Navigation

Sinema ve İdeoloji, Hollywood ve Burjuvazi

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Günümüz dünyasındaki iki ana sınıf yani burjuvazi ve proletarya; kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman açık bir şekilde kesintisiz olarak mücadele içindedir ve bu mücadele sadece ekonomik alanda yürümez. Kültür-sanat da dâhil yaşamın her alanında bu iki sınıf arasındaki mücadele somut bir gerçekliktir. Hiçbir kişi, hiçbir olgu sınıf savaşından azade değildir, olamaz.
1.bölüm

Bugün işçi ve emekçilerle sinema üzerine sohbet ettiğimizde, meselâ onlara hangi tür filmler izlemeyi sevdiklerini sorduğumuzda çeşit çeşit cevaplar alırız ama “politik filmler izlemeyi seviyorum” diyene pek nadir rastlarız. Genelde dram, aşk, komedi, gerilim gibi film türlerinden hoşlandıklarını söylerler. Bu kuşkusuz sınıf mücadelesinin seyriyle alâkalı. Günlük hayatta politikaya, mücadeleye mesafeli bakan işçiler, doğal olarak siyasetle doğrudan ilintili gördükleri filmlere de mesafelidirler. Peki, ilk bakışta tipik bir politik yapım olarak görülmeyen, film sitelerinde bu kategoride yer almayan ve afişlerinde, reklâmlarında farklı bir türde olduğu söylenen yapımlar politik değil midir? Gözlerden kaçırılan, dolayısıyla örgütsüz kitlelerin farkında olmadığı gerçek şudur ki; aslında her film dolaylı da olsa pekâlâ politiktir!

Günümüz dünyasındaki iki ana sınıf yani burjuvazi ve proletarya; kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman açık bir şekilde kesintisiz olarak mücadele içindedir ve bu mücadele sadece ekonomik alanda yürümez. Kültür-sanat da dâhil yaşamın her alanında bu iki sınıf arasındaki mücadele somut bir gerçekliktir. Hiçbir kişi, hiçbir olgu sınıf savaşından azade değildir, olamaz. Bir yönetmeni veya senaristi düşünelim; kişi istese de istemese de iki sınıftan birinin ideolojik penceresinden hayata bakar. Amacından bağımsız olarak bu iki sınıftan birinin ideolojik etkisi altında senaryo yazar veya film çeker. Dolayısıyla tarafsız bir sinemacıdan söz edemeyeceğimiz gibi tarafsız bir sinemadan da söz edemeyiz. Lenin özel mülkiyetin temel olduğu burjuva toplumda sanatçının müşteriye ihtiyaç duyduğunu ve bu nedenle pazara göre yapıt ürettiğini söyler. Öyle ya, kapitalist toplumda sanatçı geçinebilmek ya da kariyeri için yapıtına mutlaka bir değer biçmelidir! Peki, pazarın yani eserin/ürünün görücüye çıktığı kitlenin “beğenisi” neye göre şekillenir? Kitlelerin kültür-sanat anlayışı nasıl oluşur? Alman İdeolojisi adlı eserlerinde Marx ve Engels bu konuya şöyle açıklık getirirler: “Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir, başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretim araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır.” Yani kapitalist dünyada örgütsüz işçi sınıfı, hayata bakış açısından tutalım kültür-sanat anlayışına/beğenisine kadar egemen sınıf olan burjuvazinin etkisi altındadır. Bu etkinin kırılması sınıf mücadelesindeki güç dengelerinin işçi sınıfından yana değişmesiyle mümkün olabilir elbette. Buradan hareketle kültür ve sanat alanında burjuvaziyle ideolojik bir mücadeleye girişilmesinin elzem olduğunu söyleyebiliriz. Fakat sanatın özgürleşmesi ancak işçi sınıfının siyasal iktidarı bir devrimle ele geçirip özel mülkiyete dayalı kapitalist sistemi paramparça etmesiyle gerçek kılınabilir. Çünkü sanatçı gerçek anlamda bir yaratım özgürlüğüne ancak ve ancak o zaman kavuşur. O zamana dek “özgür” veya “tarafsız” bir sanattan, sanatçıdan bahsetmek mümkün olmadığı gibi ikiyüzlücedir!

Ekim Devriminin büyük önderi Lenin, bundan 100 yıl önce, Petrograd’a geri dönüşü üzerine, “bizler dünyayı yeniden kurmanın peşindeyiz” diye yazmıştı. Ekim Devrimiyle başlayan bu süreç, Marksist Tutum sayfalarında nedenleriyle beraber pek çok kez işlendiği gibi, maalesef tamamlanamadı. Fakat işçi sınıfının tarihe kazıdığı tek muzaffer devrim deneyimi olan Ekim Devriminin inşacıları, geriye pek çok alanda pek çok deneyim bıraktılar. Bu deneyim birikimi kültür ve sanat alanında da sağlanmıştır. Her türlü kara çalmaya, yok saymaya karşın, insanlığın kültürel birikimine Ekim Devriminin katkısı oldukça büyük ve değerlidir. Genel olarak kültür-sanat alanı, özel olarak sinema Bolşeviklerin önem verdiği bir alan olmuştur. Lenin sinema için “tüm sanatların içinde bizim için en önemli olanıdır” der ve özellikle Ekim Devrimini izleyen yıllar içerisinde Bolşevikler tarafından oldukça başarılı filmler üretilmiştir.

Lenin’in 100 yıl önce söylediği “bizler dünyayı yeniden kurmanın peşindeyiz” sözü bizim de büyük bir inançla yükselttiğimiz şiarımızdır. Bizler Bolşeviklerin gittiği sınıfsız bir toplum ve yeni bir dünya yolunda onların iz sürücüleriyiz. Fakat yaşamın her köşesinde ideolojik, politik mücadele verilmeksizin yeni bir dünya kurulamaz. Kültür-sanat bu açıdan önemli ideolojik ve politik mücadele alanı veya cephesidir. Elbette “yeni bir dünya ve yeni bir insan” yaratma hedefi bin yılların kültür birikimi bir kenara atılarak gerçek kılınamaz. Bu nedenle bu hedefe kilitlenen bir sınıf devrimcisi insanlığın kültürel birikimini özümsemeye çalışmalıdır. Ayrıca olağanüstü rejimlerin Türkiye başta olmak üzere tüm dünyada temellerinin döşendiği bir dönemden geçiyoruz. Bu açıdan sanatın bir başka önemi daha ortaya çıkıyor. “Bu dönemlerde, direnç ve mücadelede sanat, özelde devrimci sanat çok önemli bir rol oynar. Sanat, çoğu zaman, toplumsal mücadelenin önemini onlarca sayfalık teorik-politik-tarihsel metinden daha vurucu şekilde özetler, ortaya koyar, insana umut verir, coşkusunu ve geleceğe olan inancını arttırır.”[1] Sinemanın sanat dalları arasında güçlü ve popüler bir dal oluşu, işçi sınıfının mücadele tarihi içerisinde tüm dünyadan sosyalist sanatçıların bu alanda ürettiği sayısız başyapıtlar; “zor” dönemlerde sinemanın vurucu gücünü, direnç aşılayan yönünü gösteriyor. Ayrıca diğer sanat dalları gibi ortaya çıkışından itibaren insanın tüm yaşam süreçlerinin de tanığı olan sinema, bu açıdan tarih bilinci ve tarihsel iyimserlik edinmenin de bir aracıdır.

İşçi sınıfının temsilcilerinin önemsediği gibi hakeza burjuvazi de bu alanı oldukça önemsemiş ve kendi sınıf çıkarları doğrultusunda kullanagelmiştir. Üstelik toplumun egemen sınıfı oluşu, ona bu alanda çok daha zengin imkânlar sunmuştur. Günümüzde burjuva politikası ile sinema endüstrisinin iç içe geçmiş oluşunun belki de en açık örneği ABD emperyalizminin sinema endüstrisindeki tekeli olan Hollywood! Hollywood filmlerinin ne kadarının sanat olduğu tartışılır fakat bu aygıt veya bu aygıtın ürettiği binlerce film görmezden gelinemez. Çünkü başta Amerikan toplumu olmak üzere tüm insanlığın bilincini bulandıran ve yeniden tasarlayan; yeri geldiğinde, İlya Ehrenburg’un dediği gibi, bir “düşler fabrikası”, bazen bir asma yaprağı, bazen bir manipülasyon aracıdır Hollywood sineması. Emperyalizmin kirli fikirlerini izleyicinin zihnine enjekte eden devasa bir ideolojik aygıttır! Her mücadelede olduğu gibi düşmanını iyi tanımak, manevralarını takip etmek yaşadığımız toplumdaki sınıf mücadelesi açısından da hayati önemdedir.

Sinemanın doğuşu ve Hollywood’un egemenliği

Yunanca kelime kökü “hareket” anlamına gelen sinema, 1895 yılında Fransa’da bir sanat dalı olarak ortaya çıktı. “Fabrikadan Çıkan İşçiler”, “Akdeniz’de Tekne Gezisi”, “Trenin Gara Girişi” gibi birkaç dakikalık kısa görüntüler, bugünün devasa yapımlarının ataları olarak ilk kez seyirciyle buluştu. Bu görüntüler o dönem için oldukça etkileyiciydi, her şeyden önce fotoğrafa kıyasla “canlıydı”. Daha sonraları belgesel diye adlandırılan bu filmlerin bazılarını gören sosyalist yazar Maksim Gorki, film için “yaşamdan doğuyor” demiştir. Dönemin koşullarında bu kısa fakat “canlı” görüntülerin izleyicide bıraktığı etki o denli güçlüydü ki, meselâ trenin gara yaklaşması sırasında, izleyiciler koltuklarından kalkıp salonun dışına çıkmak istediler.

Ortaya çıkmasının üzerinden henüz fazla zaman geçmeden, yirminci yüzyılın başlarında popülerleşerek endüstrileşen sinema, egemenler için yüksek kâr getirisi olan bir sanayi dalı haline geldi. Sadece bu da değil, aynı zamanda burjuva ideolojisinin üretildiği ve kitlelere aktarıldığı yeni ve bir o kadar da “sihirli” bir alandı artık. O tarihlerden bugüne, günlük hayatın her alanını yeniden ve yeniden örgütleyen burjuvazi için sinema, emekçi yığınları bilinç olarak fethetmeye yarayan ve gün geçtikçe gelişen, yaygınlaşan ideolojik bir aygıt olarak varlığını sürdürdü. Tüm dünya burjuvazisi için bu aynen geçerlidir fakat ABD emperyalizmi açısından bu konu her zaman farklı bir öneme sahip olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist bir atak gerçekleştiren ABD, bu dönemde sinema sektöründe de hegemonya kurmaya başladı. Rakamlarla ifade edecek olursak; 1920’lerde haftada 40 milyon ABD’li sinema salonlarına gidiyordu ki, bu bugün için bile çok yüksek bir rakamdır. 1930’lara gelindiğinde ise Hollywood dünya sinemasının merkezi konumuna ulaşmıştı artık. Üzerinden yaklaşık 100 yıl geçmesine rağmen Hollywood’un bu alandaki hegemonyası tartışmasızdır! Bugün dünyanın neresinde olursak olalım, sinemadan bahsetmek büyük oranda Hollywood’dan bahsetmektir. Örneğin 2016 yılında tüm dünyadaki sinema salonlarında en çok izlenen 20 filmin 19’u ABD yapımıydı ve Hollywood filmleri 11,14 milyar dolarlık gişe hâsılatıyla tarihi bir rekor kırdı. Dünya çapında TV’lerde yayınlanan Hollywood filmleri ve bu filmlerin gelirleri ise cabası.

Gerçekte ABD egemenlerinin ekonomik ve ideolojik çıkarlarını gözeten Hollywood, gerek filmleriyle gerek film yıldızlarının yaşam tarzları ve başarı öyküleriyle emekçiler açısından ışıltılı bir dünya olarak görülüyor. Peki, bu ışıltılı dünyanın hikâyesi nasıl başladı? Pek bilinmez ama Hollywood’un kuruluşu bile, bir “başarı öyküsü” olarak film senaryosu olmaya aday! 1911 yılında Centeur Film şirketinin bir yöneticisi olan Kanadalı A.L. Christie, tozlu bir yolun sonundaki metruk bir Hollywood tavernasını Hollywood’un ilk film stüdyosuna dönüştürdü. Başka şirketler de hızla onu takip ettiler ve yılın sonunda Hollywood’da 15 film şirketi kuruldu.[2] Bu bölgenin (Kaliforniya) film yapımcıları tarafından tercih edilmesinin sebepleri oldukça dikkat çekici! En önde gelen neden, bölgenin film platoları kurmak ve tabii film çekmek için güzel bir havaya ve açık alanlara sahip oluşuydu. Fakat tek sebep bu değildi elbette; bu bölgede işçi sendikaları olmadığı için işçi ücretleri bir hayli düşüktü. Kalantor film yapımcıları setlerde çalıştırmak üzere ucuz işgücünün olduğu ve mücadele geleneğinin pek az geliştiği bir cennet keşfetmişlerdi. Buraya taşınmakla, pek çok sinema patentini elinde bulunduran Thomas Edison’a ödeme yapmaktan kurtulmak da kolaylaşmış oluyordu. Çünkü Kaliforniya’da Edison’un avukatlarının etkisi azdı ve polisten kaçmak gerektiğinde Hollywood’dan Meksika’ya geçiş kolaydı. Yıkık dökük bir tavernadan bozma ilk film stüdyoları, ucuz işgücü arayışı, patent hırsızlığı vs. Bugün film yıldızlarının görkemli evlerinin, ışıltılı sokakların ve devasa film stüdyolarının bulunduğu Hollywood’un hikâyesi işte böyle başladı.

ABD’de bu alandaki tekelleşmenin boyutları, bugün gelinen noktada korkunç düzeylere ulaşmış ve nihayetinde küresel medya imparatorlukları doğmuştur. Bu imparatorluklar ile Wall Street bankaları, finans şirketleri arasında kuvvetli ilişkiler mevcuttur ve sinema endüstrisi borsayla iç içe geçmiştir. Hollywood sinemasının tüm zamanların gişe rekorları kıran filmlerine baktığımız zaman, bunların tamamının çok şirketli medya kuruluşlarına bağlı yapımevlerinin filmleri olduğunu görürüz. MGM/Loews, Paramount, Warner Bros., Sony Pictures, Twentieth Century-Fox, RKO, Columbia, Walt Disney Pictures, Universal ve United Artists gibi film şirketlerini bünyesinde barındıran büyük holdingler; elektrik, enerji, finans-banka, giyim, teknoloji, bilgisayar, televizyon, internet, basın-yayın, oyun, müzik gibi farklı sektörlerde de faaliyet göstermekteler. Bu şirketlerle üst düzey ilişki içerisindeki Amerikan devleti, senaryo yazımından kullanılacak psikolojik öğelere kadar birçok konuda sinema endüstrisine yön veriyor. Aynı zamanda bu holdinglerin özellikle ABD’deki iletişim sektörünün ağır topları olmaları oldukça önemli! Çünkü çekilen filmlerin tanıtımı/reklâmı aynı medya imparatorluklarına ait gazete, dergi ve TV’lerden yapılıyor ve böylece dört bir tarafından kuşatılan kitleler üzerinde bir cazibe oluşturulmaya çalışılıyor. Günümüz kapitalist dünyasında, medyanın bazılarınca yaşadığımız çağa ismini verecek denli etkili olmasını göz önünde bulundurursak, ABD’deki bu tanıtım/reklâm çalışmasının son derece etkili olduğunu söyleyebiliriz. ABD’nin dünya film dağıtımını tekelinde bulundurduğunu da hesaba katarsak Hollywood’un dünya çapındaki etkisinin niteliğini daha iyi kavrarız.

“Hollywood etkisi”

Kapitalist sistemde üretim, insan ihtiyacı esas alınarak yapılmaz. Bu akıldışı sistemde üretim araçlarını elinde tutan burjuvazinin ana amacı kâr elde etmektir. Kapitalist sistemin kalp atışıdır kâr. Her kapitalist daha fazla ürün üreterek piyasaya sürmeyi ve pazara sürdüğü malların kısa sürede tüketilip kâra dönüşmesini ister. Üretilen ürünlerin daha fazla tüketilmesi, dolayısıyla daha fazla kâr elde edilebilmesi için her türlü yolla tüketim arttırılmaya çalışılır. Günümüzün “tüketim toplumu” ve “tüketim çılgınlığı” buradan türemektedir. Peki, bunun sinemayla ne ilgisi vardır? Öncelikle burjuvazinin ürettiği sinema filmleri de sonuç olarak birer metadır. Birbirinin türevi olan yüzlerce film sürekli olarak tükettirilmek dolayısıyla kâr etmek için üretilmiştir, üretiliyor. Ve dahası sadece senaryo, kurgu, mekân, oyuncular, teknik donanım ve teknik ekiple yapılan bir iş değildir sinema. O, filmlerden öte daha nice metaın satışı ve tüketimi için çok boyutlu bir işlev görür. Bu nedenle sinema yalnızca sinema değildir.

On yıllardır özellikle Hollywood filmleriyle kitlelerde bilcümle metalara yönelik arzular yaratılmaya ve tüketim alışkanlıkları oluşturulmaya çalışıldı, çalışılıyor. Bu endüstrinin en yağlı gelir kapısıdır reklâm ve milyonlar tarafından izlenen yüzlerce film bilinçaltı reklâmlarıyla da doludur. “Meta/markaları üreten şirketler bu filmlerde yer alabilmek amacıyla milyonlarca dolar akıtırlar sinema endüstrisine. Zira herhangi bir konuyu anlatan film yıldızlarının giydikleri elbiselerden yiyeceklerine ve kullandıkları otomobil markasına değin her şey önceden tasarlanmış olarak seyirciye ulaştırılır. Filmi izleyen bir izleyici film aracılığıyla her gün hayatına girmeye çalışan meta/markalarla yeniden karşı karşıya gelir.”[3] En basitinden çeşitli sigara, kahve, giyim markalarının, fastfood zincirlerinin kitleler nezdinde bu denli sükse yapmasının nedenlerinden biridir sinema filmleri. Hatta film aralarında ve sonrasında kola ve mısır satışlarının artmasında bile filmlerde yer alan reklâmların, subliminal mesajların ve framelerin etkili olduğu da iddia edilmektedir. Sonuç olarak izlediği filmlerde mutluluğu(!) daha fazla tüketmekte gören kitleler tüketime yönelirler. Üstelik meta deyince sadece mısır, kola, elbise, otomobil vs. gibi metaları aklımıza getirmeyelim. Yapısı gereği her şeyi metalaştıran, bir meta üretim sistemi olan kapitalizm, meselâ kadın bedenini de alınıp satılan bir meta olarak karşımıza çıkarır. Hollywood filmlerinde vücut hatlarından yüz çizgilerine, giyim-kuşam tercihlerinden yeme-içme alışkanlıklarına, karakterlerinden davranışlarına kadar nasıl olması gerektiğinin çerçevesi çizilen kadın, burjuvazi için filmi izlettiren ve dolayısıyla kâr getirici bir figürdür. Bu açıdan Hollywood filmlerine bakıldığında burjuva ahlâkının pespayeliğini görmek de mümkündür.

İddia edilenin ve genel kanının aksine Hollywood’da hiçbir film sadece eğlendirmek için üretilmez. Amaç basitçe gişe hâsılatı veya reklâm gelirleri üzerinden kâr elde etmekle sınırlı da değildir. Genel olarak kapitalist sistemin etkin bir pazarlamacısıdır Hollywood. Kapitalist sistem ve onun ideolojisi gizli ya da açık şekilde filmlerde olumlanmakta, izleyicinin örnek alması için sistemin makul gördüğü bir insan prototipi sergilenmektedir. Bu yönüyle başta Hollywood olmak üzere burjuva sinema, iddia ettiğinin aksine son derece ideolojiktir! Filmlerin büyük bir çoğunluğunu, emekçilerin önemli meseleleri düşünmelerini, kendi sorunlarına odaklaşmalarını önleyecek, onları oyalayacak içi boş, yüzeysel, sabun köpüğü niteliğindeki yapımlar oluşturmaktadır. Bu tercihin kendisi ideolojik bir tutumdur. Öte yandan kimi zaman sinema perdesine işçi ve emekçilerin yaşadığı sorunların yansıtılmasında da ideolojik boyut kendini gösterir. Sinsi mesajlar içeren bu tür filmlere göre, Amerika (ya da kapitalizm) sorunlar olsa da en iyi şartlarda yaşanabilecek ve nihayetinde sorunların çözülebileceği bir yerdir. Suç sistemde değil, sistemi şahsi yararları için kullanmaya kalkan “kötü” patronlarda, yöneticilerde ve bürokratlardadır. Dolayısıyla sisteme cephe almak ve mücadele etmek yerine, sistemin adaletine güvenerek “kötü”nün ayıklanmasını beklemek en doğrusudur!

Hollywood filmlerini genel olarak taradığımızda tarzın tıpatıp birbirine benzediğini de kolayca fark edebiliriz. Şöyle ki; filmlerin konusu herkesin bildiği konular içinden seçilir. Diyaloglar ve genel olarak üslup son derece basittir. Fakat filmler güçlü efektlerle doludur! Bunun nedeni verilmek istenen mesajın net, anlaşılır ama bir o kadar da vurucu olmasının istenmesinde yatıyor. Aksiyon vazgeçilmezdir çünkü seyirci aksiyon sahnelerinin hızına yetişmekten bırakalım düşünmeyi ve sorgulamayı tabiri caizse soluk almayı bile unutsun istenmektedir. Hollywood filmlerinin neredeyse tamamının kurgusu basit bir iyi-kötü çatışması üzerinde yürür. Ve bilinci burjuva ideolojisinin zehrine karşı savunmasız olan bir izleyici, daha filmin ilk dakikasından itibaren “iyi” gösterilenin safında, “kötü”ye karşı mücadele etmeye girişir. Koltuğunda oturmuş patlamış mısırını yerken bir yandan da film kahramanlarıyla özdeşlik kuran seyirci, tüketim alışkanlıklarının dışında çeşitli davranış ve düşünce biçimleri de edinmeye başlar. Filmin sonunda daima “iyi” olan taraf kazandığından, izleyicide bir tatmin duygusu oluşur ve rol model olarak gördüğü kurmaca karakterle özdeşliği pekişir. Bu önemli noktadan hareketle Hollywood’un ABD’nin en önemli kültür ihraç mekanizması olduğunu söyleyebiliriz. Bu filmler üzerinden ABD emperyalizmi tarafından yaratılan “uygar insan” modeli topluma enjekte ediliyor. Filmlerde sıkça kullanılan “uygar insan”ın hayat tarzı, davranış biçimleri “makbul olan” olarak kitlelere dayatılıyor. Bu modele göre hayatın temel felsefesi eğlenmek, para kazanmak ve harcamaktır. Hayat tüketmek için yaşanmalı, kişi sürekli kendisini düşünmelidir. Çünkü mutluluk bu formülde gizlidir! Dünya genelinde bu yaşam tarzına özenen insan sayısı bilindiği gibi oldukça yüksek. Bu durum modern zaman hastalığı olarak tanımlanırken, ismini de Hollywood’un bulunduğu eyaletten alarak “Kaliforniya Sendromu” olarak adlandırılıyor.

Amerikan rüyası mı?

Amerika denildiği zaman en çok akla gelen kavramlardan biri olan Amerikan rüyası tüm dünyaya asıl olarak popüler kültür öğeleriyle pazarlandı. Bu kavram on yıllardır Hollywood filmlerinin vazgeçilmez teması aynı zamanda. Bu rüyada anlatılana inanacaksak; ABD çok çalışma ile başarı, refah ve şöhretin yakalanabileceği bir fırsatlar ülkesidir. ABD’de herkesin yüksek gelir sağlayan bir işi, bahçeli-müstakil bir evi, arabası, mutlu bir ailesi, sevimli birkaç köpeği ve güçlü çevre ilişkileri vardır. Amerikan rüyası, gerçeği yani işçi sınıfının yaşadığı kâbusu anlatmaz; işsizliği ve yoksulluğu yokmuş gibi gösterir, çalışma koşulları harikadır! Sanırsınız ki ABD’de sayıları milyonları bulan evsizler yoktur, göçmenler ise ne kötü yaşam koşullarına sahiptir ne de ırkçı saldırıların hedefidir! Bu rüyaya göre ABD’de her şey güllük gülistanlıktır! Ne diyelim adı üzerinde RÜYA…

İlk olarak 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan bu kavram, bu dönemde sınıf atlamayı becerebilmiş birkaç örneğin parlatılmasıyla, dünya işgücünü Kuzey Amerika’ya çekmek için kullanılmaya başlandı. Zengin olma hayalleriyle bu topraklara gelen göçmenler, çok kısa süre içerisinde rüya denilenin aslında bir kâbus olduğunu anladılar. John Steinbeck’inFareler ve İnsanlar isimli kültleşmiş kitabı bu konuyu iki emekçinin çiftlik sahibi olma hayalleri üzerinden anlatır. Upton Sinclair’in Chicago Mezbahaları isimli kitabı ise zengin olma hayalleriyle ABD’ye gelen göçmenlerin yaşadıkları hayal kırıklığını, fabrikalarda karşılaştıkları ağır sömürüyü, insanlık dışı yaşam koşullarını en çarpıcı dille okuyucuya aktaran yapıtlardan biridir.[4]

20. yüzyılın ilk çeyreğinde ve özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki “soğuk savaş” döneminde oldukça popüler olan “Amerikan rüyası” günümüzde de varlığını sürdürüyor. Fakat eskiye oranla ışıltısını bir hayli kaybetmiş durumda. Emekçi kitleler bu rüyanın modasının geçtiğini düşünüyorlar çünkü gerçeklikle bağdaşmıyor oluşu eskiye nazaran ayan beyan ortada! Meselâ ABD’li komedyen George Carlin bir gösterisinde oldukça yerinde bir ifadeyle; “Amerikan rüyası deniyor, çünkü inanmak için uykuda olmanız gerek” diyor ve salonda bulunan kitle katılarak gülmeye başlıyor. Nedeni oldukça açık! Çelişkilerin alabildiğine keskinleştiği ve belirginleştiği, emperyalist savaşın tüm dünyayı sardığı ve tarihsel bir sistem krizinin yaşandığı günümüz kapitalist dünyasında, bu tür “rüyalar” ancak birer nükte olabiliyor. Fakat kapitalizm asla boşluk bırakmaz. Sistem her yeni dönemde karşısına çıkan sorunlara karşı döneme uygun ideolojik cephaneliklerini üretmeye çalışır.

“21. yüzyıla derin bir sistem krizi eşliğinde giriş yapan kapitalizmin ideolojik alanda da cephaneliğini kriz dönemi ideolojisi oluşturmaktadır. Bu, köhnemiş, çürümüş ve dolayısıyla olumlu bir gelecek beklentisini yitirmiş bir toplumsal sistemin, ölüm korkusu altında gerçeklerden kaçmaya çalışmasının ideolojisidir. Burjuva ideolojisinin 21. yüzyıla damgasını vuran bu niteliği, işçi-emekçi kitlelerin düşünsel dünyasına da sürekli biçimde irrasyonel ve mistik öğeler aşılıyor. İnsanlık, çeşitli vesilelerle dile getirmeye çalıştığımız gibi, çıldıran bir kapitalizmin inanılmaz sömürüsünün yanı sıra onun düşünsel alanda yarattığı felâketlerin de tam ortasında debeleniyor. Çürüyen kapitalizm kitlelerin yaşamına, onların burjuvalara sundukları çalışma saatlerinin dışındaki «boş zamanlarını» da yiyip yutan bir büyük kuşatma, derin bir akıl tutulması, özetle bir gece yarısı kâbusu gibi çörekleniyor.”[5]

Elif Çağlı’nın yaklaşık 10 sene öncesinden dikkat çektiği ve yıllar içerisinde daha da belirginleşen bu olgular, bugün her alanda kendisini hissettiriyor. Kapitalizmin tarihsel çıkışsızlığı ve bu çıkışsızlık içerisinde debelenirken oluşturduğu kriz dönemi ideolojisi beyazperdeye de yansıyor. Hollywood’un yapımcı ve yönetmenlerinin film senaryolarında artık barış, huzur ve refah dolu bir dünya yok. Gece yarısı kâbusunu yaşadığımız bu yeni dönemde bilimkurgu ve fantastik filmler, kıyamet ve savaş temaları beyazperdenin yeni efendileri olarak tüm dünyada vizyonda!



[1]      Utku Kızılok, Devrimci Direnç Noktası Olarak Devrimci Sanat, Ağustos 2016, http://marksist.net/node/5231

[2]      Asa Briggs/Peter Burke, Medyanın Toplumsal Tarihi, Kırmızı Yay., s.202

[3]      Utku Kızılok, Gün Ortasında Karanlık, Temmuz 2005, http://marksist.net/node/85

[4]      Bkz. Derya Çınar, Chicago Mezbahaları, Kasım 2008, http://marksist.net/node/1930

[5]      Elif Çağlı, Tarihsel Çıkışsızlığın İdeolojik Yansımaları, Temmuz 2008, http://marksist.net/node/1839