Otoriterleşmenin Paramiliter Görünümleri


Türkiye’de yürümekte olan otoriterleşme süreci, olağanüstü rejimlerin oluşum çizgilerini adeta el kitabını izler gibi izliyor. Bu çizgiler arasında klasik bir yer işgal eden paramiliter oluşumlar ve onların oynadıkları roller de günümüz Türkiye’sinde enikonu kendisini göstermekte. Bir yandan özellikle Kürtlere yönelik pogrom girişimlerinde adı öne çıkan Osmanlı Ocakları türü oluşumlar, futbol taraftar örgütlenmeleri, bir yandan Sedat Peker gibi tescilli faşist kadroların Erdoğan ve AKP hizmetine girmesi; MHP ve BBP gibi partilerin ve özellikle bunların gençlik uzantısı örgütlenmelerinin Erdoğan’ın çizgisine daha fazla kaykılarak, Suriye’deki savaşta dahi adeta lejyon güç olarak yer almaları, burjuva medyanın en büyük kurumlarından birinin binasının bu güruh tarafından basılması, benzer kişilerin Ahmet Hakan gibi yazarlara dayak atması gibi olgular bu minvalde yeterli alâmetleri oluşturuyorlar.


Türkiye’de yürümekte olan otoriterleşme süreci, olağanüstü rejimlerin oluşum çizgilerini adeta el kitabını izler gibi izliyor. Bu çizgiler arasında klasik bir yer işgal eden paramiliter oluşumlar ve onların oynadıkları roller de günümüz Türkiye’sinde enikonu kendisini göstermekte. Bir yandan özellikle Kürtlere yönelik pogrom girişimlerinde adı öne çıkan Osmanlı Ocakları türü oluşumlar, futbol taraftar örgütlenmeleri, bir yandan Sedat Peker gibi tescilli faşist kadroların Erdoğan ve AKP hizmetine girmesi; MHP ve BBP gibi partilerin ve özellikle bunların gençlik uzantısı örgütlenmelerinin Erdoğan’ın çizgisine daha fazla kaykılarak, Suriye’deki savaşta dahi adeta lejyon güç olarak yer almaları, burjuva medyanın en büyük kurumlarından birinin binasının bu güruh tarafından basılması, benzer kişilerin Ahmet Hakan gibi yazarlara dayak atması gibi olgular bu minvalde yeterli alâmetleri oluşturuyorlar.

Modern anlamda kapitalizmin geliştiği dönemler itibarıyla olağanüstü rejimlerin bir ilk örneği olan yeğen Bonapart’ın rejiminden bu yana kapitalist dünya nice olağanüstü rejim gördü. Bunların birçoğunda, lider olarak öne çıkan kişi, mutlak güce doğru yürüyüşünde olağan burjuva rejim mekanizmalarının dışında bir vurucu paramiliter güce ihtiyaç duymuştur. İtalya’da Mussolini’nin Kara Gömleklileri ile Almanya’da Hitler’in Kahverengi Gömleklileri bu tür vurucu güçlerin en çok bilinen örnekleri olmuştur.

Bu hareketler liderin olağan ve “meşru” mekanizmalarla göremeyeceği işleri görmek ve onun önünü açmak için örgütlenirler. Asıl işlevleri devletin olağan baskı aygıtlarından başka “sivil” bir baskı ve şiddet aracı oluşturmaktır. Kahverengi Gömlekliler olarak da bilinen Hitler’in SA kıtaları (Sturmabteliung – Hücum Birlikleri ya da Fırtına Birlikleri) hiç kuşkusuz bunun en çarpıcı tarihsel örneğiydi. Ancak bu tür hareketlerin sadece klasik faşizm vakalarında görüldüğü sanılmamalıdır. Elif Çağlı’nın Bonapartizmden Faşizme adlı kitabında dikkat çektiği gibi klasik faşizm örneklerinden çok daha önceleri, Bonapartizm terimine hayat veren yeğen Louis Bonaparte da Fransa’da 10 Aralık Derneği adı altında bir lümpenler ordusu örgütlemişti. Bu yapılanmalar genelde toplumu, özel olarak da otoriter yürüyüşün önünde engel oluşturabilecek her türlü demokratik-ilerici toplumsal kuvveti bastırıp sindirmek üzere şiddet uygulamışlardır.

Erdoğan’ın başkanlık sistemi adı altında mutlak güce ulaşmak için yürüttüğü süreç de olağan burjuva siyaset sisteminin mekanizmalarıyla daha fazla ilerleyemediği, hatta tehlikeye düştüğü için bir paramiliter vurucu güç ihtiyacı doğdu. Osmanlı Ocakları adıyla ortaya çıkan oluşum bunun somutlanmaya çalışıldığı en belirgin girişim oldu. Son birkaç aydır bu yapının sanki gözden düşmekte ve kenara itilmekte olduğu izlenimi veren gelişmeler yaşandıysa da, hem bu gelişmelerin gerçek niteliği hem de ne olursa olsun sürecin özünün değişmediği iyi anlaşılmalıdır.

Aslına bakılırsa Erdoğan’ın son Suudi Arabistan gezisi dönüşünde yaptığı basın toplantısında, özlediği başkanlık rejimine örnek olarak Hitler Almanya’sını vermesi çok şey söylemektedir. Hiç kuşkusuz bu basit bir gaf değildir. Erdoğan’ın ekibinin arkadaki mutfakta neleri konuşup fikir jimnastiği yaptığını ele vermektedir. Erdoğan sadece patavatsızlığıyla mutfakta konuşulanlardan aklında kalanı irticalen söyleyivermiş olabilir. Fakat önemli olan Erdoğan ve ekibinin Hitler’in iktidar yürüyüşünü enikonu incelediğidir. SA kıtalarının bu incelemeden muaf tutulduğunu düşünmek için bir sebep yoktur.

Kısa bir hatırlama

Bu yazının sınırları içinde uzun boylu anlatmaya gerek olmasa da, Mussolini’nin Kara Gömleklileri ile Hitler’in Kahverengi Gömleklileri hakkında kısa bir tarihsel hatırlatma yapmak yerinde olacaktır.

Faşizmin ilk yükseldiği ülke olan İtalya’da ortaya çıkan ve Nazım’ın faşizmle ilgili şiirlerinde de çokça geçen Kara Gömlekliler 1919’da oluşturulmaya başlanmıştı. Bu paramiliter birliklerin her birine Squandre d’Azione (Eylem Timi) deniliyordu. O sıralar devrimci bir kaynaşma içinde olan İtalya’da, bu timlerin işi, sosyalistlerin örgütlerini ezmek, yok etmek ve böylelikle faşist hareket dışında tüm alternatif siyasi odakları ortadan kaldırıp, Mussolini’nin mutlak iktidara giden yolunu temizlemekti. Sosyalistlerin toplantılarına, derneklerine, etkinliklerine saldırılar düzenlenerek açık bir terör uygulanıyor ve bununla genel bir gözdağı ve sindirme operasyonu yürütülüyordu. Çok kısa süre içinde, bu şiddet dalgasından asıl nasibini alacak olan yeni kurulan Komünist Parti oldu. Aynı saldırılar bu kez katlanarak komünistleri hedef aldı. Bu timler paramiliter doğalarına uygun bir alâmeti farika olarak üniforma tarzı siyah gömlekler giyiyorlardı. Devlet destekli şiddet kampanyaları gitgide sendikalı işçileri, kooperatifleri ve burjuva muhalefeti de hedef aldı. Ülke çapında yüzlerce kişinin öldürüldüğü bu süreç içinde timlerin sayısı da hızla arttı. Sonunda Mussolini’nin 1922’deki meşum Roma Yürüyüşü bu kıtaların hepsinin Napoli’de bir araya getirildiği Faşist Kongrenin ardından gerçekleşti. Bilindiği gibi Mussolini bu yürüyüş sonunda Roma’da iktidarı ele geçirmişti. İktidarın ele geçirilmesinden kısa süre sonra ise Kara Gömlekliler resmi milis gücüne dönüştürülüp Ulusal Güvenlik İçin Gönüllü Faşist Milisler adı altında yeniden örgütlendiler. Sosyalistlerin, komünistlerin ve diğer muhalif kesimlerin ezilerek sindirildiği koşullarda popüler bir simge haline gelen kara gömlek zamanla bu milislerin dışında da faşizmi destekleyen ya da ona sempati gösterenler tarafından giyilmeye başlandı.

Buna çok benzer ve çok daha gelişmiş bir örnek olarak Almanya’daki SA örgütlenmesi de İtalya’dan çok değil sadece üç yıl sonra Hitler tarafından başlatıldı. İlk kadrolar daha ziyade savaş sonrasında terhis olmuş ve Nazi Partisine yeni katılmış kudurgan eski askerlerden oluşuyordu. Bu askerlerin çoğu daha önce Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in de katledilmesini organize eden meşhur Freikorps’un mensuplarıydılar. Freikorps devlet eliyle örgütlenen düzensiz silahlı birliklerdi, amaçları savaş sonrası oluşan devrimci durumda komünistlere ve işçilere karşı sokak savaşlarını yürütmekti. Bu haliyle Freikorps bir nevi faşist paramiliter örgütlenmelerin ön habercisiydi. Bunlar İtalya örneğinden de esinlenerek Kahverengi Gömleği kendilerine alâmeti farika yaptılar. Bu SA birliklerinin ilk başlarda görünürdeki işlevi parti toplantı ve etkinliklerinin güvenliğini sağlamaktı. Ancak askeri bir düzen içinde üniformalı olarak gösterişli yürüyüşler yapıyorlar ve giderek her türlü politik rakibe saldırılar düzenliyorlardı. Bu saldırılar seçimlerde seçmenler üzerinde baskı uygulama amacıyla da yapılıyordu. Elbette saldırıların en büyük hedefi komünistlerdi. Ancak hedef komünistlerle sınırlı değildi. Sosyal Demokratlar da nasiplerine düşeni alıyorlardı. Ama bu politik hareketlerin yanı sıra Hitler’in demagojik propagandalarının özel bir hedefi durumuna getirilen Yahudiler de geniş bir toplumsal grup olarak hedef tahtasına konuyordu. Krizle birlikte çığ gibi büyüyen işsizlikten de yararlanan SA, Hitler’in iktidarı gasp ettiği 1933’te üye sayısını milyonlarla sayılacak noktaya çıkardı.

Türkiye’de yeni faşizan kaynaşma

İtalya ve Almanya örnekleriyle burada çok kısa olarak anlatılan sürecin çok çeşitli yönleri ve geniş bir tarihi bulunmaktadır. Bizim için hareket noktası olarak önemli olan husus, bu yapılanmaların öz olarak hangi işlevi gördükleri ve bu bakımdan tarihsel/politik anlamlarının ne olduğudur. Bunlar asıl olarak diktatörlük heveslisi burjuva liderin iktidar yürüyüşünde olağan politik mekanizmalarla bertaraf edilemeyen engellerin ortadan kaldırılması ya da etkisizleştirilmesi işlevini görmüşlerdir. Ancak bu tür yapılanmalar ilerleyen dönemlerde çeşitlenen ihtiyaca göre farklı ülkelerde daha farklı biçimlerde de kullanılmıştır.

Türkiye’de de asıl olarak Ülkü Ocakları özellikle 70’li yıllarda yükselen devrimci hareket ve işçi hareketini sindirmek için düzen güçleri tarafından paramiliter vurucu güç olarak sahaya sürülmüştür. Devrimci öğrenci ve işçilere, sendikacılara, işçi liderlerine, ilerici aydınlara yönelik açık bir terör harekâtı yürütülmüş, faşist 12 Eylül 1980 darbesine kadar giden süreçte binlerce kişi katledilmiştir. Burada, Elif Çağlı’nın aynı kitapta açıkladığı gibi, faşizmin gelişi klasik örneklerden farklı olarak faşist partinin ve onun liderinin iktidara gelmesi şeklinde olmayıp, sadece farklı bir varyant sergilemiştir. Devletin derinlerinden örgütlenmiş sivil faşist hareket ordunun faşist darbesi için yol düzleyici olarak kullanılmıştır. Ordu faşist hareketin çeşitli lider ve militanlarını da hapse atmış, hatta kimilerini idam etmiştir. O nedenle MHP liderliği faşist darbeden sonra “fikrimiz iktidarda, biz hapisteyiz” diye yakınmıştı. Her ne olursa olsun paramiliter vurucu güç, olağanüstü rejimin yolunu döşeyen bir etmen olarak devrim güçlerinin ezilmesi ve toplumun genel olarak sindirilip terörize edilmesinde kilit rol oynamıştır.

Faşist rejimin gadrine uğradığı için belli gönül kırıklıkları yaşadıysa da, faşist hareket ilerleyen yıllarda Kürt hareketinin yükselişiyle birlikte yeniden işbaşına çağrıldı. Kürdistan’da sivil bir faşist hareket şekillendirmek mümkün olmadığı için, faşist militanlar bu dönemde esas olarak Jandarma ve polis bünyesinde Kürtlere karşı yürütülen sömürgeci savaşın vahşi kıyıcıları olarak kadroya alındılar. Bunlar on binlerce insanın canına kıyarak büyük suçlar işlediler. Dahası, daha önceleri klasik bir çekirdek oy tabanının ötesine geçemeyen MHP, 1999 seçimlerinde patlama yaparak iktidar ortağı oldu.

Ancak 2000’lere gelindiğinde ortam değişmişti. Artık yeni bir güç olan AKP’nin yükselişine tanıklık edilecekti. Kürt sorununda da savaş 90’lı yıllardaki şiddetini yitirecek, görüşmeler yoluyla soruna çözüm getirme iddiasındaki AKP’nin yumuşama politikaları öne çıkacaktı. Ne var ki, çeşitli aşamalardan geçen ve dalgalanmalar yaşayan bu sürecin özünde bir oyalamaca olduğu gitgide daha belirgin biçimde ortaya çıktı. AKP’nin sorunu çözmeye niyeti yoktu. Sadece birtakım hak kırıntıları vererek silahlı hareketi sona erdirmeyi hedefliyordu. Öte yandan içeride kendisine yönelik darbe girişimlerini atlatmayı başaran Erdoğan, içte ve dışta bir dizi yeni meydan okumayla yüz yüze geldi: Arap halklarının isyan dalgası ve Ortadoğu’da tırmanan emperyalist savaş süreci, Kürt hareketinin hem içeride hem de Suriye’de elde ettiği kazanımlar, Gezi sürecinde doğan korkular ve süreç içinde gerileyen oy desteği… Erdoğan ve ekibi tüm bu problemlerden çıkış yolunun otoriter bir rejimle mümkün olacağı düşüncesiyle, kendi mutlak liderliğinde otoriter bir başkanlık sistemine geçişi dayattı.

Bu süreçte Gezi direnişinin özellikle tetikleyici bir rol oynadığını tespit etmek gerekiyor. O ana dek, özel bir durumu olan Kürt hareketi bir yana, Erdoğan asıl olarak darbe biçiminde ciddi bir tehlike ile karşılaşmışken, şimdi ilk kez geniş ölçekli bir sokak hareketiyle yüz yüze geliyordu. O günlerde yaptığı kritik bir konuşmada “yüzde 50’yi zor tutuyorum” demişti. Aslında böyle bir şey yoktu, zira o günlerde kendi istediği gibi kontrol edebileceği paramiliter bir aygıtı yoktu Erdoğan’ın. Ancak derhal kollar sıvanıp böylesi bir hazırlığa girişildi. İlk girişimler Gezi sürecinin ilerleyen günlerinde kendini gösterdi ve futbol taraftarlığı kisvesi altında örgütlenmiş Kasımpaşalı çeteler Okmeydanı’nda bir solcu genci öldürdüler.

İşte Gezi, Suriye savaşı, Kürt sorununda sürecin tıkanması ve savaşın kızışması, emperyalist paylaşım savaşının yeni aşamalar kaydetmesi ve Türkiye’nin özellikle Suriye ve Kürt sorunu üzerinden ağır risk altına girmesiyle, Erdoğan ekseninde hareket eden ve olağan devlet kadroları dışından devşirilmiş paramiliter kuvvetler elzem bir ihtiyaç olarak kendini dayattı. AKP’nin halim selim kendi gençlik kollarının bu işe pek uygun olmadığı açık olduğundan, “dış” kaynaklara göz dikildi. Bu noktada Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüyle bir anlamda siyasal olarak boşlukta kalan BBP’nin Alperen Ocakları hiç kuşkusuz öne çıktı. Nitekim Osmanlı Ocakları’nın oluşumunda bu kaynaktan gelen kadroların önemli bir yer tuttuğu görülüyor. Genel başkan olan ve “Recep Tayyip Erdoğan’ın askerleriyiz” diyen zat daha önce Alperen Ocakları çevresinde bulunmuş ve Papa’nın 2006’daki Türkiye ziyaretinde silahlı eylem yapacağı istihbaratıyla gözaltına alınan grupta yer alıyor. Her nasılsa ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılıyor (!) Daha sonra Hrant Dink cinayeti ile ilgili olarak tutuklanan kişilerden biri de bu grupta yer alıyor ve o da Trabzon Alperen Ocakları’nın eski başkanı.

Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde BBP başkanı CHP/MHP ortak adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nu destekleyeceklerini açıkladığında şaşırtıcı bir gelişme yaşandı ve Alperen Ocakları başkanı buna karşı açıklama yaptı. Daha sonra görevden alınan bu kişi, ayrı bir baş çekerek ocağı böldü ve anlaşılan o ki ayrılanlar daha sonra Osmanlı Ocakları’nın yapılanmasını oluşturdular.

Ancak MHP tarafından genelde tasmaları tutularak Kürtler üzerine fazla salınmayan Ülkücü faşist sürüsü daha geniş ve asıl hedef kitleyi oluşturmaktadır. Erdoğan’ın Kürt düşmanlığını mahmuzlayan politika dönüşüyle birlikte bu taban da her iki seçim öncesi süreçte ülkeyi bir çırpıda saran pogromlarda yer aldı. Bu pogromlar Nazi Almanya’sında Yahudilere yapılan sürek avlarını fazlasıyla andırmaktaydı. Sokak ortasında Kürtlerin kovalanıp dövülmesi, öldürülmesi, Kürtlere ait olduğu düşünülen ev ve dükkânların ateşe verilip adeta linç ayinleri yapılması, kitapçıların yakılması, HDP bina ve bürolarının yakılıp yıkılması, yağmalanması vs. tüm bunlar tarihten tanıdık manzaralar oluşturuyordu.

Bu manzaraları bütünleyen bir başka benzerlik de Erdoğan’ın mutlak iktidara yürüyüşünde muhalif burjuva kesimlere ve medyaya yaklaşım biçimidir. Can Dündar ve Erdem Gül bizzat Erdoğan marifetiyle açıkça mesnetsiz suçlamalarla hapse atılmış, Fethullah Gülen medyası el koyma operasyonlarıyla ablukaya alınmıştır. Bunların yanı sıra, medyanın önemli bir bölümünü ele geçirmiş olmasına rağmen Erdoğan ve ekibi burjuva medyanın yine de ana kolu olarak kalmayı başaran Doğan grubuna dört koldan baskı uygulamaktadır. Maliye kontrolleri ve büyük cezaların yanı sıra holdingin diğer yatırımlarını sekteye uğratacak devlet kısıtlamaları ekonomik baskı ayağını oluştururken, medyadaki lümpen tetikçiler aracılığıyla sürekli olarak gözdağı vermeler, hakaretler, tehditler ve sindirici kara propaganda diliyle bu muhalif kesimler hizaya sokulmakta. Bunların da yeterli gelmediği yerde faşizan it sürüsü aracılığıyla açık şiddet kullanımı devreye sokulmakta. AKP gençlik kolları başkanı Abrürrahim Boynukalın’ın öncülüğünde Osmanlı Ocakları güruhunun Hürriyet’e iki kez baskın düzenlemesi, sıkça tehdit edilen Ahmet Hakan’ın sonunda benzer bir ekip tarafından dövülmesi ve normal şartlarda hemen derdest edilecek Boynukalın gibilerin şimdi bakan yardımcısı olarak taltif edilmesi gibi hadiseler de yine Hitler Almanya’sından tanıdık manzaralar.

Öte yandan Hitler nasıl kitle sporunu kendi faşizan kitle hareketini koruyup geliştirmenin araçlarından biri olarak kullandıysa, şimdi Erdoğan ve şürekâsı da AKP’nin elindeki belediyeler aracılığıyla başta Ankara’daki Osmanlıspor kulübü olmak üzere eski ve hükmünü yitirmiş kulüpleri ele geçirip yeni adlar altında diriltiyorlar. Bu eksende hem bir karşı-kültür yaratmak hem de daha önemlisi holiganlarıyla birlikte bir taraftar güruhu yaratmak istiyorlar.

Erdoğan’ın ve AKP’nin kendine ait faşizan paramiliter yapılanmaları bu klasik işlevlerin yanı sıra daha geniş bir boyutta da geliştirilmektedir. Son aylarda Kürt illerindeki faşizan abluka ve imha sürecinde özel görevlerle adeta dokunulmazlık altında vahşet uygulayan ekipler devreye sokulmuş durumdadır. Eskinin JİTEM’ini andıran ve kimsenin karışamadığı bu ekiplerin korku salmak üzere vahşette sınır tanımadıkları görülüyor. Bunlar arasında başta Çeçenler olmak üzere çeşitli ülkelerden devşirilmiş ve Türkçe konuşmayan İslamcı militanlar da göze çarpıyor. Suriye’deki süreçle de bağlantılı olarak devletin gizli servisleri uluslararası bir terör şebekesi oluşturmuşa benziyorlar. Bu uluslararası faşist çeteler Suriye’de de bir yandan rejime karşı savaşıyor, bir yandan da yerel halktan direnişle karşılaştıklarında katliamlar gerçekleştiriyorlar. Devlet Suriye’deki Türkmenler arasında ve oraya yerleştirip örgütlediği bu tür militanlar aracılığıyla Suriye’deki süreç üzerinde söz sahibi olmayı amaçlıyor. Yakınlarda ortaya çıkan çeşitli görüntü ve bilgiler MHP’nin de Suriye’deki karanlık faşist örgütlenmelerin içinde yer aldığına işaret ediyor. Savaşçı Bayır-Bucak Türkmenleri diye gösterilenler arasında komutan düzeyinde olan bazılarının Türkiye’den giden MHP’liler olması ve MHP’nin yaptığı açıklamalarda bu kişileri sahiplenmesi aslında son dönemde MHP’nin resmi düzeyde izlediği Erdoğan’ı kritik noktalarda kollayan politik çizgisiyle de uyuşuyor. Anlaşılan o ki içte ve dışta yürüyen Kürt savaşı MHP tarafından da Erdoğan’ın otoriter yönetimi altında ve adeta ilan edilmemiş bir koalisyon biçiminde yürütülmektedir. Kürt illerindeki katliamları işleyenlerin MHP sembolleriyle hareket etmeleri ve bunun hiçbir şekilde inkâr edilmemesi bu derin işbirliğinin sadece küçük ve sembolik bir göstergesini oluşturuyor. Aslında Sedat Peker gibi sembol bir ismin bir eliyle bozkurt, diğer eliyle Rabia işareti yaparak yürüttüğü Erdoğan’a destek kampanyası, bu kampanyada “oluk oluk kan akacak” demesi ve bundan bir gün sonra Ankara katliamının gerçekleşmesi, hem bu koalisyona dair hem de geride ne gibi planların yapılmış olduğuna dair ipuçları veriyor.

Her ne kadar bir örtük koalisyondan söz etsek de, bu süreç aynı zamanda Erdoğan’ın MHP’yi de yiyip yutma süreci olarak yürümektedir. Bunun nereye kadar bu şekilde yürüyeceği belli olmamakla beraber şu anki gidişat bu doğrultudadır. Türkiye’nin farklı kollara bölünerek akan tüm geçmiş faşizan müktesebatı Erdoğan’ın Kürt düşmanlığı ve Ortadoğu’ya dönük emperyalist politikasının potasında yoğrulup, onun führerlik hevesleri eşliğinde bir noktaya doğru odaklanmaktadır. Yeni bir doğrultu ve enerji verilerek tepeden örgütlenmekte olan faşizan kaynaşma şimdiden Kürt halkına ve Suriye halklarına karşı büyük cinayetler işlemiş durumdadır. Tarihteki tüm diğer örneklerde olduğu gibi işçi hareketi, sosyalistler, demokratlar, ilericiler bu yapılanmaların hedefi durumundadır. Kendisine zaten bir süredir reis diye hitap edilen Erdoğan’ın bu führerlik sevdası asla ciddiye alınmayacak bir çılgınlık olarak görülmemelidir. Almanya’da ve diğer tarihsel örneklerdeki benzer “çılgınlıkların” ne büyük yıkımlar getirdiği asla unutulmamalıdır.