İnsanlık 20. yüzyılda iki büyük emperyalist savaşa ağır bedeller ödeyerek tanıklık etti. Bugün ise üçüncüsünü, kendine has koşullarla farklı coğrafyalarda ve farklı biçimlerde, giderek daha yakıcı bir şekilde yaşıyor. Daha önceki iki dünya savaşı 100 milyondan fazla insanın canına mal olurken, milyonlarcasının hayatında da derin yaralar açarak telafisi mümkün olmayan acılar bıraktı ardında. Günümüzde süren Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşının bilançosu da son derece ağırdır; milenyumun başlarından bu yana milyonlarca insan yaşamını yitirirken, yüz milyondan fazlası yerinden-yurdundan edilerek göç yollarına düşürüldü. İnsanlık bilhassa savaşın yoğunlaştığı bölgelerde ağır yaralar alırken sürekli saldırı altındaki görünmeyen cephe doğa da büyük bir yıkıma sürükleniyor. Emperyalist savaşların doğa üzerinde yarattığı yıkım, silah fabrikalarında üretim bandı işlediği anda başlıyor, ormanların, toprağın, nehirlerin ve okyanusların harap edildiği test sahalarında derinleşiyor ve son kertede cephe hatlarında görünür hale geliyor. Savaşın sona erdiği bölgelerde bile bu yıkım, toprakta, suda, havada ve tüm canlı popülasyonda etkilerini onyıllarca hatta yüzyıllarca sürdürüyor.
Yıkım, üretim sürecinde başlıyor
Silah sanayii, yüksek enerji tüketimi, yoğun metal kullanımı ve toksik atık sebebiyle, daha savaş başlamadan doğanın mahvına sebep oluyor. Dahası, bu alanda kullanılan ve soğutma suyu işlevi gören sular –ki bunların neredeyse tamamı içme sularıdır– kimyasallarla kirletildikten sonra toprağa veya denizlere geri boşaltılıyor. Kullanılan sistemlerin açık sistem olmasından kaynaklı her gün milyonlarca metreküp su bu şekilde kullanılıp kirletiliyor.
Askeri-endüstriyel faaliyetlerin çevre üzerinde yarattığı yıkımın bilançosu tam olarak bilinmiyor. Askeri gerekçelerle gizli tutulması ve uzun yıllar boyunca uluslararası iklim ve çevre raporlarının dışında bırakılması nedeniyle bu alana ilişkin kapsamlı ve şeffaf bir veri bulunmuyor. Fakat çeşitli tahminler ve çalışmalar, askeri-endüstriyel faaliyetlerin küresel sera gazı salımındaki payının yüzde 5’in üzerinde olduğuna işaret ediyor. Bu oran, pek çok ülkenin toplam sera gazı salımını katlayarak aşmaktadır. Avrupa Birliği ülkelerinin (27 ülke) 2024 yılındaki sera gazı salımlarının toplamının küresel salımın %5,9’unu oluşturduğu düşünüldüğünde karşımızdaki tablo daha net anlaşılacaktır.
Toprak üzerindeki tahribat da bu sürecin önemli bir parçasıdır. Kullanılan ağır metaller, zararlı partiküller ve çeşitli kimyasallar üretim tesislerinin çevresindeki toprağa doğrudan ya da atık sular yoluyla sızıyor. Kurşun, cıva, kadmiyum ve arsenik gibi maddeler toprakta birikerek canlı yaşamı tahrip ediyor, toprağın doğal döngüsü içerisinde yenilenme kapasitesini zayıflatıyor ve tarımsal verimliliği düşürüyor. Bu kirleticiler yalnızca toprak yüzeyiyle de sınırlı kalmıyor üstelik. Yağış ve yeraltı suyu hareketleriyle daha derin katmanlara taşınarak geniş alanlarda kalıcı kirlenmelere yol açıyor. Rüzgâr yoluyla taşınan, bacalardan çıkan zehirli kimyasal partiküller, etkilenen alanın kilometrelerce genişlemesine sebep oluyor. Bunun aynı zamanda ciddi solunum yolu hastalıklarına ve kansere yakalanma riskini önemli derecede artırdığını da belirtmek gerekiyor. Bu tür askeri üretim faaliyetlerinin yoğun yapıldığı bölgelerde sıkça gözlemlenen “ölü topraklar”, üretim sürecinde başlayan bu tahribatın, savaş alanlarından çok önce doğayı yaşanamaz hale getirdiğini gösteriyor.
Hegemonya krizinin ve bununla paralel olarak Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşının derinleşmesi silahlanma yarışını da kızıştırmaktadır. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsünün (SIPRI) 2024 verileri, dünyanın en büyük 100 silah üreticisinin silah ve askeri hizmet gelirlerinin %5,9 artarak 679 milyar dolarla tarihsel zirveye ulaştığını ortaya koyuyor.[1] Rapora göre, 2018’den bu yana ilk kez en büyük beş silah şirketinin tamamı gelirlerini arttırdı. Ukrayna ve Gazze savaşının yol açtığı bu sıçramayı, takip eden bir buçuk yılda yaşanan İran savaşı yeni bir eşiğe fırlattı. Başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere tüm dünyada silahlanma bütçelerinin arttırıldığı bu dönemde, silah üretim hatları genişletildi, yeni üretim tesisleri devreye sokuldu ve askeri-sınai kapasite büyütüldü, daha da büyütülmeye devam ediliyor. Silahlanma yarışındaki bu hızlanma, çevre açısından daha fazla maden çıkarımı, artan enerji ve su tüketimi, yükselen fosil yakıt kullanımı ve büyüyen atık hacmi anlamına gelmektedir.
Kimyasal ve nükleer silah üretimi ise bu yıkımın en yoğun yaşandığı alanlardır. Kimyasal silahların üretim ve depolama süreçlerinde meydana gelen sızıntılar, toprağı ve suyu onlarca yıl boyunca kullanılamaz hale getirebilmektedir. Nükleer silahların yarattığı yıkım ise çok daha derindir. Uranyum madenciliğinden nükleer başlık üretimine kadar uzanan süreç geride radyoaktif atıklar ve kirlenmiş yeraltı suları bırakıyor. Hanford ve Mayak gibi nükleer üretim ve atık depolama merkezlerinde yaşanan facialar ve ihmaller çevre ve insan üzerinde yarattığı büyük yıkımla, bu durumun en somut örnekleridir.[2]
Test aşamasında derinleşen tablo
Savaşta öldürmek ve yok etmek üzere üretilen silahlar, cephe hattında kullanılmadan önce, etkilerini ve sonuçlarını görmek üzere çeşitli testlere tabi tutulmaktadır. Bu da üretim süreciyle başlayan yıkım silsilesinin test sahalarında derinleşmesi anlamına gelmektedir. Bunun için de devletler yeni silah sistemlerini, füzeleri, savaş uçaklarını ve mühimmatları denemek için geniş kara, deniz ve hava sahalarını kullanmaktadırlar. Bu test faaliyetleri sırasında meydana gelen patlamalar, ağır araç hareketleri ve altyapı çalışmaları, doğal yaşam alanlarını tahrip ederken, ekosistemlerin bütünlüğünü bozmaktadır. Özellikle çöl, ada ve kıyı bölgeleri askeri test alanlarına dönüştürüldüğünde birçok canlı türü yaşam alanlarını kaybetmekte veya bölgeden uzaklaşmak mecburiyetinde kalmaktadır. Son yüz yıllık dilime bakarak elde edilen sonuçlar, askeri test alanlarının çevresinde biyolojik çeşitlilik kaybı, habitat parçalanması ve toprak bozulmasının yaygın olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.
Nükleer silah denemeleri bunun en acı örnekleriyle doludur. ABD’nin 1946-1958 yılları arasında Pasifik Okyanusundaki Marshall Adaları’nda bulunan Bikini ve Enewetak atollerinde (mercan adaları) gerçekleştirdiği nükleer testler, bölgede uzun süreli radyoaktif kirlenmeye yol açmıştır. Bu yıllar arasında toplam 214 megaton gücünde 67 nükleer patlama denemesi yapılmıştır. Özellikle 1954 yılında gerçekleştirilen Castle Bravo isimli 15 megatonluk hidrojen bombası testi beklenenden çok daha büyük bir patlamaya neden olmuş, radyoaktif serpinti yüzlerce kilometrelik alana yayılmıştır. Bu bombanın Hiroşima’ya atılan bombadan bin kat daha büyük olduğu düşünüldüğünde yaşanan felâketin boyutları daha iyi anlaşılıyor. Günümüzde Bikini ve Enewetak atolleri yüksek radyasyon seviyesi sebebiyle yaşanamaz halde ve orada yaşayan yerliler de göç etmek zorunda bırakılmıştır.[3]
Benzer şekilde SSCB’nin günümüzde Kazakistan sınırları içinde bulunan Semipalatinsk nükleer test sahasında 1949-1989 yılları arasında gerçekleştirdiği yüzlerce nükleer deneme, toprak ve su kaynaklarında kalıcı kirlilik yaratmış, bölgede yaşayan insan toplulukları ve hayvan popülasyonları üzerinde ciddi sağlık sorunlarına neden olmuştur.[4] Bugün hâlâ bölgenin çeperinde yoksul insanlar yaşamak mecburiyetinde bırakılmaktadır; bedenlerinde onyıllar önce patlatılan nükleer silahların kalıntılarıyla bebekler doğmaktadır. Bölgede yaşayan halk test sahasında kullanılan atık metalleri toplayarak geçimini sağlamaya çalışıyor. Bölgenin zengin maden yataklarına sahip olmasından dolayı, maden sahası olarak işletmeye açılması tartışması da günümüzde hâlâ sürüyor. Ölü toprağın altında yatan madenlerden bile kâr elde etme hırsıyla kör olmuş bir canavar var karşımızda; kapitalizm canavarı!
Konvansiyonel silah testleri de çevre üzerinde orta ve uzun vadede ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Atış poligonlarında ve füze deneme sahalarında kullanılan mühimmatlardan açığa çıkan kurşun, bakır ve arsenik gibi ağır metaller toprağa ve yeraltı sularına karışmaktadır. ABD’deki birçok askeri eğitim ve test sahasında yapılan araştırmalar ve bizzat bir devlet teşkilatı olan ABD Çevre Koruma Ajansı tarafından ortaya konan sonuçlar, mühimmat kalıntılarının çevrede birikerek bitkiler, hayvanlar ve su kaynakları üzerinde olumsuz etkiler oluşturduğunu ortaya koymuştur. Bunun yanı sıra savaş uçaklarının test uçuşları ve füze denemeleri sırasında ortaya çıkan yüksek miktardaki sera gazı emisyonları iklim krizini derinleştirmektedir.
Silah testlerinin çevresel etkileri günümüzde katlanarak devam etmektedir. Hint Okyanusundaki Diego Garcia Adası, Pasifik’teki Guam[5] ve çeşitli füze test merkezlerinde sürdürülen askeri faaliyetler, doğal ekosistemler üzerinde ciddi bir basınç oluşturmaktadır. Denizlerde gerçekleştirilen sonar ve torpido testlerinin balinalar ve yunuslar gibi deniz memelilerinin yön bulma sistemlerini etkilediği, bazı durumlarda bunun kitlesel kıyıya vurma olaylarıyla sonuçlandığı bilinmektedir.
Bilanço cephe hattında görünür hale geliyor
Silahların üretim sürecinde başlayan, test aşamasında derinleşen çevresel yıkım, savaşın fiilen yürüdüğü cephe hatlarında bütün çıplaklığıyla görünür hale geliyor. Bu aşamada doğa çoğu durumda aşılması gereken bir engel olarak görülüyor ve hem dolaylı hem de doğrudan bir hedef haline geliyor. Bombardımanlar, top atışları, füze saldırıları, nükleer ve kimyasal silah kullanımı ve ağır askeri hareketlilik (lojistik, arazi taramaları vb.) ormanları, nehirleri, tarım alanlarını, sulak bölgeleri ve deniz ekosistemlerini yok ediyor. Milyonlarca ton mühimmatın kullanıldığı savaş alanlarında toprağın fiziksel yapısı parçalanırken, patlayıcılardan açığa çıkan ağır metaller ve toksik bileşenler çevreye yayılıyor.
Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı, çevre üzerinde yaratılan yıkımı ilk kez geniş ölçekte görünür kılmıştır. Özellikle Batı Cephesinde Fransa ve Belçika boyunca uzanan hat, yıllar süren bombardımanlar, siper savaşları ve kimyasal silah kullanımıyla adeta jeolojik yıkım alanına dönüşmüştür. Ypres, Somme ve Verdun gibi bölgelerde yaşanan yoğun çatışmalar, toprağın doğal yapısını parçalamış, tarım arazileri metal parçaları, patlamamış mühimmat ve toksik kalıntılarla dolu yaşanamaz alanlara dönüşmüştür. Öyle ki, Verdun’da bulunan ve deniz seviyesinden 304 metre yükseklikle bulunan “304 tepesi” isimli tepe, yoğun topçu atışları sonucu savaş sonrası 300 metre yüksekliğe düşmüştür. Bunun toprak yapısında yarattığı tahribat inanılmaz boyutlardadır. Dahası kullanılan hardal gazı, arsenik ve klor gibi kimyasallar, toprağın yapısını, bitki örtüsünü ve su döngüsünü de bozmuştur. Cephede kullanmak üzere kesilen veya yangınlar sonucu yok olan milyonlarca kök ağaç ise yıkımın boyutlarını katlamıştır. Savaşın yarattığı tahribat sonucu bölgeler “ölü topraklar” haline gelmiştir.
Savaşın bitiminden sonra ortaya çıkan en çarpıcı sonuçlarında biri, doğanın kendini onarmakta güçlük çektiği veya bazı alanlarda onaramadığı geniş alanların kalıcılığıdır. Fransa’da bugün hâlâ Kırmızı Bölge olarak adlandırılan bazı alanlar, toprağın ağır metal (bakır, kurşun, nikel vb.) ve patlayıcı kalıntılarla aşırı kirlenmiş olması nedeniyle yerleşime ve tarıma tamamen kapatılmıştır. Bu bölgelerde yapılan temizlik çalışmalarında her yıl tonlarca patlamamış mühimmat çıkarılmakta, “demir hasadı” yapılmaktadır. Siper hatlarının geçtiği alanlarda ormanların yeniden canlandırılması çalışmaları hâlâ devam ederken, bazı ekosistemler ise ne yazık ki tamamen yok olmuştur.[6]
İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı ise çevresel yıkımı çok daha ileri bir noktaya taşımıştır. Avrupa şehirleri yoğun bombardımanlarla yerle bir edilirken, milyonlarca ton enkaz ortaya çıkmıştır. Bu sadece fiziksel değil, kimyasal bir çöküşü de beraberinde getirmiştir. Yıkılan sanayi tesislerinden sızan petrol türevleri, ağır metaller, kimyasallar ve zehirli maddeler nehir ve içme suyu sistemlerine karışarak uzun süreli kirliliğe neden olmuştur. Ormanlar geniş çaplı yangınlarla yok edilmiş, tarım arazileri moloz ve patlayıcı kalıntılarla kaplanmıştır.
Pasifik cephesinde meydana gelen yıkım ise çok daha büyük olmuştur. Bölgedeki ada ekosistemleri, amfibi çıkarma operasyonları, bombardımanlar ve yoğun askeri operasyonlar nedeniyle geri dönüşsüz biçimde parçalanmıştır. Mercan resifleri tahrip olmuş, kıyı habitatları ağır hasar görmüştür. ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombaları ise katledilen yüzbinlerce insanın yanı sıra doğanın da mahvına yol açmıştır. Ağır radyasyonun toprakta ve suda bıraktığı kalıcı etkilerle bölge uzun vadeli bir ekolojik felâket alanına çevirmiştir. Bugün dahi bu bölgelerde genetik hasarlar, toprak kirliliği ve ekosistem bozulmaları tam anlamıyla onarılabilmiş değil.
Vietnam Savaşı da çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir. ABD ordusu, gerilla ordularının saklandığı ormanları yok etmek ve kırsal alanlardaki direnişi kırmak amacıyla 1961-1971 yılları arasında yaklaşık 80 milyon litre kimyasal yaprak dökücü madde kullanmıştır. Bunların en bilineni olan portakal gazı (Agent Orange/Turuncu Ajan) milyonlarca hektarlık ormanı ve tarım arazisini yaşanamaz hale getirmiştir. Savaş boyunca yaklaşık 3 milyon hektar ormanlık alan tahrip edilmiştir. İçerisinde bulunan yoğun miktardaki dioksin (yanma sonucu ortaya çıkan zehirli bir kimyasal bileşik) sebebiyle ağaçlar başta olmak üzere, nehir sistemleri, tarım arazileri ve bölgedeki canlı yaşam ağır zarar görmüştür. Aradan yarım asırdan fazla zaman geçmesine rağmen Vietnam’da, doğada parçalanması çok uzun zaman aldığı için halen dioksin kalıntılarına rastlamak mümkün. Bugün birçok bölge yaşanamaz haldeyken, kanser vakaları ve genetik bozukluklar görülmeye devam etmektedir.
1991 Körfez Savaşı sırasında yaşananlar ise emperyalist savaşların çevre üzerinde yarattığı yıkımı gözler önüne seren başka bir örnektir. Irak ordusunun Kuveyt’ten çekilirken ateşe verdiği yaklaşık 700 petrol kuyusu aylar boyunca yanmaya devam etmiştir. Günde milyonlarca varil petrolün yandığı bu süreçte atmosfere devasa miktarda karbondioksit, kükürt dioksit ve toksik partikül salımı gerçekleşmiştir. Oluşan siyah duman bulutları güneş ışığını engelleyecek yoğunluğa ulaşırken, yüzlerce kilometre uzaklıktaki bölgelerde dahi hava kalitesi bozulmuştur. Aynı dönemde Basra Körfezine boşaltılan milyonlarca varil petrol, tarihin en büyük petrol kirliliklerinden birine sebep olmuştur. Ortaya çıkan kirlilik sonucu körfez boyunca deniz kuşları, balıklar, mercan resifleri ve kıyı ekosistemleri ağır zarar görmüştür.[7]
Devam eden Ukrayna-Rusya Savaşı da çevresel yıkımın ulaştığı boyutları ortaya koymaktadır. Savaşın başlamasından bu yana binlerce hektarlık tarım arazisi mayınlarla ve mühimmat kalıntılarıyla kirletilmiş durumdadır. Avrupa’nın en verimli tarım bölgelerinden bazıları üretim dışı kalırken, bombardımanlar sonucunda çok sayıda sanayi tesisi, petrol deposu ve kimyasal tesis zarar görmüştür. 2023 yılında Dnipro Nehri üzerinde bulunan Kahovka Barajının yıkılması ise savaşın çevresel sonuçlarının sembollerinden biri haline gelmiştir. Milyarlarca metreküp suyun kontrolsüz biçimde boşalması sonucunda onlarca yerleşim yeri sular altında kalmış, sulak alanlar yok olmuş, binlerce hektarlık tarım arazisi kullanılamaz hale gelmiş ve Dnipro Nehri boyunca geniş bir ekolojik felâket yaşanmıştır. Boşalan suyla birlikte süpürülen kimyasallar ve zehirli atıklar Karadeniz’e akmıştır. Zaten yoğun kirlilikten dolayı büyük bir risk altında olan Karadeniz’in bir de böylesine bir kirliliğe maruz kalması tabloyu daha da karartmaktadır. Karadeniz’de başı boş gezen mayınların, sürekli saldırıya uğrayan gemilerin çevre ve insan için oluşturduğu tehlike ise bambaşka boyutlara gelmiş durumdadır; Karadeniz emperyalist güçlerin elinde bir ölüm denizine dönüştürülmektedir. Bunun yanı sıra, bombardımanlar sonucu binlerce hektarlık ormanlık alanlar, içerisindeki endemik hayvan ve bitki türleriyle birlikte yok olup gitmektedir.
Benzer bir tablo Gazze’de de yaşanmaktadır. Aylar boyunca süren yoğun bombardımanlar sonucunda bölgenin altyapısı büyük ölçüde çökmüş durumdadır. Kanalizasyon sistemlerinin tahrip olması atık suların toprağa ve denize karışmasına yol açarken, içme suyu kaynakları ciddi biçimde kirlenmiş veya yok olmuştur. Birleşmiş Milletler Eylül 2025 raporuna[8] göre, ortaya çıkan milyonlarca tonluk enkazın içerisinde asbest, ağır metaller ve çeşitli toksik maddeler bulunmaktadır. İçme suyu kaynaklarının kirlenmesine bağlı olarak Hepatit A vakaları 384 kat, ishal vakaları 36 kat artmıştır. Bunun yanı sıra tarım alanlarının büyük bölümü yok edilmiş, zeytinlikler ve seralar tahrip edilmiş, kıyı ekosistemleri ağır zarar görmüştür. Ağaçlık tarım alanlarının yüzde 97’si, tarım alanlarının ise yüzde 82’si tamamen yok olmuş durumdadır. Özetle, bugün Gazze’de insanlarla birlikte doğa da ölüm çığlığı atmaktadır.
Savaşlarda milyonlarca insanı katleden, sakat bırakan, göçe zorlayan kapitalist sistemin dünyayı yok oluşa sürükleme noktasında sicili görüldüğü üzere çok kabarıktır. Bu durumun somut örnekleri çoğaltılabilir fakat tablo yeterince açık ve nettir. Yukarıda sunulan gerçekler kapitalizmin insanlığa sunduğu ve sunacaklarıdır. Açık ki, insanlığı ve doğayı bu sistemin vahşetinden kurtarmanın tek yolu onu yıkmaktan geçiyor.
[1]https://www.sipri.org/media/press-release/2025/sipri-top-100-arms-producers-see-combined-revenues-surge-states-rush-modernize-and-expand-arsenals
[2] ABD’de bulunan Hanford ve Rusya’da bulunan Mayak nükleer tesisleri, “Soğuk Savaş” dönemindeki nükleer silahlanma yarışının yarattığı tahribatın en acı örnekleridir. Hanford’da 177 devasa yeraltı tankından sızan milyonlarca litre radyoaktif atık, kritik bir su kaynağı olan Columbia Nehrini kirletmiştir. Temizleme işlemleri hâlâ tam anlamıyla bitirilememiştir. Mayak’ta ise milyonlarca metreküp nükleer atık doğrudan Techa Nehrine boşaltılmıştır. Mayak tesisinde bulunan, Fukuşima ve Çernobilden sonra üçüncü büyük nükleer felâket olarak tarihe geçen 1957 Kyshtym felâketi ise 20 milyon kilometrekare alanı kirletmiştir. Onyıllarca süren bu kontrolsüz deşarjlar ve felâketler sonucunda uzun ömürlü radyoaktif maddeler yeraltı sularına ve besin zincirine sızarak hem bölgedeki ekosistemi çökertmiş hem de bölge halklarında kanser ve genetik hasarlar gibi kalıcı sağlık sorunlarına yol açmıştır.
[5] Hint Okyanusunda bulunan Diego Garcia Adası ve Pasifik Okyanusunda bulunan Guam Adası ABD açısından stratejik iki önemli adadır. Biri ABD’nin Ortadoğu’daki emperyal emellerine hizmet ederken, diğeri de Asya-Pasifik planları için çok önemli bir konum tutuyor.
link: Necati Başar, Emperyalist Savaşların Görünmeyen Cephesi, 18 Haziran 2026, http://marksist.net/node/8786


