Navigation

Rejimin İstanbul Hazımsızlığı

Yüksek Seçim Kurulu, AKP-MHP ittifakının kaybettiği İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini 6 Mayısta iptal etti. Alınan kararın hiçbir inandırıcı hukuki dayanağının olmadığını, hiçbir haklı gerekçeye dayanmadığını uzun uzun açıklamaya ihtiyaç yok. Ancak Türkiye’de kaç zamandır kurulmuş olan olağanüstü rejimin niteliği ve nicedir izlediği hareket tarzı düşünüldüğünde, bunun bir sürpriz olmadığı da açıktır. YSK’nın bu son kararı, rejimin karakterini bir kez daha açık bir şekilde ortaya sermiştir.

Anti-demokratik 31 Mart seçim sürecinin ardından siyasi iktidar, daha o gece İstanbul’daki seçim sonuçlarını tanımayacağını çeşitli biçimlerde sergilemiş ve bu kapsamda kendi planını devreye sokmuştu. Bu planın amacı İstanbul seçimlerini, aynı 7 Haziran 2015 seçimleri gibi yeniletmekti. Nitekim sonraki günlerde Erdoğan, partisinin Ankara’daki toplantısında yaptığı konuşmada, bu sürece referans vererek 7 Haziranda kaybettikleri seçimleri 1 Kasımda nasıl kazandıklarını dile getirmişti. Dolayısıyla İstanbul’daki seçimlerin iptali sürpriz olmamıştır. İptal kararının 36 gün sonra gelmesinin nedeni, gerek ekonomik gerekse uluslararası alandan kaynaklanan sıkışıklık, baskı ve çeşitli arayışlardır. Neticede Saray rejimi belirli hesapların ardından, kaybettiği İstanbul seçiminin iptali ve yenilenmesi kararını kesinleştirmiş ve YSK da gerekeni yapmıştır. Karar tümüyle siyasi baskının sonucudur.

AKP-MHP bloku, 31 Mart seçimlerine giderken, özellikle ekonomik krizden dolayı hoşnutsuzluğun arttığının, oy tabanının eridiğinin, elinde tuttuğu İstanbul ve Ankara gibi büyük kentleri yeniden kazanmanın riskli hale geldiğinin farkındaydı. Seçimlerin rejimin niteliğine uygun şekilde bir kenara itilmesi bir seçenekti ama bu durumda da Türkiye’nin özellikle Batı karşısında çizmeye çalıştığı demokrasi imajı inandırıcılığını hepten yitirecekti. Unutmamak lazım ki Erdoğan Batı karşısında kendini, seçimlerle işbaşına gelmiş, meşruiyetini sandıktan almış birisi olarak konumlandırmaya ihtiyaç duyuyor. Bu yüzden rejimin denetimi ve kontrolü altında sandık halkın önüne kondu. Ne var ki buna rağmen İstanbul’un ve büyük kentlerin kaybedilmesi riski vardı. Fakat rejim, ne yapıp edip bu büyük kentlerde seçim sonuçlarını kendi lehine çevirebileceğinin hesaplarını yapıyordu. Zira devlet, parti, medya ve tarikat aygıtından oluşan muazzam bir güç yığınağını elinde tutuyordu. Ayrıca Erdoğan kendi kişisel karizmasına, nüfuz ettiği ve esas olarak taşra temelli kitlenin politik, ekonomik, kimliksel bağlılık ve bağımlılığına, bu zemin üzerinde yürütegeldiği emekçileri kutuplaştırma politikasına ve elbette çok yönlü baskıya güveniyordu. Böylece parlamentonun görüntüden ibaret hale geldiği, ortalama burjuva demokrasisinin temeli olan güçler ayrılığının olmadığı, diğer iktidar denetleme mekanizmalarının da tümüyle tasfiye edildiği, yönetimin çok büyük ölçüde keyfileştiği koşullarda seçime gidildi. Siyasi iktidar, muhalefeti ve muhalif kitleleri terörist olarak damgalamaktan geri durmadı. Yandaş medya, kin ve nefret söylemi eşliğinde emekçi kitleleri yapay temelde kutuplaştırmak, korkutup sindirmek amacıyla tam bir kara propaganda yürüttü. Ancak ekonomik krizin derinleşmesi, bunun geniş kitlelerin geçim koşullarını çok somut biçimde etkilemesi, emekçilerin haklarına dönük saldırı hazırlıkları vb. nedeniyle Saray rejimi tüm zorlamalarına rağmen istediğini alamadı. Tüm baskıya ve eşitsiz koşullara rağmen, muhalefet İstanbul başta olmak üzere en önemli büyük kentleri AKP-MHP ittifakından aldı.

Büyük kentlerin ve özellikle İstanbul’un kaybedilmesi, her şeyden önce bu iktidar için simgesel ve psikolojik bir anlama sahiptir. Erdoğan, seçimlerden hemen önce “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder” diyerek, kaybetme ve kazanma eşiğini çok yukarılara taşımıştı. Nitekim Erdoğan’a bağlı kitle, çeyrek asırdır yönetilmekte olan İstanbul yönetiminin kaybedilmesini şaşkınlıkla karşılamıştır. İstanbul’un kaybedilmesi ile yenilmez bir kült gibi gördükleri Erdoğan’ın sendeleyişi arasında kaçınılmaz olarak bağ kurdular. Unutmamak gerekiyor ki İstanbul yalnızca ekonominin değil ama aynı zamanda kültür, sanat ve entelektüel hayatın da başkentidir. Buna siyasi ve ideolojik faktörleri de eklemek lazım. AKP geleneğinin kadroları, fethettiklerini düşündükleri ve iktidar yolculuklarının başlangıcı olarak gördükleri “Konstantin”i psikolojik bir üstünlük aracı olarak ellerinde tutmak istiyorlar. Üstelik İstanbul’un devasa bütçesi yandaş holdingler, medya kuruluşları, tarikatlar, vakıflar için sermaye transferi kaynağıdır. Bu kesimler, muazzam kaynaklardan olmak istemezken, Erdoğan iktidarının zayıflayarak çözülmesine yol açabilecek süreçlerin de önünü kesmek istiyorlar.

Tarihte öyle anlar vardır ki, birden fazla etmenin aynı anda bir araya gelerek üst üste oturmasının etkisiyle, verili plan ve oyunlar işlemez hale gelir. Sonuçta AKP-MHP bloku, 31 Mart gecesi İstanbul’da amacına ulaşamadı. Durumun farkına varan AKP-MHP bloku, derhal devlet ve medya gücünü seferber ederek seçim sonuçlarını şaibeli göstermeye girişti ve seçimlerin iptali gündeme getirildi. Siyasi iktidarın amacı, kuşkusuz öncelikle İmamoğlu’na mazbata verdirmeden, şaibeli olduğu gerekçesiyle İstanbul seçimlerini iptal ettirmekti. Ne var ki bu doğrultuda yapılan zorlamalar işe yaramadığı gibi, tam da rejimin kredi almak üzere uluslararası sermeye çevrelerinin kapısını aşındırdığı günlerde pek sürdürülemezdi. Gerçekte AKP-MHP bloku, seçim sonuçlarını tanımak istememesine rağmen, bu ve benzeri faktörlerden ötürü oyları yeniden sayma oyun ve oyalamasını sonlandırarak İmamoğlu’na mazbatasını vermek zorunda kaldı. Lakin bu sürecin bittiği anlamına gelmiyordu.

Türkiye, hem uluslararası siyasal alanda hem de ekonomik alanda derin bir sıkışıklık içindedir. İşte İstanbul seçimini iptal ettirme süreci devam ederken, Erdoğan’ın “Türkiye ittifakı”nı gündeme getirmesinin nedeni bu sıkışıklıktı. Artık bilinen bir gerçekliktir: Erdoğan, sıkıştığı her dönemeçte yumuşama mesajları veriyor ve kendini güçlendirecek ittifak arayışlarına giriyor. Bu sefer de belki tutar umuduyla yumuşama mesajları vererek CHP ve İYİ Parti’yi yanına çekmeyi denedi. Kuşkusuz amaç derin ekonomik krizin ağır siyasi sonuçlarına onları da ortak etmekti. Lakin böyle bir ittifakın olası olabilmesi için bile her şeyden önce Erdoğan’ın en başta İstanbul olmak üzere CHP’nin kazandığı büyük kentlerin belediye yönetimlerini kabul etmesi, onların altını oymaması gerekiyordu. Diğer taraftan CHP’nin tek adam rejiminin son bulması koşulunu getireceği, bu doğrultuda anayasa değişikliği isteyeceği de açıktı. Neticede Erdoğan, “normalleşme” söylemiyle kimi seçenek ve olasılıkları tartıp buradan kazançlı çıkamayacağını gördükten ve böylece ortaya attığı taktik adım boşa çıktıktan sonra, derhal “daha da sertleşme” çizgisine oturdu.

Eğer rejim, ekonomide ve uluslararası alandaki sıkışmışlığında kendi lehine anlamlı bir düzelme fırsatının açıldığına kanaat getirseydi, hiç kuşkusuz bağrına taş basıp İstanbul’daki sonuçları sineye çekebilirdi. Ama yapılan uluslararası görüşmeler, hem ekonomi hem politika alanında ona bir nefes aralığının sağlanması yolunda perspektifi açmayınca, Erdoğan olası tüm sakıncalarını göze alarak, neden bunların üstüne bir de İstanbul’u kaybetmiş olayım dedi. Böylece Erdoğan, kaybettiği İstanbul mevzisini geri kazanmak üzere kararını kesinleştirdi.

Gelinen noktada YSK eliyle milyonların oyu ve İstanbul belediye yönetimi gasp edilmiştir. Bu gaspı meşrulaştırmaya çalışan yandaş medyanın attığı demokrasi nutukları, bu çürümüş burjuva düzende en pespaye, en alçakça yalanların nasıl da en yüce hakikat olarak sunulduğunun ifadesidir. Siyasi iktidar kitlelerde farklı bir algı yaratmaya çalışmak amacıyla her yola başvurmaktan çekinmeyecek ve bu doğrultuda medyayı tepe tepe kullanacaktır. Ancak yalnızca muhalif kitleler değil, aynı zamanda AKP’ye oy veren emekçilerin bir kısmı da ortada bir gasp olduğunun farkındadır. Bu gaspla birlikte rejimin karakterinin, özellikle muhalif kitleler nezdinde daha fazla görünür ve kavranır hale gelme olasılığı güçlenmiştir. İptal kararının ardından kitlelerin tepkisi, yeni bir umut dalgasının oluşmasına neden olmuştur. Elbette baskı rejimi karşısında böyle bir dalganın oluşması, muhalif kitlelerin moral bulması önemlidir. Ancak gerçekleri bilmek, ona göre hareket etmek, yanılsamalara yer bırakmamak, mücadelenin sandıktan ibaret olmadığını unutmamak da son derece önemlidir.

Türkiye ekonomisi çöküşün eşiğinde dolaşıyor. İşçi sınıfı rejim ve sermaye odaklı ağır bir saldırı altındadır. Kıdem tazminatı gasp edilmek, BES zorunlu hale getirilmek, ağır vergi yükü emekçilerin sırtına yıkılmak isteniyor. Mutfaktaki yangın reel ücretleri eritiyor, işçi kitlelerinin yaşam koşulları ağırlaşıyor. Milyonların canını yakan işsizlik, sıçramalı bir şekilde büyüyor. Hem ekonomik hem de uluslararası siyasal alanda sıkışan rejim, siyasi geleceğini ve yandaş sermaye çevrelerine kaynak akışını garanti altına almak amacıyla her türlü maceraya başvurma eğilimindedir. Emekçi kitlelerin körleştirilip yapay temelde kutuplaştırılması ve böylece gerçek sorunların üzerinin örtülmesi için her yol denenecektir. Ne var ki başta ekonomik kriz olmak üzere, rejimi sıkıştıran tüm faktörler yerli yerinde duruyor. Rejimin sertlik ve uzlaşmazlık politikaları, aslında içeride ve dışarıdaki sıkışıklığını aşmasını sağlayamıyor, siyasi gerilim ve çalkantıları daha fazla büyütmekten başka işe yaramıyor.