Gençlik HAYIR’dan Yana Olmalı


Sınıf bilincinden yoksun gençler yaratılan korku ve baskı atmosferi içinde sıkışmış durumda. Bilinmelidir ki referandumda totaliter diktatörlük inşasına “evet” demek ya da tarafsız kalmak, kendi cellâdına onay vermek anlamına gelir. Gelecek güzel günlere ulaşmak istiyorsak bugün “HAYIR’ı” örgütlemekle işe başlamak şarttır. Bu noktada, işçi sınıfının bilimi ve tarihin dersleriyle aydınlanmış gençlere büyük görev düşmektedir.


Bugün Türkiye önemli bir kararın eşiğinde. Tek adamlığın, totaliter diktatörlüğün kabulü ya da reddi önümüzdeki günlerde oylanacak. 16 Nisanda gerçekleştirilecek olan referandumda, nüfusun önemli bir kısmını oluşturan gençlerin verecekleri karar da önem taşıyor. Bu durumun farkında olan Erdoğan ve partisi AKP, kurmaya çalıştıkları tek adam rejimini gençlerin gözünde parlatarak hem “evet” oylarını çoğaltmak hem de “HAYIR” cephesinin karşısında duracak bir güç oluşturmak istiyor.

AKP iktidarı bugüne kadar kendi ideolojik propagandasını “Gençlik Yeni Anayasa İstiyor” sloganı üzerinden yürüttü. AKP’nin gençlik kolları Ak Gençlik kuşkusuz tek adam rejimine dayalı bir yeni anayasa istiyor. Hatta insan aklıyla alay edercesine bu yeni anayasanın “hürriyet ve adalet sütunları” üzerinde inşa edileceğini iddia ederek gençliği peşlerine takmaya çalışıyorlar. Fakat toplumun dinamik unsurları olan gençler geleceklerini şekillendirecek böylesine kritik bir referandum için gerçekleri görmek zorundadır ve gerçeklik AKP’nin iktidar olduğu dönem boyunca gençlere ne derece önem verdiğini ortaya koyuyor.

Perşembenin geleceği çarşambadan bellidir. Geçtiğimiz sürece ve bugüne bakılırsa iktidarın yol haritasının ne yöne doğru gittiği anlaşılacaktır. Bugün resmi rakamlara göre işsiz sayısı 4 milyona yaklaşmış durumda. Özellikle gençler için bu tablo daha da yıkıcı hale gelmekte. Üniversite mezunu yüzbinlerce insan işsizlik belâsıyla baş etmeye çalışıyor. İş bulanların durumu da işsizlerden çok parlak değil. Asgari ücrete yapılan 100 lira zammı göz önüne alırsak nüfusun büyük bir kısmı yoksul, hatta aç statüsünde. Çalışma saatlerinin uzunluğu istikrarlı bir şekilde artıyor. İş güvenliği önlemleri alınmadığı için son iki yılda, içlerinde daha 20’li yaşlarda genç işçilerin de bulunduğu 3700 işçi iş cinayetinde yaşamını yitirdi. Hükümetin çıkardığı yeni yasalarla genç işçiler için kadrolu işçilik ve emeklilik bir hayalden öteye gidemiyor. Bunların fazlası da referandum sonrasına ertelendi.

Çalışma hayatına atılan gençlerin yanı sıra öğrenci gençlik açısından da yaşam pek çok sorun içinde kıvranarak geçiyor. AKP’nin 15 Temmuz sonrasında şiddetlendirdiği baskı ve sindirme harekâtı hızlı bir şekilde üniversiteler ve okullarda tesirini arttırdı. Kapatılan üniversitelerdeki öğrenciler, keyfi biçimde başka üniversitelere yerleştirildi, burs ve kredilerden mahrum bırakıldılar. Barış deklarasyonuna imza atanlar başta olmak üzere yüzlerce demokrat ve sosyalist akademisyen ve öğretmen görevden uzaklaştırıldı. Hükümetin bu “temizlik” operasyonu, meslekten men cezaları ve yurtdışına çıkma yasaklarıyla devam ediyor. Zaten 7 Haziran seçimleri sonrasında üniversitelerde politik faaliyetler engellenmeye başlanmıştı. Üniversiteler polisin müdahaleye hazır bir şekilde nöbet tuttuğu alanlar haline geldi. Stant açmak, basın açıklaması yapmak, gazete, dergi ve bildiri dağıtmak isteyen solcu ve muhalif öğrencilere soruşturma açıldı, en ufak bir eylemlilik halinde polis saldırısı ve gözaltılarla öğrenciler sindirilmeye çalışıldı. Bu durumu da kalıcı ve sistematik bir şekilde oturtmak için üniversite rektörlerinin artık direkt Cumhurbaşkanı tarafından atanmasını içeren yasa derhal yürürlüğe sokuldu. Bu durum, iktidarın üniversitelerdeki “gölgesi ve gözü” olan rektörlerin istedikleri gibi at koşturabilecekleri anlamını taşımaktadır.

Üniversiteler sözde “güvenlik” adına polis karakolu haline getirilirken, özellikle kız öğrenci yurtlarında ve çevrelerinde taciz, tecavüz vakalarının sayısı arttı. “Biz bu millete efendi olmaya değil, hizmetkâr olmaya geldik” diyen Erdoğan hizmet kısmını yol, köprü, tünel ile geçiştirerek “efendilik” kısmına geçmek için alelacele işe girişti. Daha önce kendilerinin çıkardıkları broşürdeki, “totaliter yönetimler insanların maddi veya manevi hayatını kolaylaştırmak için ne yaparlarsa bunu bir lütuf, bir ihsan olarak sunarlar…” şeklinde devam eden manidar satırları hatırlatmak isteriz. Bugün de geçmişte bir verip misliyle aldıkları şeyleri şimdi çok büyük bir lütuf diye papağan gibi tekrarlamalarının sebebi açık değil mi?

Almanya’nın “tek adamı” Hitler, iktidara geldiği dönemde özellikle genç kitleleri kirli propagandasıyla peşine takmayı başarmıştı. Adeta gençlerin zihnini ele geçirerek onlara her istediği işi yaptırmıştı. Şöyle düşünüyordu Hitler: “Büyük kitlelerin algısal yeteneği oldukça sınırlıdır, anlayışları azdır, fakat unutkanlıkları muazzamdır. Bu gerçeklerin ışığında, bütün etkili propagandalar, kendini birkaç konuyla sınırlandırmak ve bu konuları, en son kişi bile böyle bir kelimeyle neyin amaçlandığını hayal edebilinceye kadar, sloganlar gibi kullanmak zorundadır.” AKP iktidarı da, tarihte Almanya’da, İtalya’da hüküm sürmüş faşistlerin etkili yöntem ve uygulamalarını gözardı etmiyor. Onlardan aldığı ilhamla, sınıf bilinci olmayan gençlik kitlelerini dar demagojik propagandalarının esiri haline getirmeye çabalıyor.

“Ülke içindeki ve dışındaki düşmanlar” ve “eskisinden daha güçlü bir ülke” yalanı bu demagojik propagandanın söylemlerinde birinci sırada yer alıyor. Özellikle gençleri etkilemek için her fırsatta  “şanlı tarih”ten dem vuruluyor ve  “Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasınız” vurgusu yapılıyor. Ardından da seçilme yaşının 18’e indirileceğini, gençlere çok güvendiklerini, bu ülkeyi gençlerin yükselteceğini söylüyorlar. Ama tabii bu konuşmalarda eksik bırakılan bir kısım var. Meselâ Erdoğan her gencin milletvekili olamayacağını ya da “tek adam” ne isterse itiraz etmeden yapacak, dediklerini sorgusuz sualsiz kabul edecek genç milletvekilleri istediğini söylemiyor. Gençlerin ekonomik ve ruhsal bunalımının nasıl çözüleceğine değinmiyor, bu sorunları yok sayıyor.

Bugün hükümetin çok güvendiğini, devleti emanet edeceklerini söylediği gençlere tanıdığı tek hak “susma hakkı”! 15 Temmuzda gerçekleşen darbe girişimi sonrasında, bir zamanların “OHAL’i biz kaldırdık” diye demokratlık taslayan iktidarı, geçmişe mazi deyip kendi OHAL’ini ilan etti. Üç ay, altı ay derken bu süre uzadıkça uzadı ve şimdi OHAL altında bir referanduma gidiliyor. OHAL’le birlikte artık itiraz etmek diye bir şey kalmadı. Kafanı önüne eğip “ne çıkarsa bahtıma” diyeceksin, haline şükredeceksin. Hakkını aramaya kalkarsan, “grevmiş şuymuş buymuş” yaparsan, gerçekleri söylemeye, doğruyu göstermeye kalkarsan bir anda “terörist” oluverirsin. Hükümetin kullanmayı çok sevdiği bu “terörist” yaftası gençleri ateş çemberi içine sokmanın meşruluk aracı haline geldi. 7 Haziran seçimlerinden sonra, gerek patlayan bombalarla, gerek yapılan askeri operasyonlarla kadın erkek yüzlerce genç hayatını kaybetmişti. Şimdi de, “terör” algısıyla ölümleri olağanlaştırıp, kendi çıkarları için başlattıkları savaşta ölenlerin yerine, sorgusuz sualsiz ölüme hazır yenilerinin geçmesini sağlamayı amaçlıyorlar.

Yukarıda saydığımız ve daha sayamadığımız pek çok neden gösteriyor ki, sorunlar 14 yıllık AKP iktidarı altında çözülmek bir yana gittikçe artmaktadır. İşçi sınıfının gençliği, en güzel yaşlarında kaosun, savaşların, bunalımın, uyuşturucu ve fuhuş batağının içine itiliyor, yozlaştırılıyor. Çıkışsızlığın sarmalına hapsedilen genç insanlar arasında cinnet, şiddet, taciz, tecavüz, cinayet ve intihar vakaları çoğalıyor. Bu durumun sorumlusu kapitalist sömürü sistemi, kapitalist devlet ve onun dümenindeki AKP hükümetidir, Erdoğan’dır. Ama kendileri yaşanan bunca şeyi “kader” kisvesinin altına sokuyor ve hiç olmamış gibi yola devam ediyorlar. Nihayetinde bu yolda kendilerine “patinaj yaptırdığı” gerekçesiyle parlamentoyu ortadan kaldırıp, direksiyonu da tek kişiye verip tam gaz ilerlemek istiyorlar.

Sınıf bilincinden yoksun gençler yaratılan korku ve baskı atmosferi içinde sıkışmış durumda. Bilinmelidir ki referandumda totaliter diktatörlük inşasına “evet” demek ya da tarafsız kalmak, kendi cellâdına onay vermek anlamına gelir. Gelecek güzel günlere ulaşmak istiyorsak bugün “HAYIR’ı” örgütlemekle işe başlamak şarttır. Bu noktada, işçi sınıfının bilimi ve tarihin dersleriyle aydınlanmış gençlere büyük görev düşmektedir.