Navigation

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı

13. Bölüm

19. yüzyıl reformları ya da despotizmin modernleşme süreci

19. yüzyıla girerken Osmanlı devletinde yönetim bürokrasinin reformcu kanadının inisiyatifindeydi. Statükocuların tersine, reformcular, eski düzeni geri getirmenin ya da eskiye geri dönüşün bir yararı olmayacağının bilincindeydiler. Batılı devletlerin açık bir üstünlüğe sahip bulunduğu o günün koşullarında, imparatorluğu ayakta tutabilmenin yolunun devleti güçlendirmekten geçtiğine ve bunun da ancak Batı’daki gibi modern bir ordu ve idari yapı kurmakla mümkün olacağına inanıyorlardı. Bu dönemde modernleşmeden yana bir padişahın (III. Selim) tahtta bulunması da reformcuların elini güçlendiren bir faktördü.

Padişah III. Selim ve reformcu kadronun başlattığı reformlar, öncelikle askerî alanda yoğunlaşacaktı. Önceliğin askerî alana verilmesi, Osmanlı bürokrasisinin dünya görüşü açısından elbette anlaşılabilir bir şeydi. Askerî temellerde örgütlenmiş ve fetihçi bir devlet anlayışı içinde yetişmiş Osmanlı bürokrasisi için, bir devleti ayakta tutacak en önemli ve en temel öğe, “güçlü bir ordu”dan başka ne olabilirdi?! Dolayısıyla, Osmanlı bürokrasisinin gözünde hayatî derecede önem taşıyan ve öncelikli olan reformlar, Devlet-i Âlî Osman’ın ordusunu güçlendirecek reformlar olacaktı elbette! Temelde böyle bir vizyona sahip olan Osmanlı bürokrasisinin giriştiği reform hareketi, III. Selim (1789-1807) döneminde hızlanarak gelişecek ve II. Mahmud (1808-39) döneminde doruğa ulaşacaktı.

III. Selim ve reformcu kadrosu, Nizam-ı Cedid (Yeni Düzen) adı verilen modernleşme-yenileşme hareketini 18. yüzyılın sonlarında başlatmışlardı. Bu reform hareketinin içinde en öncelikli olarak öne çıkan düşünce, yeniçeri ordusunun tamamen kaldırılması ya da yeniden yapılandırılması projesi idi. Bir zamanlar Osmanlı hükümdarlarının sadık hassa ordusu, koruyucu kuvveti niteliğinde olan bu ordu, uzun zamandan beri iyice bozulup yozlaşmış ve son dönemlerdeki başına buyruk eylemleriyle de sarayın ve merkezî bürokrasinin huzurunu kaçıran tehlikeli bir güç haline gelmişti. III. Selim ve reformcu bürokrasi, yeniçeri ordusunun bu olumsuz durumunu düzeltmek ve onu günün şartlarına uygun, modern bir ordu haline getirmek üzere kolları sıvadılar. Ne var ki, o günün koşulları içinde bu işin başarılmasının son derece güç ve çatışma yaratma riskinin bir hayli yüksek olduğunu görerek, geri adım atmak zorunda kaldılar. Nitekim, reformcuların yeniçeri ordusunda yapmak istedikleri düzenlemelere daha işin en başında yeniçeri ağaları ve onların arkasındaki statükocular (ulema ve bir kısım statükocu devlet ricali) şiddetle karşı çıkmışlardı. Çünkü hem yeniçeri ağaları hem de statükocu devlet ricali, yeniçeri ocağının bu bozuk düzeninden çıkar sağlamakta olduklarından, ocağın bu bozuk düzenine dokunulsun istemiyorlardı.

Öte yandan, ocaklarının tasfiye edileceğinden ve işsiz kalacaklarından korkan sıradan yeniçeriler de, başından beri bürokrasinin bu tutucu kanadıyla birlikte hareket ediyor ve bu kanadın tahrikleri nedeniyle de yenilikçilere, reformculara diş biliyorlardı. Bu durumda, yeniçeri ordusunun reforme edilmesinin çok zor hatta imkânsız olduğu düşüncesine kapılan ve kararsızlığa düşen III. Selim, yeniçeri ordusuna dokunmaktan vazgeçerek tamamen yeni bir ordunun örgütlenmesine yöneldi. Bu yeni ordu, modern Avrupa silahlarıyla donatılmış, Nizam-ı Cedit adı verilen talimli bir orduydu. Mevcudu 10 bini aşmayan Nizam-ı Cedid ordusu Avrupalı subaylar tarafından eğitiliyordu. Yeni ordunun giderlerinin karşılanması için, İrad-ı Cedid diye ayrı bir hazine de oluşturulmuştu. Gene bu dönemde, Avrupalı teknisyen ve danışmanların gözetiminde modern silah ve cephane fabrikaları kurulmuş ve Osmanlı subaylarını modern ordunun gereklerine göre eğitecek teknik okullar açılmıştı. Ayrıca, devlet idaresinde de reformlara girişilmiş ve “danışma meclisi” benzeri bir kurul da oluşturulmuştu.

Ne var ki ordu ve devlet idaresinin modernleştirilmesi doğrultusunda atılan bu ileri adımlara karşın, III. Selim dönemindeki yenilik hareketi gene de köksüz bir hareket olarak kalmaya mahkûmdu. Çünkü, tepede bürokrasinin dar bir kesimi tarafından başlatılan ve yalnızca devleti güçlendirmeye yönelik olan bu modernleşme-yenileşme hareketinin toplumla hiçbir bağı yoktu. Ayrıca da, tepede yürütülen bu reform hareketini kendi çıkarları doğrultusunda destekleme durumunda olan modern bir iktisadî-toplumsal güç de (gelişmiş bir burjuva sınıfı) bulunmuyordu sistemin bünyesinde. Gerçek şu ki, sistemin bünyesinde var olan iktisadî-toplumsal güçlerden hiçbiri (ayan, ağa, derebeyi, ulemanın etrafında kümelenmiş müslüman tüccar, esnaf vb.), Batı’daki gibi modern bir ekonomik gelişmeyi ve dolayısıyla modern bir sınıfsal oluşumu (modern burjuva sınıfı) temsil etmiyordu. Üstelik bunların çoğu (ilerde göreceğimiz gibi, içlerinde Alemdar Mustafa Paşa gibi istisna olanlar hariç) tepeden yürütülen ve merkezî devleti güçlendirmeye yönelik olan modernleşme-yenileşme hareketine genelde hiç de sıcak bakmıyorlardı.

Oysa bilindiği gibi, feodalizmin iktisadî temellerinin çöktüğü ve kapitalizmin yükselişe geçtiği monarşiler dönemi Avrupa’sında durum çok daha farklıydı. Devletin modernleştirilmesi ve merkezîleştirilmesi ihtiyacının kendini bir zorunluluk olarak dayattığı o dönemin Avrupa’sında, bu değişimin zorunluluğunu kavrayan ve süreci kendi çıkarları doğrultusunda etkilemek üzere harekete geçen iktisadî-toplumsal bir güç çoktan oluşmuş bulunuyordu. Feodal Avrupa’nın bünyesinde gelişen ve bağımsız bir konum elde edebilen bu iktisadî-toplumsal güç, modern burjuvaziden başkası değildi. Burjuvazi, Avrupa’da yükselmekte olan yeni düzenin temsilcisiydi ve toplumda gelişmeyi, yenileşmeyi, ilerlemeyi temsil eden bir sınıftı. Feodal parçalanmışlığa ve dağınıklığa karşı bir ulusal pazar birliğinin kurulmasını savunan bu sınıf, çıkarları gereği belli bir dönem merkeziyetçi monarşilerle işbirliği içinde olmuştu. Çünkü 17. yüzyıldan itibaren Avrupa’da feodal parçalanmışlığa karşı mücadele eden ve krallığın merkezî gücünü (merkezî bir devleti) feodallere kabul ettirmeye çalışan monarşilerle, bir ulusal pazar birliğinin oluşmasını ve modern yasalarla güvence altına alınmasını arzulayan burjuvaların çıkarları bir noktada kesişiyordu. O nedenledir ki, erken bir kapitalist gelişmenin yaşandığı Hollanda, İngiltere gibi Avrupa ülkelerinde burjuvazi bir dönem, monarşilerin giriştiği reformların ve modernleşme hareketlerinin destekçisi olacaktı. Feodal unsurlar, kendileri gibi feodal kökten gelen kralın merkezî yetkilerinin artmasına ve merkezî devletin güçlenmesine karşı direnirken, feodalizme karşı mücadele içinde gelişen burjuva sınıf ise merkeziyetçi monarşilerle işbirliğine gidebilmişti pekâlâ. Ama ne zaman ki bu merkezî monarşiler de sermayenin gelişmesi önünde ciddi bir engel oluşturmaya başladılar, işte o zaman burjuvalar bu engeli de siyasal devrimlerle yıkıp geçerek, doğrudan kendi sınıf iktidarlarının siyasal cisimleşmesi olan burjuva parlamenter devlet biçimini yaşama geçirdiler.

Oysa 19. yüzyılın başlarında Osmanlı bürokrasisinin giriştiği tepeden reform hareketi böyle bir burjuva perspektife sahip bulunmadığı gibi, onun iktisadî-toplumsal dayanağından da yoksun bulunuyordu. Fakat öte yandan, gerçek şu ki, böyle bir burjuva perspektifin oluşamamasının ve buna uygun bir iktisadî-toplumsal dayanağın bulunmamasının tarihsel nedeni de gene bizzat bu Osmanlı bürokrasinin kendi varoluş koşullarıydı. Osmanlı devletinin, yani saray ve merkezî bürokrasinin tüm ekonomik ve toplumsal yaşam üzerinde kurduğu tekelci hâkimiyet, özel mülkiyete dayalı serbest mübadele ilişkilerinin Batı’daki gibi bir gelişimini ve bu temelde bir burjuva sınıfın oluşumunu tarihsel olarak geciktirmişti. İşte Osmanlı devletinin, diğer bir deyişle despotik bürokratik sistemin kendi eliyle yarattığı bu tarihsel gecikmişlik, sonunda onun karşısına, ilerlemeyi ve dönüşümü engelleyen tarihsel bir faktör olarak dikilecekti. Böyle bir sistemde reformların gerçekleşip kökleşebilmesi ve reformculuğa soyunan kadroların ayakta kalabilmesi de kolay bir iş değildi tabii ki. Nitekim, Avrupa’daki modernleşme hareketinden esinlenerek işe girişen reformcu padişah III. Selim ve kadrosu, kendilerini destekleyecek Avrupa’daki gibi iktisadî-toplumsal dayanaklardan yoksun bulundukları ve reform karşıtlarını bastıracak yeterli bir güce de sahip olmadıkları için, statükocu bürokrasi karşısında yenik düşmekten kurtulamayacaklardı. Statükocu bürokrasi ve ulemanın kışkırttığı bir yeniçeri isyanı sonucunda, III. Selim 1807 yılında tahtan indirilerek saraya hapsedilecek, yenileşme taraftarı pek çok üst düzey yönetici katledilecek ve yeni kurulan Avrupa tarzındaki modern Nizam-ı Cedid ordusu da dağıtılacaktı.

III. Selim’i tahttan indiren isyancıların arkasındaki yönlendirici güçler (statükocu bürokrasi ve ulema), IV. Mustafa’yı tahta çıkardılar. IV. Mustafa isyancılara verdiği sözün gereğini yerine getirerek reform hareketini derhal tasfiyeye girişti. Bu dönemde isyancıların başına buyruk hareketleri nedeniyle İstanbul’da tam bir kargaşa ortamı hüküm sürüyordu. İsyancılar her yerde yenilik taraftarlarını izliyor ve öldürüyorlardı. Bu durumda İstanbul’dan kaçmak zorunda kalan III. Selim taraftarı pek çok ordu mensubu ve devlet yöneticisi, reform yanlısı olarak bilinen Rusçuk âyanı Alemdar Mustafa Paşa’ya sığındılar. Osmanlı-Rus savaşları sırasında büyük başarılar göstermiş olan Alemdar Mustafa Paşa, ordu ve devlet yönetimindeki reformcuların da sempatisini kazanmış güçlü bir şahsiyetti.

Rumeli âyanının en güçlülerinden (âyanlar âyanı) olan Alemdar Mustafa, Rumeli’de tarım ve hayvan ticaretiyle uğraşan zengin bir tüccardı aynı zamanda. Rumeli eyaleti, imparatorluğun diğer eyaletlerine göre Avrupa’yla ticaretin görece daha hızlı geliştiği ve burjuvalaşma sürecinin görece daha hızlı yaşandığı bir eyaletti. Muhtemeldir ki, Alemdar Mustafa da burjuvalaşma sürecinden nasibini almış ve bu konuda bir hayli yol kat etmiş biriydi. Nitekim, diğer eyaletlerdeki âyan ve derebeyler, yenilikçi-reformcu hareket karşısında genel olarak tutucu bir eğilim sergilerken, Alemdar’ın yenilikçi-reformcu hareketin yanında yer alması, onun bu burjuva eğiliminin bir tezahürü olsa gerektir.

Fakat öte yandan, Alemdar Mustafa Paşa’yı İstanbul’a gidip ayaklanmayı bastırması ve III. Selim’i yeniden tahta çıkarması için asıl teşvik edip yönlendiren, İstanbul’dan kaçıp ona sığınan reformcu bürokratlar oldu. Nitekim bu teşvikler sonucunda Alemdar Mustafa Paşa, emrindeki 16 bin kişilik silahlı gücüyle İstanbul’a gidip yeniçeri ayaklanmasını bastırmış, ayaklanmanın elebaşlarını öldürtmüş ve III. Selim’i yeniden tahta çıkarmak üzere zorla Topkapı Sarayına girmişti. Fakat burada III. Selim’in isyancılar tarafından öldürülmüş olduğunu öğrenen Alemdar Mustafa, gene reformcu bürokratların teşvik ve önerisiyle, şehzade II. Mahmud’u tahta çıkardı ve kendisi de onun sadrazamı oldu. Öte yandan, Alemdar’ın bu eylemi sayesinde bürokrasinin reformcu kanadı da devlet yönetiminde inisiyatifi yeniden ele geçirmiş oluyordu.

Merkezle merkezkaç güçlerin geçici uzlaşması: Sened-i İttifak

Sadrazamlık makamını ele geçiren Alemdar Mustafa, III. Selim’in devrilmesiyle kesintiye uğrayan reform hareketini yeniden başlattı. Dağıtılan Nizam-ı Cedid ordusunun yerine, bu ordunun bir benzeri olan Sekban-ı Cedid ordusunu kurdurdu. Devlet erkânıyla ve ulemayla yaptığı toplantılarda, yeniçeri ordusunun düzeltilmesi ve düzenli şekilde eğitilmesi konusunda kararlar aldırdı. Asker olmadıkları halde, ellerinde bulundurdukları esame (maaş) cüzdanıyla kendilerine yeniçeri ocağından asker maaşı bağlatmış olan binlerce kişiyi tespit ettirip ocaktan attırdı. Binlerce esame cüzdanını toplattırıp imha ettirdi. Alemdar Mustafa Paşa’nın yeniçeri ocaklarını düzeltmeye ve disiplin altına almaya yönelik bu kararlı tutumu, yeniçeri büyüklerini ve onlarla işbirliği içindeki statükocu devlet ricalini tedirgin etmeye yetmişti. Alemdar’ın sadrazamlığının kendi iktidarlarına yönelik ciddi bir tehlike oluşturduğunu sezinleyen statükocular, hiç vakit kaybetmeden Alemdar’ı sadrazamlıktan düşürecek yeni darbe planları hazırlamaya girişeceklerdi.

Üç buçuk ay süren sadrazamlığı sırasında Alemdar Mustafa Paşa’nın en dikkat çekici olan ve tarihsel açıdan üzerinde en çok tartışılan icraatı, taşra hanedanları (âyan ve derebeyler) ile devletin ileri gelenleri (yüksek devlet erkânı, şeyhülislam, yüksek askerî komutanlar) arasında bir uzlaşma toplantısı düzenlemesi ve Sened-i İttifak denen anlaşma belgesini taraflara imzalatmış olmasıdır.

Merkez ile çevre (merkezkaç güçler) arasında böyle bir siyasal anlaşmanın yapılması ve bunun resmi bir senede bağlanarak padişaha da onaylatılması, Osmanlı devletinin siyasal tarihinde ilk kez gerçekleşen bir olaydı. “İlk kez olarak siyasa alanında bir yeri olduğu kabul edilen ‘Hanedanlar’ (âyan, ağa ve kendine buyrukluluk güden derebeyler) ile devlet erkânı, ulema ve ocak ağaları bir araya getirilerek tartışılacak; Osmanlı soyunun egemenliği altında, çıkarları karşılıklı çatışmalar halinde olduğu iyice beliren bu güçler arasında bir uzlaşmaya varılışı bir senede bağlanacaktı. Bu güçler arasında karşılıklı hak ve ödevlerin belirlenmesini, bunları çiğneyecek olanlara karşı uygulanacak cezalandırma yetkilerinin açıklanmasını tartışmak üzere bir kurultay (Meşveret Meclisi) çağrılmasına karar verildi.”[i]

Olayların daha sonraki gelişimi ve tarihsel belgelerin sunduğu veriler de gösteriyor ki, gerek padişah ve yüksek devlet ricali, gerek taşradan gelen âyan ve derebeyler, bu Sened-i İttifak belgesini gönül rahatlığıyla ve içlerine sindirerek imzalamış değillerdir. Taraflar bu anlaşma belgesini, bir büyük isyanı bastırmış ve ardından sadrazamlık makamını ele geçirerek devlet yönetimine fiilen el koymuş Alemdar Mustafa Paşa gibi güçlü bir kişiliğin otoritesi altında imzalamak zorunda kalmışlardır. Sened-i İttifak koşullarının içerdiği siyasal açılımlardan da anlaşılıyor ki, tarafları bu anlaşmayı imzalamaya zorlayan Alemdar Mustafa Paşa’nın esas niyeti, merkezî bürokrasi ile âyanlar arasındaki kutuplaşmayı ortadan kaldırarak bir uzlaşma-anlaşma zemini yaratmak ve daha sonra bu güçler arasında resmi bir “iktidar ortaklığı” inşa etmekti. Ne var ki, Alemdar’ın bu niyetinin, merkez ve çevre güçler tarafından da kabul gördüğünü ve içten onaylandığını söylemek çok güçtür. Nitekim, Anadolu ve Rumeli eyaletlerinde çok sayıda âyan ve derebeyi olmasına karşın, bunlardan çok azı Alemdar’ın çağrısına uyarak bu kurultaya katılmıştır. “Alemdar’ın toplattığı kurultaya derebeylerin çoğu gelmemişti. Gelenlerin bir kısmı da tartışmaların aldığı yönü görünce silahlı maiyetlerini alıp geri döndüler... Onun için senedin altındaki imzalara bakarsak, sadaret, meşihat, yeniçerilik, merkezî bürokrasi, vilayet valileri gibi kişilerin teşkil ettiği 21 imzaya karşılık sadece 4 hanedan temsilcisinin adını görürüz (Karaosmanoğlu, Çirmen Mutasarrıfı, Cebbar Zade, Serezli İsmail). O zamanki kanunsuz hüküm süren derebeylerin sayısı yanında bu hiç kalır.”[ii] Ama öte yandan, Alemdar’ın tahta çıkardığı padişah II. Mahmud’un ve onunla birlikte hareket eden saray ricalinin de bu Sened-i İttifak belgesini gönül rahatlığıyla kabullendikleri söylenemez. Nitekim olayların daha sonraki gelişimi de göstermiştir ki, padişah, saray ricali ve merkezî bürokrasi bu anlaşmayı, aslında zaman kazanmak ve böylece yeniden güç toplayabilmek için, yani taktik icabı kabullenmişlerdir.

7 Ekim 1808’de imzalanan Sened-i İttifak belgesi, bir giriş metni ve yedi maddeden oluşmaktaydı. Ayrıca bu anlaşma belgesine bir de ek yapılmıştı. Sened-i İttifak’da yer alan giriş metni ve maddelerin içeriği ana çizgileri itibariyle şöyledir:

Giriş: Bir süreden beri devlet yöneticileri ile taşradaki hanedanlar arasına soğukluk girmesi yüzünden, düşmanlık ve anlaşmazlık durumları baş göstermiş, yüce devletin gücü bölünmüş, içte ve dışta saygınlığı sarsılmıştır. Bu anlaşmazlığın birliğe dönüştürülmesine ve böylece yüce devletin tümüyle güçlenmesi çarelerini bulup açıklamaya çalışmanın, devlete içten bağlılık borcu olduğunu hepimiz anlamış ve hemen kavramış olduğumuzdan, birçok toplantı yapılarak hepimiz tek bir vücut gibi anlaşıp birleşerek din ve devlete yeniden canlılık kazandırmak için çaba harcayıp, (Padişahın) kişisel gücünün tamamlanmasını ve ülkenin öteki işlerini görüşerek bu yolda alınacak etkili önlemleri aramızda tartıp danıştıktan sonra bu anlaşmayı aşağıdaki koşullara bağlayıp belgeledik.

Birinci koşul: Senedi imzalayanlar, padişahın otoritesinin devletin temeli olduğunu vurgulamakta ve eğer ona karşı bir kalkışma olursa, bunu elbirliğiyle önleyeceklerini ve sorumlularını cezalandıracaklarını taahhüt etmektedirler.

İkinci koşul: Senedi imzalayanlar, ülkede toplanması gereken askerlerin “devlet askeri” olarak yazılmasını ve bunların nizam-ı cedid usullerine göre düzenlenip eğitilmesini kabul etmekte ve eğer bu karara yeniçeri ocakları tarafından veya dışardan bir itiraz yükseltilip muhalefet edilecek olursa, bunu da elbirliğiyle önleyeceklerini taahhüt etmektedirler.

Üçüncü koşul: Senedi imzalayanlar, hazinenin korunması, devlet gelirlerinin yerinde toplanması ve sarfı konusunda gerekli özeni göstereceklerini taahhüt etmektedirler.

Dördüncü koşul: Senedi imzalayanlar sadrazamdan gelen her emri, padişahtan gelen bir emir olarak kabul edeceklerini ve ona karşı gelmeyeceklerini taahhüt etmektedirler. Ancak, eğer sadrazamlık yasaya, verilen sözlere aykırı hareket eder de yiyicilik, rüşvet gibi devlete zarar getirici çirkin işlere kalkışırsa, bundan şikâyetçi olunacak ve bu tür eylemler elbirliğiyle önlenmeye çalışılacaktır. Bu maddede ayrıca, herkesin kendi göreviyle ilgilenmesi ve başkalarının görev alanına müdahale etmemesi öngörülmektedir.

Beşinci koşul: Gerek âyanların ve gerek devlet büyüklerinin birbirlerine güvenmeleri ve kefil olmaları gerektiği ortaya konulduktan sonra şöyle denilmektedir: Bir kere, bu anlaşmanın koşullarına aykırı bir davranış içinde olduğu kanıtlanmadıkça, hiçbir âyana devlet tarafından veya devletin taşradaki görevlileri veya başka bir âyan tarafından herhangi bir saldırı, ihanet ve suikast girişimi olmamalıdır. Eğer böyle bir girişim olursa, o zaman buna kalkışanın cezalandırılıp, uzaklaştırılmasına elbirliğiyle çalışılacaktır. İkinci olarak, bir âyanın saldırıya uğraması veya ölmesi durumunda, devlet büyükleri ölen âyanın hanedanını koruyacaktır. Üçüncü olarak, taşra hanedanları da kendi yönetimleri altındaki ileri gelenleri (küçük âyanları) koruyacaklarına söz verirler. Dördüncü olarak, hiçbir hanedan, yönetimi kendisine bırakılmış yerin sınırları dışında bir karış yere el koymayacaktır. Aksine davrananlardan şikâyetçi olunup, bu durum önlenecektir. Beşinci olarak, her kim ki fukaraya zulüm ve baskı yapar ve şeriatın uygulanmasına karşı çıkarsa, onun da cezalandırılıp, yola getirilmesine elbirliğiyle çalışılacaktır. Aynı şekilde, devlet yöneticilerine, ulemaya ve büyük küçük devlet görevlilerine yönelik haksız muamele yapılmamasını hanedanlar ve ileri gelenler üstlenirler. Altıncı olarak, suçu sabit olmadıkça hiç kimse cezalandırılmayacaktır. Suçlu olanlar ise sadrazamlık makamınca, suçun derecesine göre cezalandırılacaklardır.

Altıncı koşul: İstanbul’da yeniçeri ocaklarından ve başka yerlerden herhangi bir ayaklanma ve kargaşa çıkarsa, çağrı beklemeksizin bütün hanedanlar İstanbul’a gidip buna kalkışanların ve ocağın kaldırılmasına, eğer bunu yapanlar “sınıf” ise, o zaman karışıklığa neden olanlar kuvvetle bastırılarak maaşlarının ve adlarının defterden silinmesine ve eğer halktan ise hangi katmandan olursa olsun, incelenip araştırılarak idam edilmesine, bütün hanedanlar ve ileri gelenler söz verirler.

Yedinci koşul: Reayanın gözetilip korunması temel ilke olduğuna göre hanedanlar ve ileri gelenler tarafından, yönetimleri altında bulunan ilçelerin güvenliğine ve reayanın vereceği vergi konusunda adalete uymaya dikkat olunmak zorunda olunduğundan, baskı ve adaletsizlik ve vergiler konularında devlet yöneticileri ve taşra hanedanları aralarında yapacakları görüşme sonunda karar verilir. Keza, devlet yöneticileri ve hanedanlar kıyım ve adaletsizlik olmamasına özen gösterecekler ve eğer yüce şeriata aykırı baskı ve kıyımda bulunan olursa, yüce devlete haber verip elbirliğiyle önlenmesine çalışacaklardır.”

Sened-i İttifak’ın sonuna eklenen “ek”te ise özetle şöyle denmektedir: Bu senedin devamlı olarak uygulanabilmesi için, bundan sonra sadrazam ve şeyhülislam olacaklar makamlarına geçtiklerinde ilk iş olarak bu senedi imzalayacaklardır. Bu Sened-i İttifak’ın şartlarının her zaman ve sürekli olarak yerine getirilmesine doğrudan doğruya görkemli padişah efendimiz nezaret edecektir.[iii]

Sened-i İttifak’ın maddelerini iki taraf açısından karşılaştırdığımızda, özetle şöyle bir tablo çıkıyor karşımıza: Âyanlar, bu Sened-i İttifak belgesini imzalamakla, padişahın şahsında temsil edilen devletin merkezî otoritesini tanımayı ve birçok konuda devlete yardımcı olmayı kabul ve taahhüt etmiş oluyorlardı. Buna karşılık, padişah da bu anlaşma belgesini onaylamakla, âyanların ve varislerinin iktisadî ve siyasi haklarının devlet tarafından resmen tanınacağını kabul ve taahhüt etmiş oluyordu. Bu haliyle değerlendirildiğinde Sened-i İttifak, merkezin geleneksel siyasal iktidar tekelinin kırıldığı ve bundan böyle siyasal hükümranlığın merkezle çevre arasında paylaşılacağının resmi bir ilanı anlamına gelmektedir.

Sened-i İttifak, Osmanlı devlet sisteminin geleneksel merkezî işleyişi açısından önemli bir kırılma noktası oluşturuyordu kuşkusuz. Bu durum en başta Alemdar Mustafa Paşa’nın geldiği konumla ilgilidir. Alemdar Mustafa Paşa bu anlaşmayı her ne kadar merkezin temsilcisi olarak (sadrazam sıfatıyla) imzalamışsa da, gerçekte o “dışardan” bir unsurdu geleneksel devletlû bürokrasinin gözünde! Dolayısıyla, “dışardan” bir unsurun merkezde konumlanması ve üstelik padişahtan sonraki en yüksek devlet makamı olan sadrazamlığa yükselmesi, Osmanlı’nın yıllardan beri süregelen yönetenler (saray, asker-sivil bürokrasi ve ulema) ve yönetilenler (reaya) biçimindeki geleneksel sınıflar denklemini esaslı bir şekilde bozan bir olaydı. Geleneksel yönetici sınıf tarafından bir “dış güç” ya da bir “çevre unsur” olarak bakılan âyanın, iktidar bloku içinde kendine zorla bir yer açması ve Alemdar’ın şahsında varlığını en yüksek makama (padişaha) resmen ve vurgulu bir biçimde onaylatması, despotik iktidar yapısında ciddi bir siyasal değişikliğin işaretiydi elbette. Öte yandan, Osmanlı’nın hiç alışık olmadığı böyle bir iktidar yapılanması içinde merkezle çevre arasında yeni güç dengesi nasıl kurulabilecekti? Başka bir deyişle, merkezî bürokrasi, tarihler boyunca kendisine güçlü bir iktidar tekeli bahşetmiş olan geleneksel devlet yapısının bu şekilde değişikliğe uğratılmasına ve kendi mutlak iktidarının bu şekilde sınırlandırılmasına rıza gösterebilecek miydi? Elbette ki hayır! Nitekim Alemdar Mustafa’nın ölümünden sonra, II. Mahmud’un (kuşkusuz merkezî bürokrasinin onayıyla) âyanlara karşı giriştiği zora dayalı tasfiye hareketi, geleneksel devletlû sınıfın, iktidarını çevreyle paylaşmaya asla tahammülü olmadığını kanıtladı.

Sened-i İttifak 7 Ekim 1808’de imzalanmıştı. Bu ittifakın arkasındaki esas güç olan Alemdar Mustafa Paşa ise, anlaşmanın imzalanmasından kırk gün sonra (15 Kasım 1808’de), gene devletlû sınıf içinden tezgâhlanan bir yeniçeri saldırısı sonucunda öldürüldü. Sened-i İttifak’ın akıbetine gelince, Alemdar’ın ölümünden sonra ona sahip çıkan olmadığı için unutulup gitti. Fakat burada Osmanlı devletlû sınıfının siyasal meşrebini anlamak bakımından, Alemdar’ın ölümüyle ilgili olaya da dikkat çekmek gerekiyor. Sened-i İttifak’ın mimarı olan sadrazam Alemdar Mustafa Paşa, bir yeniçeri baskını sonucunda ölmüştür. Bu baskında binden fazla yeniçeri, Alemdar’ın konağına saldırmış ve binanın çatısına kadar çıkmıştır. Alemdar, bir yandan bu baskıncı yeniçerilerle çatışmayı sonuna kadar sürdürürken, bir yandan da saraydan yardım gelmesini, kendi kurdurduğu Sekban-ı Cedid askerinin yardıma gönderilmesini bekliyor. Fakat Alemdar’a ne saraydan ne de başka bir yerden hiçbir yardım gelmiyor. Bu durumda sonunun geldiğini anlayan Alemdar Paşa, binanın altındaki cephaneliği patlatarak kendisiyle birlikte yüzlerce yeniçeriyi de havaya uçuruyor. Padişah II. Mahmud, kendisini tahta çıkaran Alemdar Paşa’yı yeniçerilerin elinden kurtarmak için niçin yardım göndermemiştir? Besbelli ki padişah, taşradan gelerek kendisine merkezde (devletlû sınıf içinde) zorla bir yer açan ve üstelik padişahın otoritesini bile gölgede bırakan Alemdar Mustafa Paşa’nın gücünden ve gelecekte oynayacağı rolden çekinmiştir. “Yüce devlet” otoritesinin tek ve yalnızca kendi şahsında cisimleşmesi gerektiğine inanan, daha doğrusu böyle bir devlet anlayışıyla yetişmiş olan bir padişahın, kendisini gölgede bırakacağını düşündüğü güçlü bir sadrazama gönül hoşluğuyla katlanması beklenebilir miydi hiç? Elbette ki hayır. O nedenle, Sultan Mahmud’un Alemdar’a yardım göndermeyip onu ölüme terk etmesinde şaşılacak bir yan olmasa gerektir!

Sonuç olarak, Sened-i İttifak’ın imzalanması olayıyla ilgili en doğru değerlendirmenin şu olacağı kanaatindeyiz: Sened-i İttifak’ın imzalanmasından uzun dönemde kazançlı çıkan, yerel güçler (âyanlar, derebeyler) değil, devletin “aslî sahibi” konumundaki merkezî bürokrasi olmuştur. Başkentteki yeniçeri isyanını Alemdar’ın sayesinde bastıran merkezî bürokrasi, âyanların merkeze karşı hareketini de gene Alemdar’ın yaptığı anlaşma (Sened-i İttifak) sayesinde engellemiş ve iktidarını güçlendirmek için kendisine gerekli olan çok değerli bir zaman kazanmıştır.

Merkezî bürokrasinin iktidar tekelinin yeniden kurulması

II. Mahmud’un padişahlığı, tam bir askerî ve siyasal bunalımın ortasında başlamıştı. Alemdar’ın ölümünden sonra Sened-i ittifak belgesi unutulup gitmişti. Fakat bu anlaşmayla merkeze karşı bazı siyasi haklar elde etmiş olan âyan ve derebeylerin taşradaki hâkimiyetleri hâlâ sürüyordu. Eyaletlerin pek çoğu merkezin denetiminden çıkmış durumdaydı. Osmanlı’nın bir eyaleti olan Mısır’da vali Kavalalı Mehmed Ali Paşa, başında kendi sülalesinin bulunacağı bağımsız bir yönetimin temellerini atmakla meşguldü. Çeşitli vilayetlerin valileri, merkeze yalnızca göstermelik bir bağlılık içindeydiler. Padişahın merkezî hükümeti, bütün Anadolu’da yalnızca iki eyalete hükmedebiliyordu. Öte yandan, kapitalistleşme sürecinin ve buna bağlı olarak bir ulusal burjuva sınıfın oluşumunun görece daha hızlı yaşandığı Balkan eyaletlerinde ise durum daha da vahimdi. Özellikle 1789 Fransız burjuva devriminin de etkisiyle, bu bölgenin Hıristiyan halkları arasında ulusal bağımsızlık bilinci gelişmeye ve buna koşut olarak özerklik talepleri yükselmeye başlamıştı. İngiltere ve Rusya’nın da kendi nüfuz alanlarını genişletmek için bu bölgede harekete geçmeleri ve Hıristiyan halkların özerklik taleplerini el altından desteklemeleri, Osmanlı yönetimine karşı yer yer fiili ayaklanmaların başlamasına yol açıyordu. Örneğin Sırbistan 1804’ten beri başkaldırmış durumdaydı. Ayrıca, Romanya (Eflak-Boğdan) ve Bulgaristan’da da benzer gelişmeler oluyordu. Diğer yandan, Mısır’a girmesi nedeniyle İngiltere’yle, Balkan prensliklerini işgal etmesi nedeniyle de Rusya’yla III. Selim döneminde başlamış olan savaş hâlâ sürüyordu.

Böyle bir askerî ve siyasal bunalım karşısında II. Mahmud’un reformlara girişmeye ne gücü yeterdi ne de içerde kendisine güçlü bir destek bulabilirdi. Dostların sayısının az, düşmanlarının ise fazla olduğu böyle bir ortamda Osmanlı devleti, düşmanların sayısını azaltmakla başlayacaktı işe. Savaş tazminatı ödemek ve toprak kaybı da göze alınarak, 5 Ocak 1809’da İngiltere’yle ve 28 Mayıs 1812’de Rusya’yla bir barış anlaşması imzalandı. II. Mahmud, dış dünyayla sağlanan bu barış ortamından yararlanarak, içerde reformlara yöneldi. Reformlar konusunda bürokrasinin temel düşüncesi gene aynıydı: Gerek dışardan gelen tehditlere, gerekse içerde yerel hanedanların merkezkaç eğilimlerine karşı, Osmanlı devletini ayakta tutacak güçlü bir ordunun kurulması! Fakat geçmiş tecrübelerden ders almış olan II. Mahmud yönetimi, bu konuda pek çok engel bulunduğunun bilincindeydi. Bu engellerin en başında yeniçeriler ve onların arkasındaki eski statükocular geliyordu. Diğer önemli bir engel ise, merkezî bürokrasinin iktidarını sınırlayan taşradaki âyan ve derebeylerin konumu idi.

Geçmişten ders alan II. Mahmud ve reformcu bürokrasi, zamanlama ve taktik geliştirme konusunda III. Selim’den daha başarılı olduklarını gösterdiler. II. Mahmud uzun bir süre hiçbir reform girişiminde bulunmayarak ve böyle bir izlenim dahi vermeyerek, eskiyi temsil eden ulema ve yeniçeri büyüklerinin güvenini kazanmayı bildi. Hatta ulema ve yeniçeri büyükleri arasından yandaşlar da edindi. Öte yandan, Rusya’yla bir barış anlaşması imzalayıncaya (1812) kadar, taşradaki âyan ve derebeylere (yerel hanedanlara) karşı da açıktan bir saldırıya geçmedi. Çünkü Rusya’yla savaş halinde olan Osmanlı devleti, bu savaşta (1806-1812) âyanların askerî gücünden de yararlanmaktaydı ve bu durumda onları açıktan karşısına alamazdı tabii ki! Bu arada hükümet, uyguladığı yöntemlerle yeniçerileri loncalardan ve İstanbul halkından adım adım tecrit ederek yalnızlaştırmıştı.

Bütün bu önlem ve hazırlıkların yanı sıra, II. Mahmud’un başarılı olmasında rol oynayan diğer bir önemli faktör de, reform tasarılarını uygun bir ideolojik söylemle sunmasıydı. Reform önerilerini geçmişten bir kopma ya da statükocuların “gavur icadı” diye yaftaladıkları bir “modernleşme” hamlesi olarak değil, Osmanlı’nın o eski altın çağındaki güçlü askerî sistemini “yeniden canlandırma” hamlesi olarak sunuyordu II. Mahmud.

Bu dönemde merkezî bürokrasinin yeniden güç kazanmasını sağlayan birinci önemli adım, 1812’den başlayarak, âyan ve derebeylerin siyasal gücünün kırılması olmuştur. Böylece, uzun bir süreden beri yerel iktidar odakları oluşturmuş bulunan hanedanların (güçlü ailelerin) siyasal hükümranlıkları kesin olarak son buluyordu. Artık taşranın yönetimi, merkezden atanan tam yetkili valilerde olacaktı. Diğer taraftan ilginç bir durum çıkmıştı ortaya. Âyan ve derebeylerin siyasal hükümranlık hakları ellerinden alınmıştı ama toprak üzerindeki mülkiyet hakları daha da sağlamlaşmıştı. Siyasal hükümranlıkları son bulan bu âyan ve derebeyler bütünüyle ortadan kalkacak yerde, büyük mülk sahipleri haline gelmişlerdi. Yani bir bakıma, siyaseten mülksüzleştirilenler, iktisaden mülklüleşmiş oluyorlardı! Bu durum, ilerde değineceğimiz üzere, siyasal iktidardan yoksun büyük toprak sahipleri ile, üretim araçlarından yoksun ama siyasal iktidara sahip bürokratlar arasında esaslı bir ikilem yaratmakta gecikmeyecekti. İki kesim arasındaki bu çelişkili ilişki, Osmanlı’nın son dönemlerinin sosyo-ekonomik evrimini etkilediği gibi, Türkiye Cumhuriyetinin sosyo-ekonomik evrimini de esaslı bir biçimde etkilemiştir. Avrupa’nın sosyo-ekonomik evriminde rastlanmayan, fakat Osmanlı’nın son yüz yıllık evrimini derinden etkileyen siyasetle iktisat arasındaki bu ikilem, Osmanlı’nın asyatik-despotik karakteriyle ilgili bir gerçekliği yansıtmaktadır kuşkusuz.

Merkezî bürokrasinin yeniden güç kazanmasını sağlayan ikinci önemli adım ise, yeniçerilerin ortadan kaldırılmasıdır. II. Mahmud bazı yeniçeri ağalarını ve ulemadan bazı ileri gelenleri yanına çektikten ve kendisine bağlı olduğundan emin olduğu askerî birlikleri uygun mevzilere yerleştirdikten sonra, 1826 yılının ilkbaharında, yapmayı düşündüğü kapsamlı askerî reform tasarılarını açıkladı. Yeniçerilerin buna tepkisi, İstanbul’da büyük bir ayaklanma başlatmak oldu. II. Mahmud bu ayaklanmayı, şeyhülislamdan da fetva alarak büyük bir katliamla ezdi ve ardından yeniçeri ocağını lağvetti. Yıllardan beri sarayın ve merkezî bürokrasinin baş ağrısı olan yeniçeri sorunu da böylece ortadan kalkmış oluyordu. Bu olayın ardından, 1831 yılında askerî tımar sistemi de ilga edilerek, Osmanlı’nın eski ordu yapısı tamamen tasfiye edilmiş oldu.

Kurulan yeni ordu (Asakir-i Mansure-i Muhammediye) ise, Avrupa orduları gibi giyinen, onlar gibi donatılan ve bizzat Avrupa’dan getirtilen askerî danışmanların gözetimi altında eğitilen modern bir orduydu. Bu ordu, padişaha öncekilerden çok daha sadık bir ordu olduğundan, hem siyasal merkezileşmede önemli bir rol oynayacak, hem de modernleşme hareketinin ve reformların itici gücü olacaktı. Örneğin, yükseköğretimin modernleştirilmesine önce askerî okullardan başlandı. Subayların eğitilmesi için Harbiye, askerî doktorların ve veterinerlerin eğitilmesi için Askerî Tıbbiye mektepleri açıldı. Bütün bunların yanı sıra, yeni ordu için modern bir maaş sistemi kuruldu ve buna uygun bir vergi reformu da yapıldı.

Esasında bu reform çabalarının tümü de temel bir amacın gerçekleştirilmesine yönelikti: Ordunun güçlendirilmesi, iktidarın merkezîleştirilmesi ve tüm karar mekanizmasının merkezî iktidarın elinde toplanması. Bu amaca ulaşabilmek için, taşradaki hanedanları ve İstanbul’daki yeniçerileri zora başvurarak ortadan kaldıran II. Mahmud yönetimi, ulemanın hareket alanını da kısıtlama yoluna gitti. Ulemaya iktisadî güç sağlayan vakıfların bağımsızlığı ortadan kaldırıldı ve bunlar yeni kurulan Evkaf Nezareti’ne (Vakıflar Bakanlığı) bağlandı. Ayrıca bu dönemde, eski “divan teşkilâtı” da kaldırılarak yerine Avrupa tipi bakanlıklar (nazırlık) kuruldu. Avrupa’yla daha yakın ilişkiler kurulmak üzere, Avrupa’nın önemli kentlerinde daimi elçilikler açıldı. Bürokrasinin yabancı dil öğrenmesine önem verildi ve tercüme odası kuruldu. Bürokrasi açısından son derece önem taşıyan diğer bir değişiklik daha yapıldı bu dönemde. Bürokratların sağlığında veya ölümünden sonra servetlerine devletçe el konulması (müsadere) usulü kaldırıldı ve böylece bürokrasiye çok önemli bir güvence sağlanmış oldu.

İktidar tümüyle bürokrasinin elinde merkezîleşirken, bürokrasi de kendi içinde bir değişim geçirmekteydi. Bürokrasi, Batılı anlayışta modern yönetici kuşakların yetişmesi için okullar açıyor ve bu okullarda öğrenimlerini tamamlayan öğrenciler, yüksek öğrenimlerine Avrupa’da devam ediyorlardı. Bunlar öğrenimlerini bitirip ülkeye geri döndüklerinde, devletin idarî kademelerinde önemli mevkilere geliyorlardı. Bürokrasinin burjuva idealleriyle yoğrulmuş, aydın kesimini oluşturan bu Avrupa eğitimli bürokratlar, ilerde göreceğimiz üzere, reform hareketlerinin öncüsü ve itici gücü haline geleceklerdir.

Ne var ki, Osmanlı bürokrasisi içinde burjuva idealleri benimsemiş bu aydın yönetici kesim, esaslı bir çelişkiyi taşımaktaydı bağrında. Bunlar bir yandan, siyasî ve iktisadî güçleri merkezîleştirmek ve kendi güçlerinin esas kaynağı olan devlet yetkilerini hep muhafaza etmek isterken, diğer yandan da devleti, Avrupa’dan esinlendikleri liberal fikirler doğrultusunda evrimleştirmek isterlerdi. Tabii bu ikincisini, yani devleti liberalleştirme isteklerini, kendi çelişkili sınıf doğalarından ötürü hiçbir zaman gerçekleştiremediler.

Öte yandan, Avrupa’nın burjuva ideallerini ne denli benimsemiş olurlarsa olsunlar, sistemin niteliği ve kendi sınıf doğaları gereği, bu bürokratların kapitalistleşme yönünde bir evrim geçirmeleri de pek olası değildi. Osmanlı bürokrasisinin 19. yüzyılda Avrupa’yla girdiği ekonomik ilişkiler ve devleti modernleştirme doğrultusunda attığı adımlar, bu sınıfı burjuvalaşma yönünde bir değişikliğe uğratmamış, aksine onun bürokratik-despotik iktidar tekelini daha da güçlendirmişti. Bürokrasinin iktidar tekelinin güçlenmesi ise, ilerde göreceğimiz gibi, Batı’dakine benzer bir ulusal kapitalist sanayileşmeye değil, Avrupa kapitalizminin Osmanlı pazarına nüfuz etmesine yol açacaktı. Paradoks gibi gelecek ama, bürokrasinin devletçiliği, Avrupa sermayesinin Osmanlı toplumunu sömürmesini engellememiş, tersine kolaylaştırmıştır.

Sonuç olarak, III. Selim ve II. Mahmud dönemlerinde Osmanlı bürokrasisinin Batı’ya özenerek başlattığı modernleşme ve yenileşme reformları, üretim ilişkilerinde ve toplumsal yapıda ilerletici anlamda köklü bir değişikliğe yol açmadı. Bunlar, yalnızca tepenin, yani devlet aygıtının yapısını güçlendiren ve vitrinini değiştiren reformlar olarak kaldılar. Başka bir deyişle bu reformlar, ülke içinde yeni bir üretim tarzına (kapitalizme) geçişin önünü açan, gerçek anlamda burjuva reformları değillerdi. Esasında bu reformlar, mevcut Osmanlı devletini biçimsel olarak modernleştiren, ama aynı zamanda onun “despotik özünü” de muhafaza eden reformlar olmaktan öteye geçemediler. Nitekim bu reformların, devletin despotik özünde herhangi bir değişiklik yaratmadığının en somut kanıtı, II. Mahmud’un bu reformlar sonrasında zora dayalı olarak kurduğu mutlakıyetçi devlet iktidarıdır. Âyanların ve derebeylerin siyasal etkilerine kesin olarak son verilmesi ve yeniçerilerin de şiddet uygulanarak tasfiye edilmesinden sonra ortaya çıkan tablo, “modernleşmiş bir despotik devlet” iktidarından başkası değildi. Bu “modernleştirilmiş” devlet yapısı içersinde ise, merkezî bürokrasinin mutlak hâkimiyeti dışında başka bir iktisadî-toplumsal gücün (ne burjuvazinin ne de taşradaki büyük mülk sahiplerinin) siyasal hâkimiyeti söz konusu değildi.

Avrupa’dan esinlenilerek yapılan reformlar, ekonomi ve toplumsal yapı üzerinde mutlak bir hâkimiyete sahip olan devleti modernleştirmesine modernleştirmişti, ama bu modern devleti yönetecek, Avrupa’daki gibi bir burjuva sınıfı yoktu! O nedenle, Avrupa’yla ekonomik ilişkilerin gelişmesinin ve yapılan ticaret anlaşmalarının sonuçlarını, devletin tepesindeki merkezî bürokrasi, nalıncı keseri gibi hep kendine yontabiliyordu. Örneğin İngiltere’yle 1838’de yapılan Ticaret Anlaşması’nda olduğu gibi, Osmanlı pazarı İngiliz mallarının istilasına uğrayıp iç sanayinin gelişmesi darbe yerken, bundan tek kazançlı çıkan bürokrasi oluyordu. Çünkü artan gümrük vergi gelirleri hazineyi, hazine de bürokrasiyi besliyordu. Öte yandan, gene hazineye ek gelir sağlansın diye, ihraç edilen yerli mallara da yüksek oranda “ihraç vergisi” konulunca, bundan zararlı çıkan, ülke içindeki üreticiler oluyordu elbette. Çünkü bu ihracat vergilerinin artırılması, Türkiye’den Avrupa’ya ihraç edilen malların ve hammaddelerin fiyatlarını artırdığından, bunların dış pazarlardaki rekabet gücü azalıyor, dolayısıyla satışı düşüyordu.

Osmanlı bürokrasisinin orduyu ve diğer devlet aygıtlarını güçlendirmek için giriştiği modernleşme, yenileşme vb. reformları, Osmanlı devletinin askerî ve diplomatik alanda parlak sonuçlar elde etmesine tabii ki yetmemiştir. Tersine, bu alanlarda pek çok defa hezimete uğramaktan kurtulamamıştır. Örneğin, 1828’de Rusya’yla giriştiği savaş Osmanlı Devleti’nin ağır yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Bu savaşta Eflak ve Boğdan’ı işgal eden Ruslar, Balkanlar’ı aşarak Edirne’ye kadar ilerlemişler, Doğu’da ise Kars ve Aşkale’yi alarak Erzurum’a dayanmışlardı. Bu koşullar altında Osmanlı Devleti Rusya’yla ağır barış koşulları içeren Edirne anlaşmasını yapmak zorunda kaldı. Bu anlaşmanın gereği olarak, Osmanlı Devleti Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı. Eflak, Boğdan ve Sırbistan yarı bağımsız hale geldiler. Rus ticaret gemilerine boğazlardan geçiş hakkı tanındı ve ayrıca Rusya’ya savaş tazminatı ödendi. Osmanlı Devleti bu dönemde kendi valisiyle (Kavalalı Mehmet Ali Paşa) tutuştuğu savaşta bile ağır yenilgiler alacaktı. Mehmet Ali Paşa’nın ordusu Suriye’yi aldı ve ardından Toroslar’ı aşarak geldiği Adana’da ve daha sonra da Konya ovasında Osmanlı Devleti’nin askerî kuvvetlerini ağır yenilgilere uğrattı. Mehmet Ali Paşa’nın bu başarısından sonra, onu İstanbul’a kadar durdurabilecek herhangi bir güç kalmamıştı. Bu durumda Osmanlı Devleti Rusya’dan yardım istemek zorunda kaldı. Sonunda Rusya’nın araya girmesiyle bir barış anlaşması yapılabildi ve Osmanlı Devleti karşısında yenilgiye uğradığı valisine, Mora ve Girit’in yanı sıra Suriye ve Adana valiliğini de vermek zorunda kaldı.

Demek ki bir ülkenin güçlü olabilmesi için, sadece devletin süslenip püslenmesi ya da ordunun apoletlerinin parlatılması vb. yetmiyormuş; bunun için daha başka şeyler de gerekiyormuş. Aslında Osmanlı İmparatorluğu’nu pek parlak bir geleceğin beklemediği açıktı. Ama mesele şu ki, bu gerçekliği devletin asli sahibi olan merkezî bürokrasi görebilecek miydi?


[i] N. Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Bilgi Yay., 1973, s.121

[ii] age, s.125

[iii] Sened-i İttifak’ın Türkçeleştirilmiş metni için bakınız: İ. Hasan Duman, 1982 Anayasasında İnsan Haklarına Saygılı Devlet, İnkılâp Yay., 1997, s.435-37