Navigation

23 Sentlik Askerlerden Biri: Koreli Sarı Oğlan

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Emperyalistler 1939’da dünyayı ikinci kez paylaşmak için savaş başlatmışlardı. 6 yıl sürdürdükleri savaşta milyonlarca insan katledilmişti. Bu savaş sömürücülerin savaşıydı. Ama ölenler de öldürenler de, sömürücülerin değil sömürülen, ezilen sınıfın evlatlarıydı. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı 1945’de bitmişti. Aynı yıl ABD, Japonya’nın iki kentine atom bombası atmış, yüz binlerce insan mum gibi eriyerek ölmüştü. Sağ kalanlarsa ömürleri boyunca acı çekerek yaşadılar. Ölen ve sakat kalan Japon emekçilerin belki hiçbiri Nâzım Ustayı tanımazlardı. Ama Nâzım Usta bir komünist şairdi. Dünyanın neresinde olursa olsun ezilen sınıfların dostu, ezen sınıfların düşmanıydı. Bu haydut saldırıya karşı “Japon Balıkçısı” ve “Kız Çocuğu” isimli iki şiir yazmıştı.

On yıllarca emperyalist Japonya’nın boyunduruğu altında kalan Kore, 1943’te bağımsız bir devlet olamadan, Kore halkı bu kez de ABD ve diğer emperyalistler eliyle Güney-Kuzey Kore olarak ikiye bölünmüştü. O tarihten sonra iki kardeş halk birbirine düşman edilmişti. 1950’de ABD öncülüğünde 16 devlet, ikiye böldükleri Kore’nin halklarının birbirini boğazlaması için asker göndermişlerdi. Bu 16 ülke arasında Türkiye de vardı. Hem de ilk asker gönderenlerden olmuştu Türkiyeli egemenler. Babam “Sarı Oğlan” da Kore’ye gönderilen askerlerden biri olmuştu. Nâzım Usta ne babamı, ne de Kore’ye gönderilen diğer askerleri tanırdı. Bir komünist şair olarak Türkiye’nin Kore’ye asker göndermesini 23 Sentlik Asker şiiriyle anlattı. Babamsa Nâzım Ustayı o yaşına kadar ne duymuş, ne de tek bir şiirini okumuştu.

Nâzım Ustanın 23 Sentlik Asker şiirini her dinlediğimde, her okuduğumda babam “Koreli Sarı Oğlan” gelir aklıma. Nâzım Usta bilirdi dostunu, düşmanını. Nâzım Ustanın dostları dünyanın tüm ezilenleriydi. Severdi ezilenleri, kendi çocuğunu sevdiği gibi. Tanırdı ezilenleri, elini, yüzünü tanıdığı gibi. Yüzünü hiç görmediği dünyanın ta öte ucundaki açları, yoksulları anlattı şiirlerinde. Nâzım Usta babam Kore’de iken, iki kardeş halkın birbirine boğazlatıldığı günlerde yazar 23 Sentlik Asker şiirini. Babamı ve binlerce yoksul çocuğunun ta dünyanın öte ucuna gönderilmesini, ölmesini, öldürmesini, sakat kalıp sakat bırakmasını dert edinir kendisine. Babama ve tabii tüm Kore’ye ölmeye ve öldürmeye gönderilen yoksul çocuklarına, Nâzım Ustayı öyle anlatmışlar ki haydut, kan emici zebaniler, babam Nâzım Hikmet’e düşman gözüyle bakardı. Nâzım Ustayı tanımadan, bir tek şiirini okumadan, sömürücülere karşı verdiği mücadeleyi bilmeden düşman olarak görmüştü dünya işçi sınıfının komünist ozanını. 23 sente kendisinin ve binlerce yoksul işçi ve köylü çocuğunun kanının peşkeş çekildiğini bilmeden…

Egemenlerin çıkarları için Kore’ye savaşa gönderilenler yoksulların çocuklarıydılar. Büyük çoğunluğu köyünden dışarı çıkmamıştı. Kore’nin dünyanın neresinde olduğunu dahi bilmiyorlardı. Bu nedenle, “Kore nire?” diye sorarlardı birbirlerine. Babamın dışında aynı köyden iki kişi daha varmış Kore’ye gönderilen. Bu Kore’ye gönderilenlere köyde “Koreli” denirdi. Babama, kardeşler arasında tek mavi gözlü ve sarışın olmasından dolayı “Sarı Oğlan” denmiş. Askerlik dönüşünden sonraysa, “Koreli Sarı Oğlan” denmişti. Adı Hüseyin’di. 74 yaşında göçüp gitti bu dünyadan, hem de bir kerecik beyaz bir masada doyasıya yemek yemeden. Bazı nedenlerden dolayı cenazesinde bulunamamıştım. Cenazesi için küçücük bir kâğıda yazdığım notumu göndermiştim. O küçücük notu yazarken babamın hayat hikâyesi ve Nâzım Ustanın “Ellerinize ve Yalana Dair” şiiri dolanmıştı zihnimde. Şöyle yazmıştım: “Çok çalıştın, gözün doyasıya kadar bir kerecik yemek yemedin. Kendi gözlerinle dünyayı tanımadan, bilmeden göçüp gittin…”

Koreli Sarı Oğlan, bir köylü çocuğu, 20 yaşına kadar köyden dışarı çıkmamış. 5 yaşındayken biri kendisinden iki yaş büyük, dördü kendisinden küçük kardeşiyle yetim ve öksüz kalmışlar. Bir amcaları vardı. Adı Hasan Ağa. Hasan Ağa 15 yaşında kendisini ağa ilan etmiş ahalinin tepesine. O tarihlerde ahalinin ayağında çarık, sırtında yamalı ceket varken, Hasan Ağanın beyaz atı, beyaz deri ayakkabısı ve beyaz şemsiyesi varmış. Yetim kalan yeğenlerini ğizmeker (hizmetkâr) olarak yanına almak yani köle gibi çalıştırmaktır maksadı. Babam amcasına hizmetkâr olmayı istemez. Birilerinin aracı olması sonucu, babam 5 yaşında başka bir köyde yabancı birinin evine hizmetkâr olarak verilir, kardeşinin birisiyle birlikte. İlk işi koyun çobanlığı olur. Büyüdükçe tarla işlerinde çalışır, kışın hayvan bakıcılığı yapar. Kısacası her işte çalıştırılır.

Koyun çobanlığı yaptığı günlerde, ağanın karısı “ay Söyün (Hüseyin) Allah sana kömey olsun” (yardımcı olsun) der. Babamsa, bu kömeyi kömbe (bir çeşit tandır ekmeği) olarak anlar. Allahın kendisine kömbe göndereceğini zanneder! Akşama kadar gökyüzüne bakıp durur. Ama kömbe bir türlü gelmez! Akşam hayvanları ahıra getirir. Ağanın karısına, “ay Aşa (Ayşe) ğala (hala) ağşama geder uğarı bağıf durdum. Ama Allah mana kömbe göndermedi” der. Kadın gülerek der ki, “men Allah sana kömey olsun. Gözünü açasın, koyunlara muğat (mukayyit) olasın, kurda, kuşa yem etmeyesin dedim”. Babam askere çağrılasıya kadar o köyde kalır. Kendi köyünden gelen haber üzerine, önce köyüne gider. Köyde kalır birkaç gün. Anamı görür çeşme başında. Anam 15’inde, ay parçası kadar da güzeldir. O dönemin modası, belinde gümüş kemer, biri alnının ortasında ve iki elinin üzerinde yeşil dövmeleri vardır. Babam vurulur anama. Babam da sarı saçlı, mavi gözlü, yakışıklı bir delikanlıdır. Anamı istetir abisine. Dedem anamı babama vermeyi kabul eder. Ancak bir soru sorar: “Kuyruğu var mı?” Elçiler yemin billâh ederler, kuyruğunun olmadığına. Dedem, “görmeden inanmam” der. Damadı gelir, elini öper. Dedem bakar ki kuyruğu yok, bizim Sarı Oğlanın! Çok şaşırır. “Benim bildiğim Kürtlerin kuyruğu var, bunun yok” der, iki elini birbirine vurup gülerek. 20 yaşında ilk kez şehre gider askere alınmak üzere.

1952 yılının Ocak ayında askere alınır. Aynı yıl Türkiye de NATO’ya alınır. Kore’ye gönderilecek askerler toplu olarak Mersin’e gönderilir. Kendisi gibi askere alınan yoksul işçi ve köylü gençlerle birlikte önce Mersin’e, daha sonraysa İskenderun’a götürülürler. Babam denizi ilk kez orada görür. Büyüklüğü karşısında çok şaşırır. Denizin üstündeki geminin nasıl batmadan durduğunaysa daha çok şaşırır. Kocaman bir geminin suyun üzerinde durması aklına hiç yatmamış. “Kore’ye götürüleceğimizi söylüyordu komutanlar. Dost Kore’nin yanında, düşman, komünist Kore’ye karşı savaşacağız diyorlardı. Kore’yi Türkiye’nin bir yeri sanıyorduk. Ama bu Kore’nin Türkiye’nin neresinde olduğunu bilen yoktu. Komutanların iki sözünden biri ‘dost Kore, düşman Kore ve komünizm’di. Kore’nin neresi olduğunu herkes birbirine soruyordu. Ama iki Kore işini de kimse anlamıyordu. Kimdi bu düşman? Bilen yoktu. Komünist sözünü çokça duyunca, aklıma ilk çobanlık günlerim gelmişti. Aşa (Ayşe) haladan bir ekmek fazla istediğimde, Ağa Kişi ‘eppeyin (ekmeğin) birini kime vereceksin?’ diye sormuştu. Çok fakir olan çoban arkadaşıma vereceğimi söylemiştim. Ağa kişi elindeki kamçıyla öyle bir vurmuştu ki kamçının ucu boynumda yara yapmıştı. Sonra, ‘komünist it oğlu it’ demişti.” Babam bu hikâyeyi, “komünisti köyde duymuştum, biliyordum. Ekmeğinin birini çoban arkadaşıma vermekle, komünistliğin ne ilgisi olduğunu hiç anlamamıştım” diye anlatırdı. Aynı yılın Şubat ayında hayatında ilk kez gemiye bindirilir yüzlerce askerle birlikte. Gemiyi tarif ederken, “ben diyeyim bizim köyden büyük, sen de üç bizim köy kadar” diye tarif ederdi dinleyenlere. Askerden dönüşünden on yıl kadar sonra İstanbul’a çalışmaya gider. Dayım “enişte gel seni vapura bindireyim” der. Vapura bindiklerinde, dayım “bak enişte ne kadar büyük” diyerek babama bakar. Babam “bu ne ki? Bizi Kore’ye götürdüklerinde bindiğimiz geminin yanında öküzün sırtına konmuş sinek kadar” der.

Gemide gördüklerini anlattığında köylüler inanamazmış. Hele yediklerini anlattığında “Sarı Oğlan, on ne, öbürü neydi?” diye sorarlarmış. Kısacası anlata anlata bitiremezmiş yiyip içtiklerini! Gemide görmüşler eğitimi. M1 Amerikan tüfeği vermişler. Babam çoban değneğini bırakıp, M1 Amerikan tüfeğini almış eline. Köydeki Ağa kişinin yerine subay ve astsubaylar geçmişler. Kamçının yerini okkalı şamarlar, tekmeler almış gemide. Diğer yandansa, beyin yıkama hiç eksik edilmezmiş. “Dost Kore, düşman Kore, kominizim” sözleri üç öğün yemekte bile eksik edilmezmiş. Babam bizim Nâzım Ustanın adını da ilk kez o devasa büyüklükteki Amerikan gemisinde duymuş. Öyle bir anlatırlarmış ki, babam Kore’yi ikiye bölenin Nâzım Usta olduğuna inanmış.

Aradan on yıllar geçmişti. Ben deri işçiliğinde çırağım. Tarih 1977. Babam günün birinde çalıştığım atölyeye gelmişti. Benim çalıştığım tezgâhın üzerinde bizim Nâzım Ustanın fotoğrafı duruyor, tam karşımda. Rahmi Ustam sevdirmişti Nâzım Ustayı bana. Fotoğraf iki cam parçasının arasına telle sıkıştırılmış. Babam benim ustayla konuşuyor. Yanıma geldi. Fotoğraf dikkatini çekmiş. “Bu kimin resmidir?” diye sormuştu. Ustama saygısızlık etmemek için ustamın cevap vermesini bekliyordum. Ben cevap vermeyince, ustama “bu adam baban mı?” diye sormuştu. Ustam, “evet. Ama yalnız benim değil hepimizin babası. Adı Nâzım Hikmet” demişti. Babamın, Nâzım Usta hakkında daha 20 yaşındayken beyni bulandırılmıştı. Ama o güne kadar hiç resmini görmemişti. Resmi eline alıp yakından bakmıştı. Nâzım Ustanın bir eli çenesinde, gülümsüyor. Ustama doğru dönerek, “bu adam komünist, Kore’yi ikiye bölenin bu adam olduğundan haberin var mı?” diyerek resmi ustamın makinesinin üzerine koymuştu. Ustam, resmi almış, camın üzerindeki tozları sildikten sonra daha iyi görünecek şekilde rafın üzerine koymuştu. Babamın Kore’ye savaşa gönderildiğini ben söylemiştim önceden Rahmi Ustama. Sonra Nâzım Ustanın kim olduğunu, kimlere karşı, kimlerin yanında olduğunu babamın anlayacağı bir dille anlatmıştı. Babam Rahmi Ustayı dinlerken, ikide bir resme bakıyordu. Hiç ikna olmuşa benzemiyordu Rahmi Ustanın anlattıklarına. Benim usta biraz bekleyince, “usta senin anlattığına göre bu adam iyi biri. Ama komünist olduğunu sen de söyledin. Peki, Kore’yi ikiye bu adam gibi komünistler bölmedi mi? Ben Kore’ye savaşa gittim. Bizim komutanlar Kore’yi komünistlerin ikiye böldüğünü anlattılar bize. O komünistlerin başları Moskova’daymış. Üstelik bu adam Türkmüş. Bu adamın yüzünden ben Kore’ye askere gittim. Gemiyle giderken çok güzeldi. Ama Kore’de aylarca suyun içinde kaldık siperlerde. O zamandan beri böbreklerimde bir sancı başladı. Daha çekiyorum. Sancı bir tuttu mu günlerce kıvranıyorum. Sınırda nöbet tutan kaç asker arkadaşımın başını kestiler. Neler çektiğimizi kimse bilmez. Ne işimiz vardı bizim Kore’de? Hep komünistlerin yüzünden” diyerek, yine Nâzım Ustanın resmine bakmıştı. Rahmi Usta babamın sözünü hiç kesmeden dinlemişti. Rahmi Usta her zaman iyi bir konuşmacı ve iyi bir gözlemciydi, hem de konuşanı sonuna kadar dinlerdi. Sonra Nâzım Ustanın 23 Sentlik Asker şiirini okumuştu. Sonra da neden şiirin adının 23 Sentlik Asker olduğunun açıklamasını yapmıştı. Sonra da babama, “Nâzım babayı ve komünistleri size neden kötü, düşman olarak anlattıklarını azıcık olsun anlatabildim mi? Size doğruları anlatan ve ömrünü yoksulların kurtulması için ortaya koyan komünist bir şairdir. Nâzım Hikmet’in bir dilim ekmeği varsa, o bir dilim ekmeği yanındakilerle paylaşırdı” demişti. Babam biraz düşünmüş ve resme bir daha bakmıştı. Sonraysa, “Ağa kişi ben Aşa haladan bir ekmek fazla istediğimde, beni kamçıyla dövdüğünde, bana ‘komünist, it oğlu it’ dediydi” derken gözü resimdeydi hâlâ. Rahmi Ustam, “ya işte böyle Hüseyin ağabey, senin ağa komünistin ne demek olduğunu kamçı darbesiyle öğretmiş sana. Ama Nâzım Hikmet, senin 23 sentlik asker olduğunun şiirini yazmış. Hem ne şiir, senin gibi yoksul çocuklarının kanı 23 sente satılmış. İşte böyle. Aha bu eli çenesinde, bize gülümseyen koca çınar komünist bir şairdir. Onun olduğu tarafta, bizim saflarda olmak büyük bir bahtiyarlıktır benim için. Şimdi sen kendin karar ver Nâzım Hikmet kimlerin dostu, kimlerin düşmanı?” demişti, gözlerinin içi gülerek.

Şimdilerdeyse emperyalist-kapitalist dünyanın yöneticileri dünyayı üçüncü kez kana boğacak savaşı tırmandırmak için milliyetçilikte, ırkçılıkta yarış halindeler. İşçi emekçi çocuklarını cephelere sürüyorlar. İstiyorlar ki ezilenler birbirlerini boğazlasınlar. Ölsünler, öldürsünler, sakat kalıp, sakat bıraksınlar. Analar, babalar, eşler seslerini çıkartmasın, acılarını ve öfkelerini dışa vurmasın istiyorlar. Ezilen, sömürülen milyonlar ne için ve kimin için savaştıklarını sorgulamasınlar istiyorlar. Sarı, esmer, zenci, beyaz oğlanlar, kızlar komünizme kör baksın, düşman görsün istiyorlar. Ancak örgütlü işçi sınıfı komünizmin ezilenlerin kuracağı sınıfsız, sınırsız dünyasının adı olduğunu çok iyi biliyor. Ve bu uğurda mücadele ediyor. Varılacak hedef orasıdır. Ve eninde sonunda da varılacak o hedefe. Nâzım Usta da bunun bahtiyarlığının şiirini okuyacak bize…