Navigation

90’lı Yıllarda Doğanların 68’i mi Başladı?

Gezi Parkı’nın yıkılması kararına karşı başlayan ve sonrasında kapsamı ve boyutları genişleyen protestolar üzerine yorumlar yapılırken 68 hareketine göndermelerde bulunup, bu olayları 90’lı yıllarda doğanların 68’i olarak değerlendiren pek çok kişi oldu. Sermaye medyasının sayfalarında ve ekranlarında, internet bloglarında ve kimi sol yayınlarda 68 hareketi ile Gezi arasında paralellikler kurulup çoğu kez övgüler düzüldü. Çoğu birbirine benzeyen bu değerlendirmelerin tipik örneklerinden birinde 68 hareketi ile Gezi arasındaki bağ şu cümlelerle kurulmuştu:

«Kaldırım taşlarının altında kumsal var!»Bu slogan, Mayıs 68’de Fransa’da tüm gençliği sokağa dökmüştü. Kampüslerde başlayan isyan fabrikalara taşmış; öğrenciler ve işçiler sokağa dökülmüştü. Neye karşı? Yoksulluğa mı? Hayır. Devrin Fransası, ülkesini Hitler’in tanklarından kurtarmış De Gaulle gibi güçlü bir muhafazakâr lider tarafından yönetiliyordu. Ve üstelik Fransa ekonomisi de gitgide büyüyordu. Tıpkı bugünün Türkiyesi gibi… 68’in Fransa’sında Paris sokakları yalnızca özgürlük istiyordu. Çünkü De Gaulle, toplumda tutucu politikalar izliyor, özgürlük alanlarını kısıtlıyordu. Medya kontrol altına alınmıştı.Bugün Gezi Parkı’ndan İstiklal Caddesine, Beşiktaş’tan Kadıköy’e, Ankara’dan İzmir’e, Adana’dan Eskişehir’e tüm kaldırım taşlarının altında, işte bu «ölümsüzlük iksiri» aranıyor. Duvar yazılarından sloganlarına, 1990 doğumlu gençlerin, yani bugün 18-25 yaşların arasında olanların «apolitik» diye yerden yere vurulan haykırışını görüyoruz. Bu gençler hiçbir geleneksel parti, oluşum ya da söylemin kapsayamayacağı ve sürükleyemeyeceği bir zenginlik içeriyorlar. Birçoğu ilk kez sokağa çıkıyor, pankart taşıyor, slogan atıyor. Bazıları CHP’yi babalarının partisi olarak biliyor ve pek hazzetmiyor. Sosyalist örgütleri «aşırı» buluyor, biraz da çekiniyorlar….90’lar olanca öfkesi, zekası ve mizahıyla itiraz ediyor. Yabancı dil biliyor, bildikleri her dilde sloganlar üretiyorlar. İnternetin işaret dilini bile duvara taşıyorlar. Kaskatı marşlar ve grev türküleri değil, eğlenceli şarkılar söylüyorlar. Otoriteyle fena halde «makara kukara» yapıyorlar.[1]

Sosyalistleri aşırı buluyorlar, grev türkülerini “eğlenceli” bulmuyorlar, her türlü otorite ile dalga geçmeyi kendilerinde hak görüyorlar, işçileri ve toplumun ezilenlerini ilgilendiren hiçbir soruna dair talepleri ve mücadeleleri yok ama yine de 68 ruhunu ihya ediyorlar! 68 hareketine dair hafızalarda kalmış bütün olumlu özellikleri bir çırpıda Gezi eylemlerine katılan gençlerin üzerine böyle boca edenler, hatta “doksan kuşağı”nın 68’i aşan niteliklere sahip olduğuna dair güzellemeleri bol keseden yapanlar bu açık farklılıkları görmezden gelmeyi seçiyorlar.

Sınıf devrimcileri açısından, 68 hareketinin özünü oluşturan nitelikleri bir kenara bırakarak onu salt bir gençlik hareketi derekesine indirgeyenlerin Gezi gençliğinin bokunda boncuklar bulmaları anlaşılabilir bir durum elbette. 68’de “bireysel özgürlükleri” uğruna başkaldıran gençlerden başka bir şey görmeyip, onu gençlerin naif mücadeleleri olarak değerlendirenlerin yüzeysel bir bağlantı ile Gezi’de 90 doğumluların 68’ine rastlamalarında şaşıracak bir şey yok. Ne var ki, bu benzeştirmenin altı bütünüyle boştur. Çünkü 68 başkaldırısı, işçi sınıfının ve gençliğin tüm dünyada kapitalizmin insanlık dışı toplumsal sistemini yıkıp yeni bir toplum yaratma özlemini yeniden canlandırdığı, hataları ve doğruları ile sonrasındaki tüm siyasal, toplumsal gelişmeler üzerinde derin izler bırakan bambaşka nitelikte bir mücadeledir. Söz konusu değerlendirmeleri yapanların Gezi gençliği içerisinden bulup çıkardıkları ve öve öve bitiremedikleri tuzukuru kesimlerin “isyan”ı ise yeni bir toplum yaratma özlemi bir yana, genelde küçük-burjuva zihniyetinden ve yaşam tarzından kaynaklanan hassasiyetleri ifade etmenin ötesine geçemeyen bir tepkiler bütünüdür. Bu “isyan”ın çerçevesi dardır; açıkça AKP ve Erdoğan düşmanlığıyla sınırlı bir nitelik taşımaktadır.

Toplumsal mücadelelerin sınıfsal özünü göz ardı ederek içini boşaltmak isteyenlerin aklına, 68 denince sadece bu yıllarda yükselen gençlik hareketinin gelmesi tesadüfî değildir. 68’de gençlik mücadelelerindeki yükselişin asıl zeminini oluşturan işçi hareketindeki yükseliş onlar tarafından geçiştirilir ya da buna ikincil bir önem atfedilir ki sınıf mücadelesinin üzeri örtülsün. Oysa 68 Mayısı ile simgelenen dönem, bir gençlik isyanından, sokak çatışmalarından, üniversitelerin işgalinden ibaret değildir. Bu dönemde, işçi sınıfı başta olmak üzere toplumun geniş kesimleri ayağa kalkmıştır ve pek çok ülkede devrim/karşı-devrim kamplarında kutuplaşma belirginleşmiştir. Bu yüzden, fabrika işgalleri, önemli grevler ve direnişlerle dolu, işçi sınıfı ve gençliğin kapitalist sisteme karşı devrimci bir tepkisini ifade eden bu dönemin eylemliliğini salt bir gençlik hareketi olarak değerlendirmek doğru değildir.

Üstelik burjuva ideologların devrimci isyanın üzerini örtmek için yüzeysel ve simgesel olanı üste çıkartma gayretiyle öne sürdükleri gibi, öğrenci hareketleri de bireysel özgürlükleri öne çıkartan dar bir bakış açısıyla ufkunu sınırlamış değildir.Dünyayı değiştirmeninmümkün olduğu duygusu her yeri sarıp sarmalarken, radikalleşen öğrenci hareketi, burjuva kurumları ve bürokratik sol anlayışları karşısına alarak geniş kapsamlı bir mücadele yürütmüştür. Bu mücadeleye de işçi sınıfı mücadelesinin devrimci yükselişi karakterini vermiştir. Bürokratik örgütlenmelere karşı net bir öfke bu hareketin bütününde söz konusu olmuş, ancak geneli için bu tepki örgütlü mücadeleye karşı bir tutuma dönüşmemiştir. Aksine gençlik içinde örgütlü mücadele arayışları hız kazanmıştır.

Durum böyle iken, eylemlere sınıfsal kimlikleri, aidiyetleri, talepleri ve örgütlülükleriyle değil tek tek bireyler olarak katılan ve bu görüntü kendileri ve kimileri tarafından övünülecek bir durummuş gibi ortaya konan Gezi gençliğinde 68 ruhunu görmenin gerçeklerle hiçbir alakası yoktur. Gezi’nin örgütsüzlüğe övgüler düzen, işçi sınıfının siyasal ve ekonomik sorunları karşısında duyarsız gençleri, 68 kuşağının mücadelesinin kıyısından bile geçmeyecek düzeyde işçi sınıfı mücadelesinin dışındadır.

İşçi sınıfının varlığını ve taleplerini Gezi eylemleri boyunca görmeyen kimileri de, protestoların bir başlangıç olduğunu, 68’de olduğu gibi işçi sınıfının devreye gireceği bir yükseliş döneminin perdesini araladığını söyleyerek umut tazelemeye çalıştılar. Oysa Gezi protestolarında işçi sınıfına yüzünü dönmüş bir gençliğin yokluğu bir yana, 68’de de gençlik hareketi işçi hareketini önceleyen bir dinamik olarak ortaya çıkmış değildi. 1960’lı yılların başlarından itibaren su yüzüne çıkmaya başlayan işçi sınıfının hoşnutsuzluğu ve bunu izleyen grevler ile mayalanmaya başlayan toplumsal muhalefet, gençliğin düzene karşı radikalleşen hoşnutsuzluğunu harekete geçirerek yükseltmişti.

Nitekim işçi hareketindeki yükselişe paralel olarak gelişen ve kitleselleşen etkili gençlik eylemleri, işçi hareketinin geri çekilmesiyle birlikte kitlesel gücünü yitirmeye başlamış ve giderek kitlelerden kopuk ve bölünmüş küçük gençlik gruplarının etkisiz eylemlerine dönüşmüştü. İşçi sınıfının mücadelesine bağlanmayan, onunla ilişkilenmeyen bir gençlik hareketinin potansiyellerinin kısıtlı olacağı açıktır. Sınıf mücadelesinin mayalamadığı bir gençlik hareketinin işçi sınıfının kavgasına güç vermesi beklenemez. Nitekim 68’de işçi sınıfını harekete geçiren gençliğin mücadelesi değildi, gerçeklik bunun tam tersiydi. 68 için bile durum böyleyken, bunu Gezi protestolarının başarmasını beklemenin hayalcilikten, daha doğrusu gerçekleri saptırmaktan başka bir anlamı yoktur.

90’lı yıllarda doğanlar

Bütün bu değerlendirmeler içerisinde gençlik güzellemelerine özellikle değinmek gerekiyor. Gezi protestoları başladığı günden bu yana bu gençliğin “bir harika” olduğuna dair duyduğumuz hikâyelerin haddi hesabı yok. Onlar iyi okullarda okumuş, bilgisayar ve mobil iletişim teknolojileri ile büyümüş, isyankâr, bağımsız gençler! CHP Genel Başkan Yardımcısı da olan sosyolog Prof. Dr. Sencer Ayata’nın düşünceleri de bu konudaki tipik değerlendirmeleri içeriyor:

Bu gençler genellikle çocuk merkezli ailelerin çocukları. Bir-iki çocuklu aileler. Aile onlar doğmadan sürekli çocuk hakkında okumuş. Birey olarak yetiştirilmiş çocuklar. Kendi odalarındaki TV’yi seyretmiş, kendi bilgisayarlarında oynamışlar. Eylemleri de bir eğlenceye, adeta bilgisayar oyununa çevirmediler mi? Örneğin, biber gazını geriye gönderdiklerinde hep birlikte «Oleyy!» çekmeleri gibi. Tam bir zekâ, formasyon, kıvraklık ve çeviklik gösterisi. Hiç eyleme katılmamış bu gençler, daha örgütlü ve eylem deneyimi olan gençlerle çabuk empati kurdular. Eğitimliler, çok çabuk öğrendiler. Kendileri baskıdan çok çekmiş anne ve babalar onları yetiştirirken iki şeye çok önem verdi. Eğitim ve özgürlük. Onlara kolay kolay hayır denmedi. Hayır denmeye alışık değiller. Bu yüzden de esir kampındaki bir mikrofondan sürekli talimat verir gibi konuşan seslere hiç alışamadılar. Sonunda da karşı çıktılar.

Ayata’nın profilini çizdiği gençliğin işçi sınıfının gençlerinin çoğundan çok farklı koşullarda yetişen ve yaşayan gençler olduğu aşikâr. Hiç “hayır” denmemiş bu çocukların, hep hayatın “hayır”ı ile karşı karşıya kalmış işçi çocuklarıyla en ufak bir benzerliklerinin olmadığı da açık. Bireycilik, yani bencillikle malul, kendine meftun bu tuzukuru gençlerin nesinin harika olduğu ise ayrı bir muamma. Daha iyi bir eğitim, daha parlak bir kariyer masallarıyla uyuşturulmuş, yaşadığı dünyanın gerçeklerinden uzak, insanlığın çok büyük kısmının çektiği acıları umursamayan, bireyci, hazcı bir anlayışla ömrünü geçiren, bireysel varoluş kavgasında zekâları ve hayat enerjileri heder olmuş bu çocukların “harika”lıklarına olsa olsa burjuva ideologlar kıymet verebilir.

Gençlik içinde azınlığı oluşturan bu kesimin aksine, çoğunluğu oluşturan işçi ve işçi çocuğu gençlerin yaşamları da, hassasiyetleri de, beklentileri de bambaşkadır. Normal olarak, bu gençler, Gezi Parkı protestolarında kendini ortaya koyan gençlik profili ile aralarında hiçbir bağ kuramıyorlar. İşçi gençlere bu doğrultuda sorular sorulduğunda verdikleri cevaplar çok çarpıcı:

«90 kuşağı» içinde yer alan zenginlerin çocuklarıyla işçilerin çocuklarının çıkarları, özellikleri ve hayalleri bir mi?

Tuzla’dan Yusuf, metal işçisi: Hayalleri bir değil. Bizim hayal ettiklerimiz meselâ güzel bir iş, patronsuz bir hayat. Onlar ise patronluk taslıyorlar. Onların hayatında para tasası yok. Bizim gibi işçilerse hep hayalleri ile yaşıyor zaten. Bizimle onlar arasında çok farklar var. Meselâ biz işçiyiz, onlarsa hayatın zevkini sürüyorlar. Onlar okul okuyorlar, biz çalışıyoruz. Arada çok fark var. Hülya Avşar’ın kızı da oradaymış. Onlar nereye gideyim tatil yapayım diye düşünüyor.

Eray: Elbette bir değil. Zaten onlar rahat bir yaşama sahipler. Bizimse sürekli “nasıl ay sonunu getiririm, şuradan nasıl kısarım, para lazım evden nasıl isterim” gibi problemlerimiz var. Tabii ki burjuva ailelerinin çocuklarının böyle bir dertleri yok.

Sarıgazi’den iletişim sektöründen bir işçi: Bir olması mümkün değil. İşçi çocuklarının geleceğe dair planları yok. Gezi Parkı olaylarında çadırda kaldılar; ben 7-8 ay çadırda kalamam, ekmek parası kazanmam lazım. Özellikle tuzukuruların çocukları için söylüyorum. Onlar zaten zengin, çalışmaya ihtiyacı yok. Onların babaları benim gibi işçileri sömürerek zengin oldu.[2]

Görüldüğü gibi sınıfsal aidiyetleri gençleri birbirlerinden büyük uçurumlarla ayırıyor. Buna rağmen burjuva ideolojisinin değirmenine su taşıyanlar, bu durumu yok sayarak, aynı bakış açısına ve arayışlara sahip ortak özellikleri olan bir “gençlik” varmış gibi değerlendirmelerde bulunuyorlar. İşçi sınıfının gençlerini yok sayıp, tuzukuru gençlerin anlayışlarını ve arayışlarını tüm gençlere mal etmeye uğraşıyorlar. Oysa sınıfsal aidiyetlerinden koparılarak kullanıldığında “gençlik” için söylenen her şey anlamsızlaşır. “Gençlik” gibi genel kategoriler, toplumsal durum değerlendirmek istendiğinde ayırt edici bir şey ifade etmezler. Çünkü sınıflı toplumda her durumda olduğu gibi gençlikle ilgili olarak da sınıf aidiyetleri köklü farklılıkların, karşıtlıkların temelini döşer. Bu yüzden 90 kuşağı gençler denildiğinde derhal sorulması gereken anlamlı bir soru vardır: Hangi sınıfın gençlerini kastediyorsunuz?

İşçi gençlik için tek çıkış yolu örgütlü mücadele

Genç işçiler işçi sınıfının tüm unsurlarının yaşadığı sorunları katmerli bir biçimde yaşıyor. İş kazaları, uzun çalışma saatleri, düşük ücretler, işsizlik kırbacı, genç işçilerin yaşamlarında onlara zulüm yaşatan büyük sorunlar. Bu sorunların karşısına da, işçi sınıfının geneli gibi, güçlü ekonomik ve siyasal örgütleriyle çıkamıyorlar. Yani örgütsüzlüğün eksikliğini genç işçiler de yakıcı biçimde yaşıyorlar.

Burjuvazinin genç işçileri ve işçi çocuklarını hapsetmeye çalıştığı küçücük dünyaların duvarlarını yıkıp geçecek kudrete aslında her işçi sahiptir. O kudreti etkin kılmanın yolu ise örgütlü mücadelenin içerisinde bilinçlenmekten geçer. Dünyayı değiştirme ve insanca yaşanılır hale getirme mücadelesine girişenler korku duvarlarını yıkıp geçerler.

Bugün dünyanın dört bir yanında işçiler korku duvarlarını aşıp el yordamıyla mücadeleye girişiyorlar. Bu mücadelelerin en ön saflarında da genç işçiler var. Giderek daha fazla sayıda genç işçi sınıf mücadelesinin saflarına katılacak. Genç işçilerin sağlam bir sınıf bilinciyle donanması ve örgütlenmesi önemli bir görev olarak sınıf devrimcilerinin önünde duruyor:

Özellikle işçi sınıfı gençliğinin, devrimci proletaryanın enternasyonalist komünist mücadele anlayışı ve sosyalizm inancıyla eğitilip, sınıf bilinciyle donatılması temel bir görevdir. Gerek işçi sınıfının gençliği gerekse yaşam ve mücadele anlayışını bu sınıfla birleştirmiş gençler doğru temellerde eğitilip örgütlendikleri takdirde eksiklerini kısa sürede kapatabilir ve mücadele saflarına gençliğin dinamizmini taşıyabilirler.

“Emperyalist kapitalist sistem özellikle son dönemde içine girdiği sınır tanımaz sömürü ve saldırganlık hırsıyla, yüreğini ve beynini burjuva pazarda satılığa çıkarmamış tüm genç insanların öfkesini kabartmaya başlamıştır. Nitekim çeşitli ülkelerden yükselen ve tepkilerini anti-kapitalist gösterilerde, emperyalist savaş karşıtı mitinglerde ortaya koymaya çalışan gençlik kesimleri bu durumun somut göstergeleridir. Ne var ki bu genç insanların örgütlenmeye ve kapitalizmi yıkmaya muktedir olacak bir siyasal tutum almaya ihtiyaçları var. Kapitalizmi aşarak sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum yolunda ilerlemeye azimli devrimci proletaryanın tarihsel mücadelesi onlara sesleniyor: Marksizmle aydınlan! Örgütlü devrimci mücadeleyle kenetlen![3]

Gezi Parkı vesilesiyle ön plana çıkan tuzukuru kesimlerin gençlerinin nefesi yeni bir 68 yaratmaya yetemez. Onların “isyan”ının estirdiği rüzgâr kısa süreli ve toplumsal değişim açısından etkisizdir. Esas güç, toplumsal sorunları olanca ağırlığıyla yaşayan ama yaratıcı ve dönüştürücü gücü ellerinde bulunduran genç işçilerdedir. Yeni mücadele dalgasının dinamik gücü, henüz sessizce işyerlerinde çalışmaya devam eden bu gençler olacaktır. Diğer kesimler arasından ise ancak yüzünü işçi sınıfına dönen ve kaderini işçi sınıfı ile birleştirenler yeni mücadeleci kuşağın birer unsuru olabileceklerdir. Enternasyonalist komünistlerin görevi, küçük-burjuva sosyalistlerin tutumlarının aksine, burjuvazinin dümen suyuna kapılmadan bağımsız sınıf çıkarları temelinde mücadele eden bir devrimci örgütü işçi sınıfı içerisinde geliştirmek ve ilerletmektir. Bunun için sınıf içerisinde sürdürülen sebatlı çalışmayı kuvvetlendirmek ve heyecan, coşku ve duyarlılıkla yüklü genç işçileri bu çalışmanın asli parçaları olarak örgütlemeye devam etmek gerekiyor. Çünkü işçi sınıfının genç kuşaklarının ve kapitalist toplumdan hoşnutsuz olan genç insanların bugün Marksizme ve enternasyonalist komünist bir örgütün parçası olmaya her zamankinden daha çok ihtiyaçları var.



[1] İsmail Saymaz, “Gezi Parkı Eylemi: 90 Doğumluların 68’i”, Radikal, 3 Haziran 2013

[2] “90 Kuşağı” İşçiler Konuşuyor: Bir de Bizi Dinleyin!, uidder.org

[3] Elif Çağlı, Marksizm ve Gençlik, www.marksist.com

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 101, Ağustos 2013