Eylülde ağaçların sararmış yaprakları rüzgâra teslim olurken bir yandan yüreğimizde ve bilincimizde belirir insanlık onurunu koruyanların ölümsüz hatıraları… O hatıralar ki yalnızca geçmişte kalmayıp bugün de sahiplendiğimiz, ders aldığımız ve ileriye taşımak için çalıştığımız deneyimlere dönüşmüşlerdir. Dünyanın neresinde olursa olsun aynı acıları yaşayan, aynı deneyimlerden süzülen derslerle ilerleyen halkların gönlünde; tutumları, duruşları ve yapıtlarıyla işçi sınıfının safında yer alan sanatçıların yeri daima ayrıdır. Yıllar geçse de kuşaklar değişse de onların hikâyesi anlatılmaya devam edecek.
Victor Jara Şili’nin küçük bir köyünde yoksul bir ailede dünyaya gelir. Babasının onları terk etmesi üzerine annesi ile yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar. Annesi Amanda emekçi bir kadındır ve ailesini geçindirmek için çiftçilik yapar, düğünlerde, cenazelerde ve çeşitli törenlerde gitar çalar, şarkı söyler. Victor müzikle bu sayede tanışır. Annesinin müziğe olan yeteneği ve güzel sesi Victor’a da genetik bir miras olarak geçmiştir. Ölümüne dek müzik onun yaşamının çok önemli bir parçası olacaktır. Gençlik yılları arayış içinde geçer Victor’un. Müzikle ilgilenir, besteler yapar, tiyatroya yönelip önemli oyunlar sahneler, turnelere çıkar. Ama yaşamında bir şey eksiktir hep. Yine bu turnelerden birinde Küba’da asıl olarak aradığı şeyin ne olduğunu fark eder. Bir amacı olmalıdır hayatının ve bu büyük bir amaç olmalıdır. Böylece ezilenlerden yana olmayı, zulmün karşısında durmayı seçer. Şili’ye döndüğünde artık şarkıları ezilen halkın yaşamını, çektikleri zorlukları ve bunun karşısında nasıl direnmeleri gerektiğini anlatır. Şili Yeni Şarkı Hareketine katılarak devrimci şarkılar yapar.
1960’lı yıllara gelindiğinde Şili’de toplumsal hareket güç kazanmaya başlar. Burjuva hükümetin gerici ve baskıcı politikaları karşısında yılmadan çalışır sosyalistler, komünistler ve aydınlar. Victor Jara’nın şarkıları yükselen halk hareketinin bir sembolüne dönüşmeye başlar. Tabii bu da burjuva sağ cephenin dikkatini çeker. 1970’e gelindiğinde Salvador Allende’nin temsil ettiği Halk Birliği Cephesi (Unitad Popular) seçimi kazanır. Bu çok büyük bir gelişmedir ancak burjuvazi uğursuz planlarını terk etmek niyetinde değildir. Faşist cephe hiç vakit kaybetmeden sosyalist Allende hükümetine karşı karalama çalışmalarına başlar. Gerilimi sürekli tırmandırarak, iç karışıklığı arttırarak sokakları savaş alanına çevirirler. Sosyalistlere, Allende hükümetini destekleyenlere, sosyalist hareket içinde dönüşmeye başlayan gençliğe karşı açıkça bir av başlatılır. Bundan Victor Jara da nasibini alır. Pek çok kez ölüm tehditleri alır, darp edilir, ailesi ile tehdit edilir, konserleri eli silahlı faşistlerce basılır… Ama bütün bunlar onu yıldıramaz. Faşist cepheye karşı Halk Birliği’ni desteklemeye ve halkın moralini yükseltmek, direncini arttırmak için konserler vermeye, konuşmalar yapmaya devam eder.
11 Eylül 1973 sabahı Şili başka bir güne uyanır. ABD desteği ile gerçekleştirilen faşist bir darbe ile Allende öldürülür ve faşist Pinochet liderliğindeki askeri cunta yönetime el koyar. Tüm bu yaşananlara seyirci kalamayan Victor Jara da Şilili emekçilerle birlikte sokağa çıkar. Sokağa çıkanlar, faşist cuntanın emrindeki askerler tarafından Şili Ulusal Stadyumuna götürülür. Bunlar arasında Jara da vardır. 5 bin kişinin olduğu topluluğa türlü eziyetler, işkenceler yapılır. Victor Jara orada bulunan insanlara moral vermek ve faşizmin yarattığı zulme karşı direnç aşılamak için gitarıyla şarkılar söyler. Stadyumdakiler hep birlikte “Venceremos!” (Kazanacağız!) diyerek seslerini yükseltmeye devam ederler. Stadyumda yankılanan umut ve direncin sesine tahammül edemeyen faşist generaller bu direnci yok etmek için önce Jara’nın ellerini kırarlar, gitarını çalamasın diye! Ama elleri kırılmış olsa da Victor şarkısını söylemeye devam eder; tüm stadyum da eşlik etmeye. Onun umudu ve direnci yaymasını böyle engelleyemeyeceklerini anlayan faşist generaller Victor Jara’yı o gün orada katlederler.
Şilili komünist şair Palo Neruda da ölümünün üzerinden yarım asır geçmiş olmasına karşın ezilenlerin safındaki yüreği ve şiirleriyle sınıfımızın hafızasında büyük bir saygı ile anılmaya devam ediyor. Çocukluğundan beri sanata yatkınlığı olan Neruda 15 yaşında şiir yazmaya başlar. Gençliğinde de şiir ve edebiyata ilgisi artarak devam eder. 1930’lu yıllarda Güneydoğu Asya ülkelerinde konsolosluk görevi yapar. Faşizmin karanlığının İspanya’yı kuşatma altına aldığı 1936 yılında orada görev yapmaktadır. Üç yıl sürecek kanlı iç savaşta yakın arkadaşı sosyalist şair Federico Garcia Lorca’nın faşist Franco birlikleri tarafından katledilmesi, İspanya’nın adeta kanının akıtılması, onun dönüşümünde büyük rol oynar. Artık kararını vermiştir ve tarafı bellidir. “Bazı Şeyleri Açıklıyorum” adlı şiirinde bunu anlatır.
Hain
Generaller:
Ölü evimi görün,
Bakın paramparça İspanya’ya:
Erimiş maden akıyor her evden
Çiçek yerine,
Her çukurundan İspanya’nın
İspanya yükseliyor,
Her ölü çocuktan bir tüfek fışkırıyor,
Gören bir tüfek,
Kurşunlar doğuyor her cinayetten,
O kurşunlar günün birinde
On ikisinden vuracak yüreğinizi.
Soracaksınız: Şiiri neden
Düşleri anlatmıyor, yapraklarını
Ve büyük yanardağlarını anayurdunun?
Gelin görün kanı sokaklardaki.
Gelin görün
Kanı sokaklardaki.
Gelin görün kanı
Sokaklardaki…
Faşizmin karanlığına karşı Neruda’nın şiirlerinde artık isyan vardı, direniş vardı, umut vardı. Yüreği başka çarpıyordu artık, ne şiirleri ne duyguları yalnızca ona aitti. Bunun için de pek çok kez işinden oldu, diplomatik görevleri elinden alındı, kendi ülkesinde kaçak gibi yaşamak zorunda kaldı, bazen de ülke değiştirmek zorunda kaldı. Ama bütün bunlar onu yıldırmadı. Yüreğinin sesini dinlemeye ve sınıfının safında yer almaya devam etti. 1952’de ülkesi Şili’ye döndü ve Komünist Parti içinde aktif rol aldı. 1970 seçimlerinde Halk Cephesi’ni destekledi. Allende hükümeti karşısında faşist cephe, yerli ve yabancı burjuvazi güçlerini birleştirmiş, saldırılara başlamıştı. Şili halkı teslim olmak niyetinde değildi ancak, halkın sokağa çıkıp mücadele etme isteğini her defasında onları sakinleştirip evlerine göndererek yatıştıran Salvador Allende bu hatasının bedelini önce kendi canıyla sonra da Şili halkının kanıyla ödeyecekti. Ne yazık ki Neruda faşist Pinochet liderliğinde 11 Eylül 1973’te yapılan darbeden 12 gün sonra hastanede prostat kanseri teşhisiyle yaşama gözlerini yumdu. Ölümünden önce Neruda şoförü Manuel Araya’ya o uyurken bir doktorun midesine iğne yaptığını söyleyebilmişti. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra uluslararası uzman heyetinin analizleri sonucunda ortaya çıkan otopsi raporu ile Neruda’nın hayattayken vücuduna felce ve ölüme yol açan Clostridium botulinum toksininin verildiği ve kanserden ölmediği doğrulandı. Faşizm İspanya’da yarım milyon insanın ölümüne ve daha fazlasının sürgün edilmesine neden oldu. Şili’de de aralarında Victor Jara ve Pablo Neruda’nın da bulunduğu 35 bin insanın ölümüne yol açtı. Yaşama, insana, tüm güzelliklere düşmandır faşizm.
Bu topraklarda yine bir Eylül gününde yitirdiğimiz ozanımız, egemenlerin yüreğine korku salan şarkılar söyleyen sesiyle Mehmet Ruhi Su, 1912 yılında doğmuş ve 20 Eylül 1985’te yaşama gözlerini yumuncaya dek iki dünya savaşını, faşizmin karanlık yüzünü görmüş, mücadele etmenin umudunu taşımıştır. Bu topraklarda doğmuştur ama sesiyle, sazıyla, sözüyle insanlığın kapitalizme karşı verdiği ortak mücadelenin bir taşıyıcısına dönüşmüştür. Genç yaşında tanıştığı komünist fikirlerle yoğrulan Ruhi Su, sanatçının toplumun adeta sözcüsü, bir yansıması olması gerektiğine inanır. Bu nedenle türküleri de fikirleri gibi evrenseldir. Nasıl ki Victor Jara Şilili bir halk ozanı olarak anılıyorsa, yaptığı müzik ve Şili halkının sorunlarını dile getiren şarkılarıyla Ruhi Su da çağdaş bir halk ozanı olarak nitelendiriyordu kendisini. Çünkü çok güçlü ve etkileyici bir sese sahipti ve opera eğitimi alarak bu sesini çok geliştirmişti. Çağdaş sanatı halk ezgileriyle buluşturarak yeni bir tarz yakalamıştı. Bu hem tanınmasına hem de egemenlerin dikkatini çekmesine sebep olmuştu. Bir dönem TRT’de yaptığı müzik programında çaldığı ve söylediği Alevi deyişleri ve mücadeleye çağıran türküleri nedeniyle işine son verilmişti. Zaten TKP’li idi, üstüne bir de pes etmeyen kişiliği eklenince egemenler için son derece rahatsızlık verici bir kişiye dönüşmüştü.
1950’li yıllara gelindiğinde dönemin yeni iktidarı eliyle yapılan tutuklamalardan Ruhi Su da diğer yoldaşları gibi nasibini alır. Meşhur işkence yeri olarak bilinen Sansaryan Han’da Ruhi Su da kendisine ayrılan “mahsus mahalde”, yoldaşlarına yapılan işkencelere çokça şahit olur. “Mahsus mahal derler/ kalırım zindanda/ kalırım, kalırım/ dostlar yandadır/ “Artar eksilmeyiz zindanlarında” dediği “Mahsus Mahal” işte böyle bir yerdir. Zulme boyun eğmeden, yarına umudunu yitirmeden onurluca yaşamaya dair direnci anlatır bu türküde. Bundan sonrasında da baskı ve zulüm görmeye devam eder. Tutuklamalar, hapisler, işkenceler sürer gider. Egemenler onun sazını ve ezgilerini susturmak isterler. İşsiz ve ekmeksiz bırakırlar. Konserleri yasaklanır, plakları toplatılır, sürgünler yaşar. Ama o bir komünisttir ve egemenler onun iradesini teslim alamazlar. Yoldaşlarının ve dostlarının yardımıyla türkülerini çıkarmaya, gizli saklı da olsa küçük konserler vermeye devam eder. Çünkü bir derdi vardır, topluma anlatacakları vardır.
1970’lerde büyük grevler ve işçi eylemleriyle, kitlesel 1 Mayıslarla, üniversite öğrencilerinin sınıf hareketine katılmalarıyla sınıf hareketi yükselir. Burjuvazi kanlı faşist bir darbe ile 12 Eylül 1980’de topluma karabasanı yaşatır. Ruhi Su tam da o dönemde kanser olduğunu öğrenir. Yıllarca süren hapis ve işkencenin vücudunda oluşturduğu hasar onu sona doğru yaklaştırıyordur. Ancak tedavisi için yurtdışına çıkmasına izin verilmez. Egemenler Ruhi Su’dan böyle intikam alacaklarını düşünürler. 20 Eylül 1985’te yaşama veda eden ezilenlerin ezgili yüreğini binlerce insan uğurlar.
İşçi sınıfının bu üç yürek işçisini yalnızca Eylül ayında ölmüş olmaları ya da faşizm eliyle yaşamlarından koparılmış olmaları ortaklaştırmıyor. Aynı zamanda faşizme karşı gösterdikleri direnç ve bıraktıkları mücadele anlayışı ortaklaştırıyor onları. Aradan uzun yıllar geçti, Şili Ulusal Stadyumunun adı Jara’nın katledilişinin 30. yılında “Victor Jara Stadyumu” olarak değiştirildi. Şilili emekçiler her yıl gitarlarıyla birlikte bu stadyuma gelip hep birlikte Venceremos’u söyleyerek Jara’ya unutulmadığını ve uğrunda yaşamını verdiği mücadelesinin devam ettiğini hatırlatıyorlar. Jara’nın gitarı ve elleri artık yalnızca ona ait değil. Onlar işçi sınıfının elleri. Ruhi Su’nun sesi, kurduğu “Ruhi Su Dostlar Korosu” ile yaşıyor. Umudu, direnci, başkaldırmayı anlatıyor hâlâ. O ezgili ses yalnızca Ruhi Su’ya ait değil. O artık zulmün karşısında direnenlerin, sınıfımızın sesidir. Neruda bir dünya şairi olarak benimsenmiştir çoktan. Komünist şair “şiirlerim ihtiyacı olanındır” demişti. İşçi sınıfı devrimcilerinin kapitalizme karşı verdiği mücadelede onun şiirlerine ihtiyacı var. Onlar bugün tüm insanlığa ait olmanın gururunu yaşayarak bakıyorlar bize yıldızlardan. Biz sınıf devrimcileri de onların anılarını mücadelemizde yaşatacağımızın ve yazdıkları hiçbir şiirin, çaldıkları, söyledikleri hiçbir şarkının boşa gitmeyeceğinin sözünü veriyoruz. Biz kazanacağız!
link: Kocaeli’den bir kadın metal işçisi, Sınıfımızın Sesi, Yüreği ve Elleri: Ruhi Su, Pablo Neruda, Victor Jara… , 27 Eylül 2026, http://marksist.net/node/8838


