezuela’daki Bolivarcı hükümet Aralık seçimlerinde hükümetten düştü. Macri’nin zaferini kutlayan Venezuela’nın sağcı ana muhalefeti ise seçimi kazandı.

Macri’ye sunulan küresel destek, öncelikle kapitalizmin durgunluktan ve krizden çıkmak ve kâr oranlarını yükseltmek için, işçi sınıfına yönelik neo-liberal saldırı programına sunulan destektir. Kirchner hükümetleri sınıf hareketini yatıştırma görevini tamamladığına göre Arjantin’de ve Latin Amerika genelinde 90’lı yıllar boyunca hâkim kılınan neo-liberal politikalara geri dönme zamanı gelmiştir.

Macri’ye iletilen samimi mesajların arka planında, Arjantin’in de dâhil olduğu Mercosur (Arjantin, Brezilya, Bolivya, Paraguay, Uruguay ve Venezuela’nın tam üye olduğu Güney Amerika Ortak Pazarı) ile daha yakın ilişkiler kurmak, Arjantin’de sermaye yatırımı yapmak gibi niyetler de yer almaktadır. Kirchner döneminde IMF gibi küresel finans kuruluşlarına konan mesafenin derhal ortadan kaldırılması da bekleniyor. Macri seçim öncesinde, Arjantin’in dünya borsalarından ve finans piyasalarından yalıtık durumuna son vermeyi ve küresel sermayenin Arjantin’de yatırım yapmasının önündeki engelleri kaldırmayı, devalüasyonla Arjantin pezosunun değerini düşürmeyi, 2001 krizinden sonra ertelenen borçları ödemeyi vaat etmişti.

Macri’nin en fazla oy aldığı yerlerin sanayinin en çok yoğunlaştığı, nüfusun büyük çoğunluğunu ağır sanayi işçilerinin oluşturduğu bölgeler olması dikkat çekicidir. Örneğin otomotiv ve tarım makineleri üretimi yapılan sanayi merkezi Cordoba kentinde Macri %70’in üzerinde oy aldı. Bu sonuçlar kendisini “sol” olarak pazarlayan, gerçekte milliyetçi-devletçi kapitalist politikalar yürüten Kirchnerci Peronist hükümetlere karşı işçilerin biriken tepkisini yansıtmaktadır.

Devrimci bir örgütlülükten yoksun durumdaki işçiler ve köylüler sosyal harcamalara son vererek emekçileri daha da yoksullaştıracak, zenginleri daha zengin edecek, küresel sermayeye hizmette kusur etmemeyi vadeden, grevlerde işyerleri önüne kurulan barikatlar için “bir çeşit gasptır, yasaları uygulayacağız, yapanların başı belaya girecek” diyerek işçi mücadelesine duyduğu nefreti dillendiren bir adaya oy verdiler.

Görüldüğü gibi, burjuva sol iktidarların yarattığı hayal kırıklıklarının sonucu, Venezuela’da olduğu gibi Arjantin’de de ağır olmuştur. Bu sonuçların tekrar tekrar yaşanmaması, işçi sınıfının yükselen mücadelesinin reformist sol düzen partilerinin çıkmaz sokaklarında heba olmaması için devrimci seçeneğin inşa edilmesine ihtiyaç var.



[*] Venezuela’da son seçimlerin değerlendirmesi için bkz. Oktay Baran, “Bolivarcı Hayallerin İflası”, 9 Aralık 2015, marksist.com