Navigation

Geçmişi Sorgulamaktan Kaçınmak

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Unutmayalım ki, tüm dünya işçi sınıfı SSCB’de “komünizmin varlığı” iddiasıyla hem burjuvazi hem de Stalinist bürokrasi tarafından yarım asırdan uzun bir süre kandırılmış, bu durum yapay kutuplaştırmaların ve soğuk savaşın gerekçesi olarak kullanılmış ve sonuçta dünya proleter devriminin önündeki ciddi bir engel haline gelmişti. Evet onun yıkılışı yeni dünya savaşının önündeki engeli kaldırmıştır, ama kapitalizmin gerçek yüzünün görülebilmesini de, bu sömürü sistemine karşı tüm dünyada tepkilerin yükselişinin de önünü açmamış mıdır? Yapılması gereken, bugünkü kötü koşullara bakıp Sovyet bürokrasisinin despotik düzenini nostaljik bir özlemle yad etmek değil, proleter devrimin savaşlar ve derin krizlerin dölyatağında olgunlaştığı gerçeğinden hareketle geçmişten gerekli dersleri çıkartıp devrimci mücadeleyi yükseltmektir.

Ekim Devriminin 100. yılı vesilesiyle sosyalist basında sayısız makale yayınlandı, çeşitli panellerde vb. konu tartışmaya açıldı. Tartışmaların, Ekim Devrimi ve doğurduğu sovyetik işçi iktidarının değil de, esasen 20’lerin sonlarında kurulan rejim ve taşıdığı anlam üzerinde odaklaştığını görüyoruz. Bu rejim altındaki SSCB’nin sahiplenilmesi ve savunulması gereken önemli bir deneyim olduğu düşüncesi halen öne çıkartılıyor. Günümüzdeki neoliberal politikaların, dünya krizinin ve emperyalist paylaşım savaşının yarattığı yıkıma işaret edilerek, eğer SSCB yıkılmasaydı bugüne kıyasla daha güzel bir dünyada yaşıyor olacağımız ileri sürülüyor. SSCB’de “demokrasinin eksik olduğu” saptamaları nihayet yaygın bir kabul görmüş olsa da, bugün yaşananlara kıyasla, SSCB’deki devlet mülkiyetinin ve “son derece gelişkin” işçi haklarının ne denli önemli olduğunun görüldüğü iddia ediliyor. SSCB döneminde dünyanın ve emekçilerin durumunun bugüne kıyasla çok daha iyi olduğuna dair yorumlar ve buradan türetilen “yıkılmasaydı ne güzel olurdu” şeklindeki mesajlar ağır basıyor.

Doğrudur, bugün dünya işçi sınıfı kapitalizmin tarihsel sistem krizinin yıkıcı etkilerinin yanı sıra yeni bir dünya savaşının acılarıyla da boğuşuyor. II. Dünya Savaşını takip eden dönemde, SSCB’nin ve kapitalist olmayan bir blokun varlığı koşullarında, büyük güçler arasında görece “barışçıl” bir dönemin yaşandığı, Doğu Bloku’yla giriştiği rekabetin ve sınıf hareketinin yarattığı basıncın da etkisiyle Batılı ülkelerin burjuvazilerinin “sosyal devlet” adı altında işçi sınıfına bazı tavizler vermek zorunda kaldıkları doğrudur. Ama bunlardan hareketle Stalinizmi mazur göstermek doğru bir yaklaşım değildir. Zira geçmişe bu tarz bir yaklaşım, bir yanda emperyalist burjuvazinin diğer yanda da despotik bürokrasinin dünya işçi ve emekçilerinin tepesinde kendi sömürü düzenlerini yan yana sürdürdükleri bir statükonun savunulması anlamına gelir. Unutmayalım ki, tüm dünya işçi sınıfı SSCB’de “komünizmin varlığı” iddiasıyla hem burjuvazi hem de Stalinist bürokrasi tarafından yarım asırdan uzun bir süre kandırılmış, bu durum yapay kutuplaştırmaların ve soğuk savaşın gerekçesi olarak kullanılmış ve sonuçta dünya proleter devriminin önündeki ciddi bir engel haline gelmişti. Evet onun yıkılışı yeni dünya savaşının önündeki engeli kaldırmıştır, ama kapitalizmin gerçek yüzünün görülebilmesini de, bu sömürü sistemine karşı tüm dünyada tepkilerin yükselişinin de önünü açmamış mıdır? Yapılması gereken, bugünkü kötü koşullara bakıp Sovyet bürokrasisinin despotik düzenini nostaljik bir özlemle yad etmek değil, proleter devrimin savaşlar ve derin krizlerin dölyatağında olgunlaştığı gerçeğinden hareketle geçmişten gerekli dersleri çıkartıp devrimci mücadeleyi yükseltmektir.

Sorgulama görevinden dün de kaçıldı, bugün de kaçılıyor!

Ders çıkarma görevi, SSCB’nin çöküş sürecinde olduğu gibi bugün de geçiştirilmektedir. O sarsıntılı yıllar, türlü versiyonlarıyla Stalinist akımların (Sovyetçi, Maocu, Enver Hocacı, Kastrocu vb) ya sol liberalizme ricat ederek çöküşüne ya da eski şablonları tekrarlayarak veya merkezci bir ideolojik pozisyona kayarak gerilemesine şahit olmuştu. Stalinizmin egemenliği altındaki despotik-bürokratik rejim benzeri oluşumları zaten doğru bir şekilde tahlil ettiği iddiasındaki Troçkist hareket de, ciddi bir sorgulamaya girişmek gerektiğini kavramaksızın, artık kendi borusunun öteceği vehmine kapılmıştı. O nedenle, diğer sosyalist akımlar gibi o da bir muhasebe yapmaksızın bu kara günlerin geride kalmasını beklemeye girişmişti. Sosyalist hareket içerisinde eski tezler ve yaklaşımlarla yürütülen teorik tartışmalar bile 90’lı yılların ortalarına gelinmeden sönümlenmişti. Herkes kendi “dükkân”ında günlük politikanın analizine girişmiş, teorik yayınlar yerlerini politik gelişmeleri analiz eden haber-yorum dergilerine bırakmıştı.

Ama ciddi bir sorgulamaya girişilip gerekli dersler çıkarılmaksızın, ideolojik-teorik yeniden üretimin mümkün olmayacağı, çağın gerçeklerini açıklayabilen devrimci bir program ortaya konamayacağı ve dolayısıyla politik gelişmelere dair doğru ve devrimci bir yaklaşımın da sergilenemeyeceği açıktı. Tam da bu gerçeğin kanıtı olarak, ulusal alanda ya da dünya çapında yaşanan her bir önemli gelişme, yeni bölünmelere ve yeni savrulmalara yol açmıştı. Sonuç, hem ideolojik hem de örgütsel alanda dalgalar halinde gelen ve halen devam eden tasfiyeci eğilimdi.

İşte bu tasfiyeci eğilime karşı her alanda mücadele şarttı ve bu mücadelenin başlangıç noktası 20. yüzyıla şöyle ya da böyle damgasını vuran SSCB olgusunu devrimci tarzda sorgulayıp açıklamak, dersler çıkarmak ve geleceğin yeni atılımları için gerekli zemini yeniden inşa etmek olmalıydı. Sosyalist hareketin ezici çoğunluğu bu görevden kaçarken, Elif Çağlı ve Mehmet Sinan gibi enternasyonalist komünistler bu zorlu görevin altına girmekten çekinmemişlerdi. Daha SSCB ayaktayken girişilen sorgulama sürecinden çıkarılmış, kopya ya da tercüme olmayan özgün tezler Elif Çağlı tarafından 1991 başında ortaya konmuş, muhataplarına ulaştırılmış ve sonrasında Marksizmin Işığında adıyla da 2001 yılında yayınlanmıştı.[1] Bu çalışma gerçekten eşsiz bir çabanın ürünüydü. Bir yandan 12 Eylül’ün en karanlık dönemlerinde inkârcılık ve döneklik ruhunun sol hareket ve gençlik üzerindeki bozucu etkileriyle boğuşulmak zorunda kalınması, diğer yandan yeni bir örgütlenme atılımı için gereken hazırlıkların yürütülmesi, katlanılan onca maddi zorluğun yanı sıra hem faşizmin baskıları hem de bugünkü teknik olanaklardan yoksunluk koşullarında teorik kaynaklara ulaşmanın güçlüğü…

Böylesine zorlu koşullarda ortaya konan bu hacimli ve kapsamlı çalışmanın ilk bölümlerinde, “kapitalizmden komünizme geçiş” sorunsalının tüm boyutları Marx-Engels ve Lenin’in açılımları temelinde ortaya konulur. Çarpıtılmış ve unutturulmuş olan dünya devrimi, genel olarak devlet ve özel olarak proletarya diktatörlüğü (işçi “devleti”), geçiş dönemi gibi Marksist teorinin en temel başlıklarının gerçek içerikleri sergilenir. Böylelikle Stalinizmin bu konulardaki tüm teorik ve ideolojik tahrifatı mahkûm edilmiş olunur. Ardından Troçkist geleneğin yaklaşımlarının devrimci temelde değerlendirilip sorgulanmasına geçilir. Sunuş bölümünde kitabın üzerinde durduğu soruların bir kısmı şöyle derlenir:

Marx’ın açımladığı bilimsel sosyalizm kuramı, “tek ülkede sosyalizm”in ya da “ulusal sosyalizm”in olabilirliğini içermekte midir? Marx’ın teorisinde, komünizm dışında ayrıca “sosyalizm” diye, kendi başına bir bütünlük oluşturan bağımsız bir sosyo-ekonomik formasyon var mıdır? Toplumun sosyalist örgütlenmesi (sınıfsız toplum) ile aynı anda bir “ulus-devlet”in varlığı bağdaşabilir mi? Profesyonel ordusu ve polisiyle, adli ve idari mekanizmasıyla, bürokratik tarzda örgütlenmiş bir devlet, işçi sınıfı “adına” hareket ediyor olsa bile, eğer işçiler yönetemiyorsa, orada gerçekten bir işçi demokrasisi işleyebilir mi; ya da böyle bir “işçi” devletinde gerçek egemenlik işçilerde mi yoksa başkalarında mı olur? Marksizm açısından bakıldığında, devlet mülkiyeti ile toplumsal (sosyalist) mülkiyetin aynı şey olduğu söylenebilir mi; ya da devletin varlığı devam ediyorsa, toplumsal mülkiyetten söz edilebilir mi? Keza, kapitalizmi tasfiye etmiş, üretim araçlarını, toprağı, dış ticareti devletleştirmiş ve kendini “sosyalist” ilân etmiş bile olsa, böyle bir toplumda eğer devletin ve ekonominin denetimi ve yönetimi, doğrudan işçilerin elinde değil de, işçi sınıfı “adına” hareket eden profesyonel bir yönetici elitin (yönetici bürokrasinin) elinde toplanırsa ve bu durum zamanla kalıcı bir sisteme dönüşürse, bu toplumda hâlâ bir işçi devletinin varlığından söz etmek mümkün müdür? Böyle bir toplumda, “devletleştirilmiş mülkiyet her şeye rağmen işçi sınıfının bir kazanımı olmaya devam eder” diyebilir miyiz? Marx’ın “devrimci dönüşümler dönemi” diye tanımladığı “kapitalizmden komünizme geçiş dönemi”, ulusal düzeyde yaşanacak ve tamamlanacak bir süreç olarak mı, yoksa evrensel düzeyde yaşanacak ve tamamlanabilecek bir süreç olarak mı kavranılmalıdır? Ve bu geçiş dönemine tekabül eden işçi devleti, uzunca bir tarihsel dönem boyunca, etrafı kapitalizmle kuşatılıp tecrit olursa, acaba yaşama şansı olabilir mi? Bu bağlamda, “Sosyalist” ya da “Halk Cumhuriyeti” adı altında kurulmuş ulusal devletler, gerçekten de bir işçi devleti miydiler? Eğer değildiyseler, o halde bu rejimlerde devlet kimin devletiydi, ya da hangi sınıfın egemenliği söz konusuydu?[2]

Bu denli geniş kapsamlı bir sorgulama çabasının yalnızca bu konuyla ve Marksizmin Işığında kitabıyla sınırla kalmayacağı, sosyalist hareketin tüm temel programatik sorunları alanına genişletilerek o hususlarda da ortaya önemli çalışmaların konulacağı, kitabın bütününe işlemiş devrimci ruhtan belliydi. Öyle de oldu, ilerleyen süreçte nice önemli kitap, broşür ve makale dizisiyle sözkonusu sorgulama sürecinin sonuçları ortaya konacaktı. Bugüne dek Marksist Tutum sayfalarında her defasında doğrulanan siyasal analizler, saptamalar ve öngörüler ortaya konabilmişse, bu hiç kuşkusuz ki, tam da bu sorgulama çabasının ürünlerinin döşediği sağlam zemine basılabildiğindendir. Bu çabanın “akademik Marksizm” denilen eğilimin yöntem ve zihniyetiyle hiçbir ortak noktasının olmadığını, bilakis bu eğilimi sınıfsal bir öfkeyle reddedişten beslendiğini de not etmek gerekir. Marksizm akademik dünyada kariyer yapmanın bir aracı olmadığı gibi, teorik mücadele de masabaşı bir araştırma faaliyeti değildir. Çağlı ve yoldaşlarının ortaya koyduğu çalışmaların, öncü işçiler ve devrimci gençler tarafından rahatça okunup anlaşılabilen bir dil ve üsluba sahip olması, sınıfın mücadeleci kesimlerinde yankı bulabilmesi de bunu yeterince ispatlıyor. Teorik tartışmalar gerçek anlamına ancak devrimci örgütlenmeyi güçlendirip ilerletme hedefiyle bağı kurulduğunda kavuşur. Çağlı, yürüttüğü tartışmanın, komünistlerin siyasal ve örgütsel birliğini sağlama sorunuyla bağını şöyle vurgular: “Amacımız, tartışarak sorgulamayı daha da derinleştirmek ve geleceğe yönelik sağlam bir devrimci Marksist perspektife sahip olabilmektir. Bu yapılmadıkça, bu sorunlar temelinde kapsamlı bir tartışma yürütülüp net sonuçlara varılmadıkça, gerçek enternasyonalistlerin siyasal birliğinin oluşturulması ve dünya proletaryasının sosyalizm mücadelesinde yeni bir dönemin başlatılması mümkün olmayacaktır.[3]

Çağlı, çalışmasında “gerçekliği Marksist teorinin ışığında kavrama endişesi dışında her türlü dogmatik ve bilim dışı endişeye prim vermemeyi”[4] başardığını sandığını söylerken haklıdır, zira ortaya koyduğu tezlerin özgünlüğü, yerleşik düşünce kalıplarını sorgulayıp kırmış olması bunun kanıtıdır. Alışıldık kalıpları kırmak, devrimci sorgulama cesareti göstermek, temel ilke ve değerlere sahip çıkarak günümüzün gerçekleriyle bağını kurmak, bunu da devrimci özü daha da geliştirerek ortaya koymak hiç kolay bir iş değildir. Maalesef bunlar Türkiye sosyalist hareketinde alışılmış şeyler de değildir.

Proleter devrimin özgünlüğü ve işçi demokrasisinin zorunluluğu

Günümüzde yapılan Ekim Devrimi ve SSCB değerlendirmelerine baktığımızda, içler acısı bir manzarayla karşılaşıyoruz. SSCB’nin yıkılışına dair tespitler, aslında eski değerlendirmelerin nüanslarla yinelenmesinden ibarettir. SSCB’de demokrasinin eksik olduğu ama yine de işçilerin tarihi kazanımlar elde edip koruduğu söyleniyor bize. Aslında bu ve benzer sorunlar çeyrek yüzyıl önce yazılan Marksizmin Işığında kitabında çoktan çözüme kavuşturulmuş ve bu tarz görüşler deşifre edilmişti. Kitaptaki çözümlemeler ışığında bu iki husus üzerinde duralım.

“Resmi komünist” gelenekten gelenlerin de (SSCB’nin sözde eleştirisi temelinde şekillenen Maoculuk ya da Enver Hocacılık vb. gibi çeşitlemeler de dahil olmak üzere), “yozlaşmış işçi devleti” yaklaşımını savunanların da üzerinde ortaklaştıkları bir nokta mevcuttur. Bu nokta, proleter devrimin özgünlüğünün ve buradan çıkan çok önemli sonuçların üstünden atlamaktır. Sosyalizm, sınıfsız, sömürüsüz, devletsiz bir dünya toplumu olarak kavranmadığı gibi, ona giden geçiş sürecinin temel karakteristikleri de göz ardı edilir. Tüm bu yaklaşımlarda, SSCB gibi ülkelerde, üretim araçlarının devlet mülkiyetinde oluşu bir fetiş haline getirilir. Devlet mülkiyeti, bu “sistem”leri sosyalist ya da sosyalizm yolunda ilerleyen sistemler olarak değerlendirip olumlamak için yeterli görülür. Çoğu, bu rejimlerde işçi demokrasisinin olmadığını bugün nihayet kabul etse bile, işçi demokrasisine, “olsa daha da güzel olurdu” şeklinde özetlenebilecek bir mantıkla, belirleyici olmayan, ikincil bir önem atfettiklerini ele verirler. Ne de olsa, devlet mülkiyetine indirgenen ekonomik altyapıdır belirleyici olan!

Oysa proleter devrim ve proleter devletten bahsediyorsak, durum hiç de böyle ele alınamaz.

İşçi sınıfı, kapitalizmi tasfiye etmek, sınıfları ortadan kaldırmak için geçici olarak bir baskı aygıtına, bir devlete ihtiyaç duyar. Bu devlet, tarihte ilk kez, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçi kitlelerin doğrudan egemenliği anlamına geleceğinden, bambaşka türde bir devlettir; bürokratik olmayan, “daha baştan sönmeye yüz tutmuş”, “devlet olmayan bir devlet”tir. Ona bu vasfı kazandıran, birilerinin işçilerin çıkarlarını “temsilen”, onlar adına hükmetmesi değil, kendi çıkarlarını kolektif olarak ve doğrudan savunan işçilerin kendi öz örgütlenmesi olmasıdır. Proleter devlet, işyerleri ve emekçi mahallelerinden başlayarak her düzeyde sovyetler, komünler, şuralar vb. temelinde örgütlenmiş işçi sınıfından başka bir şey değildir. İşçi devleti, egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya demektir, sınıflı toplumlar tarihi boyunca süregelen üretenler ile yönetenler arasındaki ayrım onunla birlikte ortadan kalkmış olur.

İşçi devletinin (proletarya diktatörlüğünün) yegâne anlamı, örgütlenmiş ve silahlanmış işçilerin kendi kolektif ve doğrudan egemenliklerini sömürücülere dayatmalarıdır. Bu kolektif egemenliği sağlamanın tek yolu, tüm iktidarı kendi ellerinde toplamış sovyet tipi örgütlülükler aracılığıyla doğrudan demokrasinin uygulanmasıdır. Dolayısıyla işçi demokrasisi, işçi devletinin “biçimlerinden yalnızca biri”, bir “süs” değil, olmazsa olmaz koşuludur: “Konseyler, sovyetler biçiminde örgütlenmiş işçilerin doğrudan demokrasisine dayanmayan ve onların fiili egemenliğini yansıtmayan bir iktidar kendisine ne ad verirse versin, gerçek bir işçi devleti olamaz. İşçi demokrasisi işçi devletinin olmazsa olmaz koşuludur.[5] Böylesi bir demokrasinin yokluğunda, işçiler siyaseten egemen sınıf olamazlar. Bu durumda iktisaden de egemen bir sınıf olmaları mümkün değildir. Kritik nokta, geçiş döneminde, işçilerin iktisadi egemenliğinin ancak siyasi egemenlik aracılığıyla yani devlet dolayımıyla sağlanabilir olmasıdır. Özel mülkiyetin tasfiye edildiği geçiş döneminde, siyasal egemenlikle iktisadi egemenlik birbirinden kopartılamaz, devlet her ikisinin de aracıdır. Neden?

Bilindiği gibi, üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin hâkim olduğu toplumlarda, mülk sahipleri her şeyden önce iktisadi olarak egemen bir sınıf oluştururlar, siyasal egemenlik kurabilmelerinin de kendilerini toplumun egemen sınıfı katına yükseltebilmelerinin de temel dayanağı budur.

Oysa tek tek işçiler üretim araçlarının mülkiyetine sahip değildirler ve olamazlar da. Onların üretim ve genel olarak ekonomi alanında söz ve karar sahibi olabilmeleri, tek tek değil ancak bir bütün olarak, kolektif olarak mümkündür. Bunun tek yolu, üretim araçlarını kendi ellerinde tuttukları yarı-devletin mülkiyeti altında toplamaktır. Bir devrimle öncelikle siyasal iktidarı ele geçiren işçi sınıfı, kapitalizmin tasfiyesine girişip en büyük olanlarından başlayarak adım adım üretim ve dolaşım araçlarını kendi elinde tuttuğu devletin mülkiyeti altına sokar.[6] Tek tek bireyler olarak üretim araçları üzerinde doğrudan denetim kuramayan işçiler, bir sınıf olarak bu denetim ve yönetimi, kendi örgütlülükleri (devlet) aracılığıyla kolektif bir şekilde sağlayabilirler. İşçilerin devletin yönetiminden uzaklaştırılması, onların ekonomi üzerindeki hâkimiyetinin de sona ermesi anlamına gelir. Devletin işçilerin örgütlülüğünün dışında bir aygıta dönüşmesi, onun sınıfa yabancılaşarak bürokratikleşmesi ve işçi devleti özünü kaybetmesi demektir. Bu durumda işçi sınıfı, bir kez daha kaçınılmaz olarak sömürülen ve ezilen bir sınıf haline gelir ki, böyle bir toplumda devlete işçi devleti denmesi mümkün değildir.

Demek ki geçiş sürecinin ilerleyebilmesi için kapitalizmin tasfiyesi, bunun için de devlet mülkiyeti şarttır. Ama bu, gerekli olmasına rağmen yeterli bir koşul değildir. Elif Çağlı’nın üzerine basa basa vurguladığı gibi, geçiş döneminde esas ve belirleyici soru, üretim araçlarını kendi mülkiyeti altına alan devletin kimin mülkiyetinde olduğudur. Bunun üstünden atlayarak devlet mülkiyetini bürokratik bir diktatörlük koşullarında bile “tarihsel kazanım” saymak, “bürokratik devletin işçi sınıfını içine düşürdüğü pozisyonu (despotik-bürokratik devletin işçisi), proleter devrimin tarihsel kazanımlarıyla (proletaryanın egemen sınıf, kendi kendisinin efendisi olması) bir tutmak anlamına gelecektir. Bu durumda proleter devrimin gerekliliği fikri sararıp solacak, böyle bir devrim olmadan da, işçi sınıfının salt devlet mülkiyeti sayesinde pekâlâ tarihsel bir kazanım elde edebileceği düşüncesi güç kazanacaktır.”[7]

İşçilerin sosyal ve iktisadi kazanımları meselesi

Devleti elinde tutanın hangi sınıf olduğundan bağımsız olarak, devlet mülkiyetinin kendisini ilerici ve emekçi kitlelerin çıkarlarına uygun bir biçim olarak tanımlamak büyük bir yanlışlıktır. Bu yaklaşım, bir yandan SSCB tipi devletleri ilerici, devrimci, sosyalist ya da o yolda vb. olarak değerlendirmenin gerekçesi yapılırken, bir yandan da bizzat kapitalist toplum çerçevesinde devlet mülkiyetini ilerici bir adım, işçilerin çıkarına olan bir biçim vb. olarak sunmanın da temeli haline getirilip reformist zihniyeti besliyor. Oysa bırakalım SSCB tipinde devletleri ya da kapitalist toplumdaki devlet işletmelerini, tarih devlet mülkiyetinin emekçilerin sömürülmesinin aracı olabileceğinin örnekleriyle doludur. Marx’ın incelemelerini temel alan Elif Çağlı ve Mehmet Sinan’ın çalışmalarında altı çizildiği gibi, uygarlık tek bir çizgi üzerinden ilerlememiş, ilk uygarlıklar, özel mülkiyetin hâkim olduğu Batı tipi gelişim çizgisindeki toplumlarda değil, toprakta özel mülkiyeti tanımayıp devlet mülkiyetinin hâkim olduğu Doğu tipi toplumlarda ortaya çıkmış ve binlerce yıl sürmüştür. Bu Asyatik uygarlıkların bir Doğu despotizmi anlamına geldiği ve devlet mülkiyetinin, bırakalım emekçiler lehine oluşunu, onların sömürülmesini mümkün kılan ana faktör olduğu ortadadır. Bu durum bir başka çok önemli gerçekliğe de ışık tutar: Geçmişte özel mülkiyetin olmadığı Asyatik toplumlar da, sınıflı ve sömürülü toplumlardı. Bu toplumlarda egemen sınıf tek tek mülk sahibi bireylerden oluşmuyordu, tersine egemen sınıf, hâkimiyetini, üretim araçları üzerindeki kolektif devlet mülkiyetine borçlu idi. Devleti elinde tutarak onun aracılığıyla üretimi de yönetiyor, artı-ürüne el koyup, emekçileri sömürmüş oluyordu. Demek ki, sömürücü bir egemen sınıf illâ ki üretim araçlarının doğrudan özel mülkiyetine ve bunu miras yoluyla kendi evlatlarına aktarabilme imkânına sahip olmak zorunda değildir.

Devlet mülkiyetinin emekçileri sömürmenin bir aracı olabileceği ve bu temelde emekçilerin sırtından geçinen sömürücü ve ezen bir sınıfın türeyebileceği gerçekliği kavrandığında, SSCB’de “işçilerin tarihsel kazanımları” olarak addedilen kimi hakların tüm ışıltısı da sönüp gider. Zira bu haklar, işçilerin devrimden doğan hakları olmaktan çıkıp, sömürücü bürokrasinin toplumsal hâkimiyetini devam ettirebilmek için vermek zorunda kaldığı tavizler, topluma sunduğu sus payı haline dönüşür. Bu başkalaşım, bu hakların özünde de uygulanışında da bir farklılaşmayı getirir. Giderek biçimselleşip bir kabuğa dönüşen bu haklar anlamını yitirirler, ihtiyaçları karşılayamaz olurlar. Çağlı, bu konuya özel bir önem vererek, Ekim Devrimiyle doğan haklar ile Stalinist dönemde bu hakların somuttaki uygulaması arasındaki farklılığa işaret eder. Bu farklılığın önemi kavrandığında, Stalinist rejimin, en azından Ekim Devriminin tarihsel kazanımlarını istemese de korumak zorunda olduğu şeklindeki mistifikasyon da buhar olup gider.

SSCB tipi toplumlarda işçi sınıfının yöneten değil de yönetilen ve sömürülen bir sınıf olması, bürokratik devletin çalışma rejiminde çarpıcı yansımalar bulmuştur.

“İstihdam güvencesi”, devlet mülkiyetine dayanan bürokratik rejimlerin egemenliklerini sürdürebilmelerinin koşuludur. Çünkü bürokratik devlet, statükoyu koruyabilmek, işçi sınıfını hareketsiz durumda tutabilmek için yapısal olarak bazı tavizlere dayanmak zorundadır. Ama, işçi sınıfının kendisine yabancılaşan bir devlet karşısında her türlü sendikalaşma, grev vb. hakkının elinden alındığı, ücret ve çalışma koşullarının tek taraflı olarak egemen bürokrasi tarafından belirlendiği bir çalışma rejimini “tarihsel kazanım” olarak değerlendirmenin akla uygun bir nedeni de bulunmamaktadır. Aslında kavranması gereken gerçeklik şudur: İşçi sınıfının egemen olmadığı ve kendini egemen bürokrasinin devletine karşı korumak için gerekli demokratik haklardan da yoksun bulunduğu bir durumda, yine de toplumsal istikrarı koruyabilmenin özel bir yolu olmalıdır. İşte bürokratik rejimlerde işçi sınıfına sağlanan “iş güvencesi”nin, düşük kiraların, parasız sağlık hizmetlerinin, parasız kreş, eğitim, genel kapsamlı bir emeklilik hakkının vb. nedeni, bürokrasinin işçi sınıfına duyduğu bağlılık (!) değil, bu zorunluluktur.[8]

İşçi demokrasisinin olmayışı, işçinin devlete de, ancak onun dolayımıyla söz ve karar sahibi olabileceği üretime de yabancılaşması anlamına gelir. Bunun kaçınılmaz sonucunun, dışarıdan dayatılan bir “çalışma disiplini”, işçilerin buna karşı “pasif direnişi”, iş disiplinsizliği, vurdumduymazlık olduğu açıktır.

Proletaryanın üretim sürecinde ipleri kendi elinde tuttuğu, fedakârlık gerekiyorsa buna kendi bilinciyle karar verdiği bir durumla; kendisine yabancı bir güç, bürokrasi tarafından zorlanarak çalıştırıldığı koşullar asla birbirine benzetilemez. Birinci durumda, sonuçta bir yorgunluk çekilse bile işçilerin üretim sürecine yabancılaşmaları söz konusu değildir. İkinci durumda ise, işçi yabancılaştığı bir çalışma rejiminden intikamını, pasif direnişle, mümkünse işten kaytarmakla vb. almaktadır. Proletaryayı, bürokratik rejime karşı pasif bir direniş içgüdüsüyle tembelliğe, işten kaytarmaya, alkolizme, büyük bir dejenerasyona iten bir “iş güvencesi”, yine de kapitalizmin işsizlik belâsına göre bir anlam ifade etse bile, asla proletaryanın gerçek bir tarihsel kazanımı olarak görülemez.[9]

Meseleye böyle bakıldığında, “evet demokrasi yoktu ama işçilerin temel ihtiyaçları ve işleri devlet güvencesindeydi” gibi bir yaklaşımın, yalnızca bürokratik diktatörlüğün özürcülüğüne soyunmakla kalmayıp, sömürüyü aklamaya hizmet ettiği açıkça görülür. Bu zihniyet, tıpkı devlet mülkiyeti meselesinde olduğu gibi, kapitalist toplum çerçevesinde reformist bir politikayı besler. Hatırlanacak olursa, II. Dünya Savaşından sonra, gerek SSCB’nin varlığının yarattığı basınç, gerek güçlü sınıf hareketi, gerekse de uzun genişleme döneminin (boom) mümkün kılması sayesinde Avrupa’da burjuvazinin “refah devleti” olarak adlandırdığı uygulamalar (parasız sağlık ve eğitim, emeklilik hakkı, işsizlik ödenekleri, sosyal konutlar vb.) epey yaygınlaşmıştı. Bunlara bakıp “keşke Keynesci kapitalizm sürseydi” demek ile sırf bu “haklar” çarpılmış biçimiyle de olsa vardı diye despotik-bürokratik bir rejimi olumlayıp “keşke yıkılmasaydı” demek arasında büyük bir uçurum yoktur. Yeri gelmişken, kapitalizmin derin bir sistem krizinden geçtiği günümüzde, bu uygulamaların varlığından kaynaklı olarak o dönemin kapitalizmini yeğleyen, neoliberal politikalara karşı Keynesciliği diriltmek gerektiğini vaaz eden reformistlerin sayısının hiç de az olmadığını hatırlatalım!

Marksizm doğrulanmıştır ve yeniden canlanmaktadır

Ekim Devrimiyle doğan işçi devleti, dünya devrimi dalgasının geriye çekilip devrimin tek ülkede yalıtık kalması, ülkenin iktisadi ve kültürel gerilik düzeyi, iç savaş ve emperyalist müdahale sonucunda hem daha da büyük bir yıkım yaşanması hem de işçi sınıfının fiziksel varlığının son derece zayıflaması, öncü unsurların bu savaşta büyük oranda kaybedilmesi nedenleriyle ayakta kalamadı. Stalinist bürokratik karşı-devrim tüm bu koşulların sonucunda galip gelerek işçi devletini içeriden yıkıma uğrattı. 1920’lerin sonuna gelindiğinde, bürokratik karşı-devrim tamamlanmış ve işçi devletinden geriye bir kabuktan ve sembollerden başka bir şey kalmamıştı. Ekim Devriminin sahnesinde, örgütlenmiş işçi sınıfı ve emekçiler başroldeydi. Bürokratik karşı-devrimle emekçiler sahnenin dışına itilerek pasif seyirciler haline getirildiler, oyun da değişmişti oyuncular da! Emekçiler sergilenen oyuna da kendilerine de giderek daha derinden yabancılaştılar. Sahnenin bir köşesinde devrimden kalan dekorlar, kızıl bayraklar, orak-çekiçler, Komünist Parti tabelâları vb. duruyor gözüküyordu, ama parıltılarını kaybetmiş, tozlanmış ve artık başka oyuncuların ayıplarını örtmeye hizmet eder hale gelmişlerdi.

Bu kabuk 1991’de resmen yıkıldığında, çöken Marksizm değil, onun SSCB’deki cellâdı olan Stalinist bürokratik rejim ve onun ideolojisi idi. Buna rağmen SSCB’nin yıkılışının burjuva ideolojisinin zaferi ve Marksizmin geçersizliğinin kanıtı olarak sunulduğunu, 90’lar boyunca bu temelde muazzam bir karşı-devrimci ideolojik kampanyanın yürütüldüğünü biliyoruz. Ek olarak burjuvazi büyük bir özgüvenle krizsiz bir kapitalizm çağına girildiğini, küreselleşme olgusunun yepyeni bir kapitalist ufuk açtığını, ulus-devletler ve milliyetçiliğin sonunun geldiğini ve dolayısıyla savaşsız bir dünyaya ilerlenmekte olduğunu söyleyip duruyordu. Ama çok geçmeden, SSCB’nin yıkılışıyla dünya üzerinde tek başına kalan kapitalist sistemin pislikleri açığa çıktı. Bunun emperyalist güçler arasındaki rekabetin kızışarak askeri boyutlar kazanması ve yeni dünya savaşının perdesinin açılması anlamına geldiğini artık kimse reddedemiyor. Krizsiz kapitalizm nutukları, krizin derinliğini gizlemek için uydurulan (“Büyük Resesyon” vb.) kavramlarla üstü örtülüp yumuşatılmaya çalışılan sistem krizi gerçeği içinde boğulup gitti. Bu arada, öldü denilen sosyalist idealler yeniden yankı uyandırmaya başladı; ileri ülkelerde özellikle gençlik içerisinde anti-kapitalist fikirler yükseliş içinde. Bu tablo Marksizmin geçersizliğini mi kanıtlıyor, yoksa onun tüm bu yaşananları en ince detaylarına kadar berraklık ve keskinlikle açıklayabilen tek yaklaşım olduğunu mu? Hiç tereddütsüz diyebiliriz ki, yaygın kanının aksine, SSCB’nin çöküşü Marksizmi doğrulamıştır. Çünkü Marksizm, kapitalizmin ancak, çok daha ileri üretici güçler temelinde dünya çapında sınıfsız topluma geçişle aşılabileceği, diğer tüm yolların “eski çirkefe” geri dönüş olacağını söyler.

Ekim Devrimi hiç kuşkusuz dünya tarihinin en büyük olayı idi. Yeni Ekimler yaratabilmek için tarihsel deneyimden dersler çıkarmak, zorlukların nesnel nedenlerini olduğu kadar yapılan öznel siyasi hataları da iyi kavramak gerekiyor. Geçiştirmek, gerçekliğe gözlerini kapamak, nostaljik iç çekişlerle günü kurtarmaya çalışmak, o koşullarda başka nasıl olabilirdi ki diye kendini avutmak devrimci bir tutum değildir. Buradan çıkarılan doğru sonuçlarla alınacak yol, Ekim’i de aşan yeni devrimlerin hedefine ulaşmasının da garantisi olacaktır.



[1]      Elif Çağlı, Marksizmin Işığında –Bir Tarihsel Dönemin Sorgulanması, Tarih Bilinci Yay.

[2]      age, 2.bsk, s.10-11

[3]      age, s.18

[4]      age, s.13

[5]      Platformumuz, md.16, marksist.net/platform.html

[6]      Yeri gelmişken, devlet mülkiyeti ile toplumsal mülkiyetin bir ve aynı şey olmadığını hatırlatalım. Bu son derece önemli hususu şöyle açıklar Çağlı:

“Her başarılı proleter devrimin ilk plandaki görevi olan, üretim araçlarına işçi devleti tarafından el koyma, yani devletleştirme işlemi, ulusal ölçekte başlamış olsa bile, üretim araçlarının mülkiyetinin toplumsallaşması uluslararası ölçekte gerçekleşebilir. Bir başka deyişle, proletarya diktatörlüğü döneminde devlet mülkiyeti, henüz gerçek anlamda toplumsal mülkiyet (yani tüm toplumun mülkiyeti) değildir. Devlet mülkiyeti burada da, tıpkı diğer sınıflı toplumlarda olduğu gibi tüm toplumun değil, egemen sınıfın (proletaryanın) fiili ortak mülkiyeti altındadır. Dolayısıyla, işçi sınıfının egemenliği altında bile olsa devlet mülkiyeti toplumsal mülkiyetle özdeşleştirilemez. Proletaryanın devlet mülkiyeti, toplumsal mülkiyete giden yolda önemli bir adımdır, ama sadece bir adımdır. Üretim araçlarının mülkiyetinin herhangi bir dolayım olmaksızın, doğrudan toplumsallaşması, sınıfsız toplum düzenine ilişkin bir olgudur. Üretim araçlarının toplumsal karakterinin tam olarak kendini ortaya koyması, ancak proletarya diktatörlüğü döneminin tarihsel işlevini dünya ölçeğinde tüketmesiyle gerçekleşebilir. Bir başka deyişle, üretim araçlarının tüm dünya insanlarının hizmetine koşulacağı bir toplumsal düzenleme, ancak ve ancak dünya kapitalist sisteminin kesin olarak son bulduğu, ulusal sınırların ortadan kalktığı bir dünyada mümkün olabilir.” (age, s.82)

[7]      age, s.156

[8]      age, s.156-7

[9]      age, s.157