Navigation

Marksizm Açısından İlericilik

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Geçtiğimiz aylarda mecliste yapılan Kürt sorunu tartışması sırasında CHP’li Onur Öymen’in 1937-38 Dersim katliamını anarak sarf ettiği sözler ve ardından patlak veren Dersim tartışmaları Türkiye tarihinin en karanlık sayfalarından birinin daha gün yüzüne çıkması sonucunu getirdi. Bu tartışmalarda gerçekten de geniş halk kitleleri açısından tam bir bilinmezlik olan hakikatler ilk kez bu derece gözler önüne serildi ve bir tabunun kapısı aralanmış oldu. Fakat tartışmalar sırasında konunun birçok yönü ele alınmakla birlikte, işçi sınıfının devrimci mücadelesi bakımından çok önemli bir husus dikkatlerden kaçtı. Bu husus “ilericilik” sorunu idi.

Bu nokta önemlidir, çünkü devletin Dersim’e yönelik zulüm politikaları, hâkim resmi ideoloji tarafından o yıllarda ilericilik argümanıyla haklılaştırılmaya çalışılmıştı ve şimdilerdeki tartışmada da katliamı mazur göstermeye ya da örtbas etmeye çalışanlar aynı “ilericilik” argümanını kullanıyorlar. O günlerde güya halkı haberdar etmekle görevli, yani gazeteci sıfatlı, ama gerçekte devletin ve rejimin ideoloji memuru kapıkulları, gazetelerini bu yönde en iğrenç demagojilerle doldurmakla meşguldüler. Bunların soyundan gelen günümüzün kapıkulları da atalarından miras bu kan ve irin kokulu geleneği güncelleyerek sürdürüyorlar.

Tabii bunlar burjuva basındır denilerek geçiştirilebilir. Ne var ki iş bununla sınırlı değil. Geçmişte de günümüzde de İttihatçı-Kemalist resmi ideolojinin söylemini benimsemekte beis görmeyen sosyalistler bulunuyor. Şüphesiz geçmişte daha çok olmak üzere. Daha önce Dersim katliamı tartışmaları üzerine kaleme aldığımız yazıda geçmişteki TKP yöneticilerinden birinin (İsmail Bilen) Dersim olaylarını uluslararası komünist hareketin yayın organlarında nasıl yansıttığına dair bir örnek vermiştik.[1] Bu kez de günümüz TKP’sinin (SİP-TKP) önde gelenlerinden birinin konuya nasıl baktığına bir örnek verelim. Solun büyükçe bölümü Dersim tartışmaları patlak verdiğinde düzeni mahkûm edici yönde doğru bir tutum takınırken, SİP-TKP uzun süre suspus kalıp hiçbir kelam etmemeyi yeğledi. Nihayet konu hakkında bir görüş belirtmek zorunda kalınca da, önde gelenlerinden Kemal Okuyan’ın ağzından solun tutumunu “çıldırmışlık” ve “gericilikle” damgalamaya kalktı. Solun, bir değer olarak ilericiliği güya unutmakta olduğundan dem vuran Okuyan, Dersimlilerin lideri ve Dersim direnişinin de simgesi konumundaki Seyit Rıza’nın mahkeme ve idam sırasındaki dik duruşunun ve sözlerinin sıkça anılması ve genel bir sempati yaratması nedeniyle kapıldığı öfkeyi şöyle kusuyordu: “Türkiye solu Kürt yoksuluna şeyhleri, şıhları kutsayarak sahip çıkamaz. Bu tarihe, ilerleme düşüncesine, devrimlere, sınıf mücadelelerinin yasalarına nasıl da küstah bir meydan okumadır.” (Sol Çıldırmış Olmalı)

Bu ve buna benzer tutumlar ilericilik (ve gericilik) gibi temel bazı kavramların işçi sınıfı devrimcileri açısından nasıl anlaşılması gerektiği sorusunu beraberinde getirmektedir. Zira ilericilik Marksizmin ve işçi sınıfı devrimciliğinin temel bir değeridir. İlericilik kavramı, Marksistlerin-devrimcilerin-demokratların genel anlamda nerede durmaları gerektiğinin açık göründüğü ve hatta düzenin en gerici temsilcilerinin bile mahcup bir tutum takınmak durumunda kaldıkları Dersim katliamı gibi bir konuda, kendine sosyalist diyen çevrelerin bile utanç verici tutumlarını meşrulaştıracak bir kavram olabilir mi gerçekten? Benzer bir soru Türkiye’nin bir başka gerçekliği üzerinden de sorulabilir. Dinsel inanç ve başörtüsü gibi sebeplerle, Türkiye’de emekçi kitlelerin oldukça geniş bir bölümünün, ilericilik adına geri, ilkel, aşağı görülmesi (“göbeğini kaşıyanlar”, “bidon kafalılar” türünden nitelemelerde uç sembollerini bulan) ve böylesi bir sosyal psikoloji ve konumlanış temelinde tutumlar geliştirilmesinin Marksizmle bir ilgisi olabilir mi?

Türkiye gibi egemen sınıf içi gırtlak gırtlağa bir çatışmanın tüm siyasal alana hâkim olduğu bir ülkede, bu çatışmada taraflardan birinin ideolojik söyleminin temel unsuru haline getirilmiş ilericilik/gericilik kavramlarının netliğe kavuşturulmasının son derece önemli olduğu açıktır. Ayrıca Türkiye’nin de bir parçası olduğu, tarihsel kökenleri Asyatik toplumsal formasyona dayanan geniş bir ülkeler coğrafyasında, toplum üzerindeki olağanüstü devlet otoritesinin kırılmasının taşıdığı büyük önem düşünüldüğünde demokrasi mücadelesi özel bir anlam kazanmaktadır. Ve ne yazık ki bu tür ülkelerde demokrasi, genel olarak daha yüksek değer atfedilen bir ilericilik adına aşağılanmaktadır. Demokrasi düşmanlığının ilericilikle meşrulaştırıldığı topraklarda yaşadığımız unutulmamalı.

Ama ilericilik meselesinin öneminin sadece Türkiye’nin bu sözünü ettiğimiz dolaysız gündemiyle bağlantılı hususlardan kaynaklanmadığını da vurgulamalıyız. Dünya genelinde solda devlet-sevici, korumacı, yerlici eğilimlerin Marksizmin ve ilericiliğin gerekleriymiş gibi sunulması da kendi başına önemlidir. Ayrıca, diğer uçta, toplumsal-tarihsel ilerleme fikrinin kendisini reddeden bir post-modernist entelektüel züppelik bulunuyor. Kimi durumda iyi niyetli kaygıları yansıtsa da, birçok durumda bilinçli bir karşı-devrimci tutumun ifadesi olan bu görüş, niyet ve kalkış noktası ne olursa olsun, mevcut durumu meşrulaştırmaya ve değişim için iradi müdahalenin, devrim düşüncesinin zayıflatılmasına varmaktadır. Dolayısıyla diğer hususların yanı sıra, bu görüş tarzının yanlışlığının da ortaya konması isabetli olacaktır.

Toplumsal ilerleme

İlericilik nedir diye sorulduğunda, ilk elden söylenecek şey, onun toplumsal değişme ve ilerleme fikriyle alâkalı olduğudur. Toplumu geliştirici, ilerletici yönde olan değişimler ve etmenler ile varlığı, çabası ya da fikirleri bu yönde olan insanlar ilerici olarak nitelenirler. Bağlantılı olarak, toplumun gelişmesini ve ilerlemesini engelleme, değişimi durdurma yönündeki etmenler, çabalar ve insanlara muhafazakâr (tutucu) dendiği gibi, değişimi geriye çevirme, eski evrelere döndürme yönündeki eğilim ve insanlara da gerici denir. Beri yandan, toplumun gelişmesinden, ilerlemesinden, gerilemesinden ya da aynı kalmasından söz etmenin aynı zamanda bir tarih anlayışı anlamına geldiği de açıktır. Örneğin, ilerici düşünce ve tutumlara dayanak oluşturan temel düşünce, tarihin akışının genel olarak toplumsal ilerleme yönünde olduğudur.

Neye ilerleme denip denemeyeceği konusunda farklı fikirler olmakla birlikte, genel olarak insanın özgürlük, eşitlik ve refahının artmasının ilerlemeyi ifade ettiği söylenebilir. Dolayısıyla tarihte bir ilerleme olduğunu savunan anlayış da, tarihin genel akışının özgürlük, eşitlik ve refahın artışı yönünde olduğunu savunmuş olmaktadır. Birçok verimli fikirde olduğu gibi, kökleri (bir önsezi olarak) antik çağ düşünürlerine kadar gitse de, ilerleme düşüncesinin asıl ortaya çıktığı, tarihsel anlamını bulduğu ve hayatiyet kazandığı dönem kapitalizmin tarihsel yükselişini ifade eden Aydınlanma çağı olmuştur.

Kapitalizmle birlikte üretici güçlerde muazzam bir gelişmenin gerçekleştiği, yani insanın doğa ve kör toplum güçleri karşısındaki zayıflığının aşılması yönünde büyük adımların atıldığı bu dönem, aynı zamanda tarihsel gelişme fikrine hayat vermiştir. Yani, tarihin bir ilerleme kaydettiği düşüncesinin gerçek anlamda ortaya çıkması için tarihin akışının geçmişe göre olağanüstü hızlandığı bir çağ gerekmiştir. Önceki tarih anlayışları daha ziyade döngüsel tarih anlayışı olarak adlandırılan çerçeveye giriyordu. Gelişmenin yavaşlığı ve süreksizliği, bata çıka bir nitelik arz etmesi, hep sanki başa dönülüyormuş hissini uyandırıyor ve beraberinde tarihin de kendi üzerine kapanan kapalı döngüler biçiminde aktığı düşüncesini besliyordu.

Değişik çeşitlemeleri olsa da, esas olarak kaderci bir öz taşıyan böylesi bir anlayışın insanı kendi koşullarını değiştirmesi için eyleme davet edici nitelikte olmadığı açıktır. İlerlemeci anlayış ise ilerlemenin önündeki engelleri kaldırma yönünde çabayı ve eylemi çağıran bir eğilim yaratır. Aydınlanma çağını ifade eden, insanın kendi aklına ve dönüştürme gücüne güveni yansıtan bu yeni anlayış, insanlığın tarihinde büyük bir atılımdır. İnsanın gelişmeye ve özgürleşmeye açık olduğu, kendini boyunduruk altında tutan her türlü esaret bağından kendini kurtarmaya muktedir olduğu anlayışı gerçekten de büyük bir kazanımdır.

Marksizm de hiç kuşkusuz bu düşünce çizgisi üzerinde yer alır. Ancak onun bu çizgi üzerinde yer alışı sıradan bir yer alış olmayıp, bizzat ilerleme fikrinin gelişiminde olağanüstü büyük bir sıçrama anlamına geliyordu. Zira Marksizm ilerlemenin gerçek sırrını çözüyor, onun temel yasalarını açığa kavuşturuyor ve insanlığın bu bilinçle hareket ederek kendini doğa ve toplumun kör güçlerinin alçaltıcı egemenliğinden kurtarmasının yoluna ışık tutuyordu.

Marksizm döngüsel bir tarih anlayışına karşı çıktığı gibi çizgisel bir tarihsel ilerleme tasavvuruna da karşı çıkıyor ve bunun yerine geçici gerilemelerin, durgunluk dönemleri ve sıçramaların yer aldığı, ama uzun erimde genel bir gelişme eğrisinin varlığını esas alan diyalektik bir anlayış getiriyordu. Marksizm açısından ilerleme zorunluluk alanının daralıp özgürlük alanının genişlemesi olarak tarif edilebilir. Bu bakımdan Marksistler insanlığın zorunluluğun alanından kurtulması ve kendi kaderini belirleme gücünün artması anlamına gelen ya da bu yönde hizmet eden maddi ve düşünsel gelişmeleri ilerici gelişmeler olarak görürler. Bu, en geniş anlamıyla özgürleşme olarak da ifade edilebilir. İnsanın her türlü (maddi ve manevi) boyunduruktan, esaretten kurtuluşu. Bu, dar anlamıyla siyasal-hukuki boyunduruklardan kurtulmayı da, köleleştirici zorunlu çalışma yükünün azaltılmasını da, düşünsel esaretten kurtuluşu da içerir.

Ancak toplumsal yaşamın karmaşık bütünlüğü içinde hiçbir toplumsal olgu tek boyutlu olmadığından, her bir gelişmenin içerdiği yönler değişik ve bazen de çelişik anlamlar kazanırlar. Bir yönden ilerici olan bir gelişme, bir başka yönden gerici olabilir sözgelimi. Ya da belirli koşullar içinde ilerici anlam ifade eden bir süreç başka koşullarda tam tersi anlama gelebilir vb. İşte ilericilik konusunda yanlış ve sakıncalı yaklaşımların belirlenmesinde bu nokta işin bamtelini oluşturmaktadır. Zira ilericilik Marksist politikanın temel bir ölçüsüdür. Marksistler politik gelişmeleri değerlendirir ve eylemlerinin yönünü, içeriğini ve biçimini belirlerken daima süreçlere ilerici yönde bir müdahale yapmayı esas alırlar. Ancak toplumsal yaşamı oluşturan diğer düzlemler gibi politika düzlemi de kendine özgü dinamiklere sahiptir. Bu nedenledir ki, toplumun tarihsel gelişimine ilişkin genel yaklaşım ve belirlemelerden otomatik olarak somut politika reçeteleri çıkmaz. Tek tek her somut duruma ilerleme düşüncesinin genel formüllerini dümdüz ve dolaysız biçimde uygulayamayız. Genel tarihsel yaklaşımın ilkelerini somut politik süreçlere doğru biçimde uygulamak, yani somutta toplumu en çok ilerletecek, toplumsal özgürleşme davasını ileriye taşıyacak yönde bir hareket tarzı geliştirmek, büyük ve zorlu bir görevdir.

Burada kavranması gereken kritik nokta, Lenin’in de ifade ettiği gibi, iç içe geçmiş sonsuz sayıda halkadan oluşan karmaşık sorunlar olarak toplumsal sorunların somut koşullar içinde çözümünde tutulacak doğru halkanın belirlenmesidir. İlericilik sorunu bağlamında sosyalist hareketin mücadele tarihi bu noktada yapılan ibretlik yanlışlarla doludur. Marx ve Engels’in de hayatta olduğu dönemde Almanya’da ortaya çıkan Bismarkçılık olgusu karşısında sosyalist hareketin yaklaşımı özellikle ele alınmayı hak eden bir örnektir. Zira Türkiye’de sol harekette bulunan defolu ilericilik anlayışını sergilemek bakımından çok yakın paralellikler sunmaktadır.

Bismarkçılık karşısında Marksizm ve Lasalcılık

19. yüzyılın ikinci yarısında dağınık vaziyetteki Alman devletlerinin (ya da devletçiklerinin) birleşmesi, yani Almanya’nın birliğinin sağlanması, tarihsel olarak ilerici bir adımdı ve dönemin sosyalist hareketinin uğruna mücadele ettiği ortak bir talepti. Bu irili ufaklı sayısız Alman devletlerinde hâkim olan sınıflar kendi yerel ve kesimsel çıkarları temelinde birleşmeye direniyorlar ve Alman burjuvazisi de korkaklığı, pısırıklığı ve uzlaşmacılığıyla, yeterli politik iradeyi göstermiyordu. Uzun dönem sancılı biçimde sürüncemede kalan bu sorun nihayet 1871 yılında çözüme kavuştu.

Fakat bu birleşme ne aşağıdan gelen bir halk devrimiyle sağlanmıştı ne de Alman burjuvazisinin feodal prangalara karşı özgürlükçü çabalarının bir ürünü, bir yansıması olarak hayat bulmuştu. Birleşme esas olarak Alman devletleri içinde en azmanı olan ve yayılmacı bir açgözlülük içindeki Prusya Krallığının militarist çizmeleri altında, tepeden inme gerçekleşmişti. Ve bu sonuç da, yine asıl olarak 1862 yılından itibaren Prusya devletinin başbakanlığına atanmış olan “demir şansölye” Bismarck’ın Prusyalı toprak ağalarına (junkerler) dayanan militarist politikaları sonucu ortaya çıkmıştı. Prusya’da yürürlükte olan liberaller, demokratlar ve sosyalistler üzerindeki baskı rejimini tüm Almanya’ya yayan Bismarck, burjuva demokratik hak ve özgürlüklerin Almanya’da hayata geçmemesi için demir yumrukla hem işçi sınıfına hem de liberal burjuvaziye karşı cansiperane mücadele etti. Toprak ağası junker sınıfının çıkarlarını ve düşünce dünyasını yansıtan karakteristik bir gericilikle, politik özgürlükleri kurulu nizama karşı büyük bir tehlike olarak görüyor ve nizam için devletin demir yumruğunun gerektiğine inanıyordu.

Prusya Krallığının amaçları önünde engel olarak gördüğü kiliseye karşı da savaş açmaktan geri durmayan Bismarck, bunun için meşhur Kulturkampf’ı (Kültür Savaşı) başlatmış, bu çerçevede dine karşı yasalar çıkarmış, propaganda savaşı yürütmüştü. Kendi militarist Prusya yayılmacılığına destek sağlamak ve liberal burjuvazinin isteklerine karşı koymak için işçi sınıfını bile kullanmaya çalışmaktan da kaçınmayarak, bu uğurda dünya tarihinde ilk kez genel devlet sigortasına dayalı bir sosyal güvenlik sistemine geçit vermişti.

Bu icraatları ve burada saymaya gerek olmayan diğer icraatları sonucu Alman tarihine damgasını vurmuş olan Bismarck, Almanya’da, Bismarkçılık olarak da adlandırılan bir tür Bonapartist rejim tesis etti.[2] Bu rejim ve buna eşlik eden politikalar Almanya için son tahlilde bir devrim, bir tarihsel ilerleme anlamına geliyordu. Ancak bu devrim bir halk devrimi değil, bir tepeden devrimdi. Bu noktanın altını kalınca çizelim, çünkü Türkiye’deki burjuva devrimi ve bu devrim sonucu kurulan rejim de (Kemalizm) Bonapartizmin bu Bismarkçı çeşitlemesiyle büyük oranda akrabalık göstermektedir. Bu benzerlik, kurucu Bonapartizm denilebilecek bu rejimler konusunda Marksizmin tutumunu analoji yoluyla anlama konusunda ışık tutmaktadır.

Şimdi asıl soru şudur: Almanya’da o dönemin işçi ve sosyalist hareketi Bismarck’ı ve Bismarkçılığı desteklemeli miydi? Desteklemiş midir? Alman sosyalist hareketi bu konuda ikiye bölünmüştü. Lassalle öncülüğündeki bir kesim bu rejimi ve politikaları desteklemiş ve hatta Lassalle bu uğurda Bismarck ile sonradan açığa çıkan gizli anlaşmalar bile yapmıştı. Marx ve Engels öncülüğündeki kesim ise bu politikaya kesin biçimde karşı çıkmışlardı. Bu icraatlar işçi sınıfı ve geniş halk yığınlarına karşı tam bir düşmanlık içinde, onların her yönden baskı altına alınmasıyla el ele, anti-demokratik, tepeden inmeci, özgürlükçü olmayan bir tarzda iş görüyorlardı. Marx ve Engels Bismarck’ın icraatlarının tarihsel olarak ilerici bir iş gördüğünü ifade etmekten çekinmemekle birlikte, bu ilerici işlevin, çelişik biçimde gerici yöntem ve araçlarla, gerici tarzda gerçekleştirildiğini tespit ediyorlardı. İşte tepeden devrimleri karakterize eden bu nitelikler, bu süreçlerin sahibi konumunda olan egemen sınıf kesimlerine işçi sınıfı desteği sunulmasının büyük bir yanlış olacağı anlamına geliyordu. Marx ve Engels bu tür yöntemlerin toplumsal kurtuluş mücadelesini ilerletici değil, aksine baltalayıcı nitelikte olduğunu göstererek sosyalist politikanın özgürlükçü karakterini berrak biçimde ortaya koyuyorlardı.

Böylesi dertleri olmayan Lassalle ise, bir oportüniste yakışır biçimde gizli pazarlıklarla, junkerlerin Bismarck liderliğinde liberal burjuvaziye karşı verdiği mücadeleye işçi sınıfının desteğini sunmayı vaat ediyor ve bunun karşılığında Bismarck’tan işçi sınıfı için genel oy hakkı ve işçi kooperatifleri vb. için devlet yardımı koparabileceğini ümit ediyordu. Marx, yüzüne karşı açıkça “Bonapartist” dediği Lassalle’ın bu “mutlakıyetçi ve feodal muhaliflerle burjuvaziye karşı ittifakını” ve bu temelde devletle kırıştıran siyasi çizgisini mahkûm ediyor, bunu alaycı biçimde “Prusya Kraliyet Sosyalizmi” olarak adlandırıyordu.[3]

Bismarkçılığın din konusundaki yaklaşımı ile Marx ve Engels’in bu konudaki tutumuna da kısaca değinmek gerekiyor. Çünkü bu konu da, hem genel anlamda hem de özel olarak Türkiye bağlamında önem taşımaktadır. Engels Dühring’in din konusuna yaklaşımını eleştirirken, onun anlayışının Bismarkçı olduğunu söylüyordu: “Dühring, dinin bu kendisine vaat edilmiş bulunan doğal ölümle ölmesini bekleyemez. Daha köktenci bir biçimde davranır. O, Bismarck’tan daha Bismarkçıdır; yalnızca katolikliğe karşı değil, ama genel olarak tüm dine karşı ağırlaştırılmış mayıs yasaları çıkarır, gelecekteki jandarmalarını dinin izlenmesine gönderir ve böylece onun şehitlik mertebesine yükselmesine yardım eder ve ömrünü uzatır. Nereye bakarsak bakalım, her yerde o özgül Prusya sosyalizmi!” (Anti-Dühring)

Lenin döneminde Bolşevikler din konusunda Marksizmin bu özenli ve doğru yaklaşımını uygulamaya geçirdiler. Ancak 1920’lerin ortalarından itibaren bir bürokratik karşı-devrim süreciyle işçi sınıfı iktidarı aşama aşama yıkılınca Stalin öncülüğündeki egemen bürokrasi, aynı milliyetler ve köylülük sorunlarında olduğu gibi, din sorununda da tepeden inmeci, hotzotçu zorba politikalar uygulamaya başladı. Ve ne yazık ki daha sonra dünya komünist hareketine de, Marx-Engels-Lenin’in çizgisinden ziyade, kaba burjuva materyalizmini ve zorbalığını yansıtan bu tepeden inmeci Stalinist anlayış yerleşti.

Sadede gelecek olursak, son tahlilde kapitalizm yönünde ilerleme anlamına gelse bile, halk düşmanı, anti-demokratik yöntemlerle tepeden inme gerçekleştirilen dönüşümler devrimci işçi sınıfının politik desteğini hak etmemekte, aksine, bu gelişmelerin sahibi egemen sınıf kesimlerine ve bunların yürütücüsü politik öncülerine karşı amansız bir mücadeleyi gerektirmektedirler. Bunun Türkçeye tercümesi, Türkiyeli Marksistlerin de, eğer Lassalle’ı değil de Marx’ı kendilerine rehber alıyorlarsa, Türkiye’nin Bonapartizmi (ya da Bismarkçılığı) demek olan Kemalizmi desteklemek şöyle dursun, ona karşı amansız bir mücadele yürütmeleri gerektiğidir.

Bir kez daha Dersim

İlericilik argümanıyla haklı çıkarılmaya çalışılan gerici politikalara belki de en çok örnek ulusal sorun alanından verilebilir. Modern tarih boyunca ezilen ulusların isyanlarının bastırıldığı hemen tüm durumlarda ezen ulus temsilcileri ve onların sol yamaklığına soyunanlar bu bastırmaları gerilikle, gericilikle, medeniyetsizlikle vs. mücadele kılıfına sokarak aklamaya çalışmışlardır. Dersim katliamına ilişkin olarak da durumun aynı olduğundan bahsetmiştik.

Bir yandan güya Dersim “feodalizm”den arındırılıp modernleştirilecek, çağdaşlaştırılacaktı ve yapılanlar halkı ağaların, şeyhlerin sultasından kurtarmak içindi, diğer yandan direniş gösteren ve isyan eden Dersimlilere sahip çıkmak ilericilikle bağdaşmazdı! Doğrusu, yabancı boyunduruğuna asırlar boyunca direnmiş, bunun için son derece zor bir coğrafyayı kendine yurt bellemek durumunda kalmış ve bu asırlar içinde isyancı bir gelenek oluşturmuş olan Dersimliler, şimdi yeni rejimin sömürgeci boyunduruğuna da direndiği için, bu rejimin kapıkulları tarafından “gericilik”le lekelenmeye çalışılmıştır. Gerçek budur.

Dersim’de ve daha önceki diğer Kürt isyanlarının büyük bölümünde yapılanların ilericilik aşkıyla yapıldığı koca bir yalandır. Sormak gerekiyor: Dersimlilere söz gelimi ana dillerinde eğitim ve kendilerini geliştirme olanakları, öz-yönetim hakkı gibi gerçekten ilerici düzenlemeler verilmiş ve Dersimliler de “gericiliklerinden” dolayı bunları ret mi etmiştir? Sadece Dersim değil önceki tüm Kürt isyanları da dâhil olmak üzere bunun olmadığını biliyoruz. Peki, Kürt coğrafyası ve özellikle de “çıbanbaşı” olarak görülen Dersim, dereler boyu akan kanda boğulup da, “tehdit” ortadan kaldırıldıktan sonra oralara medeniyet mi götürülmüştür? Geçmişteki tüm Kürt isyanları için geçerli olmak üzere böyle bir şeyin olmadığını biliyoruz. Kürtlerin yaşadığı coğrafya her daim Türkiye’nin en geri kalmış bölgesi oldu. Oralara medeniyetin yalnızca acı sonuçları; jandarma karakolları, garnizonlar, tank, top, mermi götürülmüştür.

İşin aslı şudur ki, Kemalist sermaye rejimi bekasını Kürt aşiret liderleri ve toprak ağalarıyla kirli bir ittifakta görmüş ve bölgedeki geri aşiret düzenine dokunmamayı temel düstur addetmiştir. Bugün o denli ağıt yakılan töre cinayetleri, kan davaları, kız çocuklarının eğitimsizliği gibi konular tümüyle bu bilinçli politikaların bir sonucudur. Bu o kadar açık bir gerçektir ki, bugün Kemalizmin kalemşorluğunu yapanlardan bazıları bile bunu itiraf etmekten ve geçmişe ikiyüzlüce serzenişte bulunmaktan kaçınamamaktadırlar.

Başka bir dili, başka bir dini inanışı, başka bir kültürü ve gelenekleri olan bir halkın, yüzyılların direniş geleneğinin mirası olan fiili özerkliğini elinden alma, o halkı zorla asimile etme ve bu uğurda yapılan her türlü alçaklık ve zulüm ilericilikle payelendirilirken, o halkın bunlara boyun eğmeyişinin gerici direniş olarak nitelenmesi ilericilik düşüncesiyle alay etmektir!

Dersim sorununu ya da geçmişteki Kürt isyanları sorununu ağalık/şeyhlik (ya da yanlış bir adlandırmayla feodalizm) sorunu olarak göstermek, sorunun özünü ve odak noktasını tümüyle saptırmaktır. Gerçekte bu isyanların çoğu (en büyüklerinin tamamı) ulusal bir öz taşıyan, asıl motivasyonu ulusal olan isyanlardı. Ne bu isyancı hareketlerde aşiret ve din unsurlarının yer alması ne de bu hareketlerin kimi durumlarda emperyalist güçler tarafından kullanılmak istenmesi ya da bunların emperyalistlerle kimi temaslarının olması bu hareketleri gerici yapar. Bu hareketlerin tarihini şovenist önyargılarla değil de namusluca okuyan her dürüst insan bu gerçekliği görür. Bunun için Marksist olmaya bile gerek yoktur, demokrat olmak ya da fikir namusuna sahip olmak yeterlidir.

Engels sosyalist devrim gerçekleştiğinde iktidara gelecek olan işçi sınıfının sömürge siyaseti izleyemeyeceği ve geri halklara zorla medeniyet götüremeyeceği uyarısını yapmıştı. Bunun yerine, bu halkların da sosyalist dünya toplumuna katılımını sağlamak üzere ilerlemeleri için mutlak surette gönüllülüğe dayalı olarak yardımcı olmak gerektiğini söylemişti. Marksizmin ilericiliği bunu gerektiriyordu. Lenin de onun bu sözlerini, başta Kautsky gibiler olmak üzere tüm şovenistlere defalarca hatırlattı. Elbette bununla yetinmeyerek Rusya’da iktidara gelen devrimci işçi sınıfının ulusal sorunda tümüyle özgürlükçü bir politika izlemesini sağladı. Rusya’nın geri halklarının ulusal demokratik haklarına kavuşması için tüm varlığıyla mücadele etti. Ve tam da bu samimi özgürlükçü politika, emperyalistlerin desteğindeki karşı-devrimci beyaz orduların çoğu Müslüman olan bu halklardan destek bulmasını engelledi. Ama Lenin sonrasındaki Stalinist bürokratik diktatörlük Çarlıktan miras baskıcı politikaları diriltince tüm bu halklar arasında biriken milliyetçi öfke nihayet 1990’larda patlayarak kendini açıkça gösterdi. İşte devrimci Marksizmin özgürlükçü politikası ile bürokratik despotizmin zorba politikaları arasındaki fark!

Marksizmin tutarlı ilericiliği

İlerleme düşüncesinin kavranış ve uygulamasında yanlışlara, ya da daha yaygın durum olarak suiistimaline geçmişte ve günümüzde çok örnek vardır. Bu konuda oportünist tutumları yansıtan yanlışlar konusunda genel olarak üç tür durumla karşı karşıyayız. Birincisi gerici yöntemlerle uygulamaya sokulsa da gerçekte (uzun vadede) ilerleme anlamına gelen gelişmeler. Halkın iradesini dışlayan, onun aktif müdahalesini engelleyen, tepeden inmeci yöntemler genel olarak gerici yöntemlerdir.[4] Ve Marksistler genel tarihsel planda ilerici bir anlam kazanan bu tür gelişmeleri politik olarak desteklemezler, aksine mahkûm ederler. Bunun klasik örneği Marx’ların kendi dönemlerinin Almanya’sında Bismarkçılığa karşı aldıkları tutumdur. Yine küçük üreticiliğe ve köylülüğe karşı tutum sorunu da aynı kapsama girer. Son tahlilde bu ekonomik varoluş biçimleri kapitalizm ve ötesi açısından gericidirler. Ama küçük üreticilerin zorla, anti-demokratik yollarla, bir çırpıda bıçakla kesercesine tasfiyesi gibi politikalar yanlıştır ve Marksistler buna karşıdırlar. Bu tasfiye bu kesimlerin ikna edildiği demokratik yöntemlerle ve asıl olarak ekonomik özendirme ve tedbirlerle zamana yayılarak gerçekleştirilmelidir.

İkincisi, nesnel anlamda ilerici bir hedefle yapılmış olsa bile, gerici yöntemlerle gerçekleştirildiği için sonunda da gericiliğin güçlenmesiyle sonuçlanan uygulamalardır. Örneğin dini zayıflatmak adına izlenen saldırgan, hotzotçu ve aşağılayıcı politikalar, genellikle geniş emekçi kesimlerin dine daha çok sarılmasıyla sonuçlanmaktadır. Bu bakımdan bir diğer önemli örnek grubu ulusal sorun alanındadır. Ekonomik gelişmeye ve yüksek emek verimliğine daha elverişli bir zemin sunması dolayısıyla büyük devlet birlikleri oluşturma adına, ezilen ulusları boyunduruk altında tutan politikalar birçok durumda görüldüğü gibi uzun vadede ters tepmektedir.

Aynı şey kadınların örtünmesi sorununda da geçerlidir. Evet, kadınların örtünmesi esasen onlar üzerindeki erkek egemen baskının bir biçimidir. Ancak kadınların tesettürden kurtuluşunun, onların toplumsal yaşamdan, eğitim olanaklarından uzaklaştırılması yoluyla olamayacağı çok açıktır. Bıraktık olumlu yönde doğru politikaları izlemeyi, kapitalist toplumun doğal gelişimi içinde bile sönümlenme eğilimi gösteren örtünme, anti-demokratik ve özgürlük düşmanı yasaklamalarla normalde olabileceğinden daha yavaş sönümlenmekte, direnç artmaktadır. İlericilik adına gerici bir sonuç! Kaldı ki, örtünün kendisinden daha önemli olan, bu kadınların büyük kentlere gelmiş, işçileşmiş ve evden çıkarak toplumsal hayata karışmış olmalarıdır. Eğer Marksist isek, asıl toplumsal ilerlemenin örtünün çıkarılmasından ziyade burada olduğunu görmemiz gerekir. Zira temel olan budur. Maddi yaşam koşulları hızla değişmekte olan, modern yaşama hızla karışan bu kesimler, gözle görülür biçimde taşra muhafazakârlığından uzaklaşıyorlar. Okuyorlar, düşünüyorlar, hak mücadeleleri veriyorlar, fabrikalarda mücadeleye katılıyorlar ve bu arada kaçgöç türünden gerici adetlerle alâkalarını tümüyle kesiyorlar. Marksistlere düşen, başörtüsü gibi artık tümüyle sembolik bir kabuk haline gelmiş ayrıntılara takılmak değil, bu gerçek ilerici eğilimleri daha da güçlendirmektir. İşte bu noktalardaki yanlış tutumlar ve politikalar ne yazık ki, solu, doğal ve gerçek tabanı olması gereken bu kitlelere yabancılaştırmaktadır. İşte size ilericilik adına gerici bir sonuç daha!

İlericilik sorununa Marksizmin yaklaşımını somutlamak için kadın sorunu alanından anlamlı bir örnek daha verilebilir. ABD’de kadınlara oy hakkını savunan süfrajet akım içinde uzunca bir dönem hâkim olan eğilim, bu hakkı elde etmek için verdiği mücadelede önemli ölçüde ırkçı ve işçi düşmanı gerekçeler kullanıyordu. Bu hareketin lideri olan Carie Chapman Catt, artan göçmen ve işçi sayısının bir tehdit oluşturduğundan hareketle, bu tehdidi bertaraf etmenin bir çaresi olarak “kenar mahallelerin ve yabancıların” oy hakkından mahrum edilmesi ve buna mukabil seçkin beyaz kadınlara oy hakkı verilmesi çağrısında bulunuyordu. Catt bir ömür boyu bu amaç için gayretkeşlikle mücadele etti. Şimdi biz burada kadın özgürleşmesini mi göreceğiz, ırkçılığı ve işçi düşmanlığını mı? Catt ve onun gibilerin temsil ettiği siyasi eğilim ilerici midir, gerici midir?

Üçüncü bir durum ise hiç de ilerici olmayan birtakım düşünce ve politikaların yanlış biçimde ilerici olarak bellenmesidir. Örneğin ekonomide devletçilik, korumacılık gibi politikaların ilericilik olarak sayılması gibi. Son tahlilde kapitalizmin dünya ölçeğinde gelişiminin doğurduğu küçük-burjuva tepkiler bu sınıfa girer. Ulus devlete sarılma, küçük üretime sarılma, yerelliğe, yerli olana sarılma vb.

Meselâ bu fasıldan olmak üzere, kapitalizmin piyasacılığına karşı genellikle devletçilik-korumacılık-planlamacılık söylemi öne çıkarılır ve bunda keramet varsayılır. Oysa Marksizmin gerçek görüşü bu değildir. Bu görüş ne yazık ki Marksizme yamanmış bir yakıştırmadır. Marksizmin gerçek konumu, kapitalizmin piyasası ve anarşisine karşı, ne olursa olsun devletçilik ve planlama değil, işçi sınıfının bütününü kucaklayan özörgütlülükleri üzerinde yükselen kendi iktidarı altındaki bir devlet mülkiyeti ve yine bu özörgütlülüklere dayanan demokratik planlamadır. Burjuva devletçiliği ve planlamacılığı ne işçi sınıfının savunacağı bir şeydir ne de genel anlamda ilericiliktir. Bu sosyalizm yağına bulanmış devlet kapitalizminden başka bir şey değildir. Aynı şey korumacılık için de geçerlidir. İşçi sınıfının kendi sovyetik organları biçiminde hayat bulmuş iktidarına (yarı-devlet) dayanmayan bir devletçiliği kendine bayrak edinenler bunun yapışık kardeşi olarak korumacılığı da şevkle savunurlar ve bunun ilerici bir tutum olduğunu zannederler. Oysa Marksizmin kurucularının tutumları tam tersidir. Marx ve Engels, kendi dönemlerinde İngiltere’de olsun, Fransa’da olsun, Almanya’da olsun, karşılaştıkları bu tür tüm durumlarda, kapitalist devlet mülkiyetini ve korumacı gümrük politikalarını ilerici olarak sunan burjuvaları ve sosyalistleri alaylı bir dille defalarca mahkûm etmişlerdir.

Son olarak değinmek istediğimiz bir nokta şudur. Marksizmin tarihsel ilerlemeye bakışı diyalektik karakterdedir. Daha evvel belirttiğimiz gibi Marksizm tarihin kesintisiz yükselen bir çizgi biçiminde ilerlediğini asla savunmaz. Tarihte gerileme dönemlerinin, kopuşların, durgunluk dönemlerinin varlığını tespit ve analiz eder. Ayrıca ne yükseliş dönemlerini mutlak olarak ilerici ne de gerileme dönemlerini mutlak olarak gerici görür. Yükseliş dönemlerinde toplumsal yaşamın kimi yönlerinde gerici gelişmelerin olduğunu ve gerileme dönemlerinde de kimi ilerici gelişmelerin olduğunu ihmal etmez. İşte tüm bu karmaşık ve çok yönlülüğü içinde tarihin büyük nehrinin genel olarak ileriye aktığını ortaya koyar. Marksizmi ayırt eden bu bakış zenginliğidir.

Özellikle uzun gericilik dönemlerinde egemen karamsar ruh haline yenik düşen dimağların bu tür dönemlerde bile mevcut olan ilerici eğilimleri ve gelişmeleri görememesi ve bütün tarihe ilişkin olarak gelişme fikrinden kuşkuya kapılması mümkündür. Bunun içinde bulunduğumuz emperyalizm çağında çok örnekleri vardır. Yirminci yüzyılda yaşanan büyük toplumsal yıkımlar, gerici deneyimler ve nihayetinde yanlış biçimde umut bağlanan Stalinist rejimlerin çöküşü, özellikle sol entelijensiya içinde tarihsel ilerleme fikrinin gözden düşmesine yol açmıştır. Yukarıda anlatılanlar ışığında bunun bir yanılgı olduğunu uzun boylu anlatmaya gerek yoktur. Yalnızca, bir hatırlatma olarak, post-modernizm denilen kof bulamacın gözde yavelerinden birinin bu düşünce olduğunu belirtelim.

Toparlayacak olursak, Marksizmin ilericilik anlayışının sonuna kadar tutarlı özgürlükçü yönünü bir kez daha vurgulamak isteriz. Sözde ilerleme adına, tepeden inmeci, halk düşmanı yöntemlere asla prim verilemez. Burjuva demokrasisinin bile gerisinde kalan, Bonapartist, vesayetçi anlayışlara, sırf din karşıtı ve Amerika karşıtı bir söylem tutturuyorlar diye ilericilik payesini bol keseden dağıtamayız. Türkiye’deki kapıkulu sosyalizmi akımının bu tür manipülasyonlarına karşı net bir ideolojik-politik tutum gösterilmelidir. Kendine açıkça “orducu sosyalist” diyenlerin (Yalçın Küçük gibi) olduğu bir ülkede bunların sol saflarda itibar görmemesi gerekir. Bu da her şeyden önce proleter devrimci sınıf temelinde durmakla ve teorik netlikle mümkündür. Küçük-burjuva sosyalizminin tarihsel olarak çökmüş müflis anlayışlarıyla kesin bir hesaplaşma ise bunun ön şartını oluşturuyor.



[1] Bkz. Levent Toprak, Dersim Katliamı ve Kemalizm, MT, Aralık 2009.

[2] Bonapartizm ve Bismarkçılık hakkında daha geniş değerlendirme için bkz. Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme, Tarih Bilinci Yay., 2004.

[3] İşçilere şöyle diyordu Lassalle: “Devlet hiçbirimizin kendimiz için elde edemeyeceği şeyi hepimiz için elde edecek şeydir.” Bir Prusya mahkemesine hitaben de, “Tüm uygarlığın kirlenmemiş kadim ateşi” olarak gördüğünü söylediği büyük harfli “Devlet’i, o modern barbarlara [liberal burjuvaziye] karşı sizinle birlikte savunuyorum” diyordu.

[4] Bu arada yeri gelmişken değinmek gerekir ki, bugün burjuva ideologlarının bu tür yöntemleri adlandırmak için Jakobenizm nitelemesini kullanmaları bir aldatmaca, bir saptırmacadır. Jakobenizm tepeden inmeciliği değil halk kitlelerine dayanan devrimci radikalizmi ifade eder. Burjuvazi, bundan ödü patladığı için, Jakobenizm kavramını bir çarpıtmayla mahkûm etmeye yönelmiştir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:59, Şubat 2010