İran’la Nükleer Anlaşma ve Ortadoğu’da Dengeler


İran ve büyük emperyalist nükleer güçler arasında yıllardır bir yılan hikâyesi kıvamına ulaşmış olan müzakereler geçtiğimiz haftalarda nihayet sonuçlandı. Son birkaç yılda, bir anlaşmaya varılacağı yönünde birçok belirti ve haber dünya medyasında yer almış olmakla birlikte, “varıldı, varılacak” denilen anlaşma her seferinde tarafların karşılıklı suçlayıcı açıklamalarıyla bir kez daha rafa kalkıyordu. Ancak, özellikle Ortadoğu’daki dengelerin geldiği son aşamanın, görüşmelerin son raundunda, tarafları bir mutabakata enikonu zorladığı anlaşılıyor.



İran ve büyük emperyalist nükleer güçler arasında yıllardır bir yılan hikâyesi kıvamına ulaşmış olan müzakereler geçtiğimiz haftalarda nihayet sonuçlandı. Son birkaç yılda, bir anlaşmaya varılacağı yönünde birçok belirti ve haber dünya medyasında yer almış olmakla birlikte, “varıldı, varılacak” denilen anlaşma her seferinde tarafların karşılıklı suçlayıcı açıklamalarıyla bir kez daha rafa kalkıyordu. Ancak, özellikle Ortadoğu’daki dengelerin geldiği son aşamanın, görüşmelerin son raundunda, tarafları bir mutabakata enikonu zorladığı anlaşılıyor.

Anlaşmanın özü, İran’ın nükleer programını sınırlandırmaya razı gelmesi ve buna mukabil yıllardır uygulanan ağır ambargoların kaldırılmasından oluşuyor. Anlaşmaya göre İran uranyum zenginleştirmede kullanılan santrifüj sayısını üçte iki oranında azaltmayı kabul ediyor ve Birleşmiş Milletler’e bağlı Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) kapsamlı denetimlerine izin veriyor. Ancak askeri üslere denetimin askeri sırların ifşa olması riski içerdiğini ileri süren İran’ın denetimlere itiraz hakkı da bulunuyor. Bu durum askeri üslere “kontrollü giriş”e izin verilmesi olarak nitelendiriliyor. Ayrıca İran’ın önümüzdeki 10 yıl içinde zenginleştirilmiş uranyum biriktirmeme şartıyla uranyum konusunda araştırma ve geliştirme yapmasına da izin veriliyor. UAEA’nın teyit vermesinden itibaren ambargolar kalkacak. Ancak anlaşma İran’a silah satılmasıyla ilgili ambargonun koşullara bağlı olarak 5 yıl daha sürmesini öngörüyor.

Diğer taraftan, İran ambargoların kalkmasıyla birlikte yurtdışında bloke edilmiş olan milyarlarca dolarlık malvarlığına yeniden kavuşuyor. Bu meblağın 100 milyar dolar düzeyinde olduğu söyleniyor. Elbette asıl önemli nokta son yıllarda iyice ağırlaşan yatırım ve ticaret ambargolarının kaldırılması olacak. Yapılan hesaplar İran’ın son üç yıl içinde sadece petrol gelirlerinde 100 milyar dolardan fazla kayba uğradığını ortaya koyuyor.

Anlaşmanın imzalamasından sonra İran’da sokaklara yansıyan kitlesel kutlamalar, ambargoların gerçek mağdurlarının kimler olduğunu gösterdiği kadar, tersinden, kitlelerdeki derin hoşnutsuzluğu da gösteriyordu kuşkusuz. Müzakereleri yürüten ve anlaşmayı imzalayan İran dışişleri bakanı Muhammed Cevad Zarif’in 1950’lerde petrolü millileştiren ve daha sonra CIA tarafından örgütlenen bir darbeyle devrilen ve İranlı kitlelerin gönlünde olumlu bir yeri olan Muhammed Musaddık’la birlikte anılması ve her ikisinin de “kahraman” olarak nitelenmesi bu durumu çarpıcı biçimde açığa vuruyordu.

Anlaşmaya İranlı kitlelerden belki daha fazla sevinen ve heyecanlanan başkaları da vardı. Anlaşmanın mürekkebi daha kurumadan, soluğu Tahran’da alan ekonomiden sorumlu Alman başbakan yardımcısı ve beraberindeki işadamı heyeti, Alman burjuva medyasının kimi organlarında bile ayıplanacak ölçüde aceleciydi sevincini belli etmekte. Ayıplıyormuş gibi yapanlar, “dünya âleme Almanya kendi ekonomik çıkarlarından başka bir şey düşünmüyormuş gibi görüneceğiz” deseler de, Alman ekonomi basını, ağzından akan salyaları gizleme gereği duymadan İran’ın potansiyelini ve sunduğu fırsatları vurguluyordu.

Alman emperyalizmi hiç kuşkusuz ambargo döneminde özellikle Çin’in sahada elde etmiş olduğu avantajlar karşısında şimdi arayı kapatmanın ve geleneksel olarak iyi ilişkiler içinde olduğu İranlı egemenlerle yeni iş bağlantıları kurmanın peşindeydi. Elbette bu aceleci ve hırslı girişim sadece kaba ekonomik çıkarlarla da sınırlı değildir. Dünya üzerindeki siyasal etkinliği ekonomik gücüne oranla güdük kalan Alman emperyalizmi, bölgenin etkili bir siyasi gücü olan İran’ı kendi hamiliği altına almak ve bölge özelinde, sadece ABD ve Rusya arasında kalan sıradan bir güç durumundan, bir büyük oyuncu durumuna yükselmek istiyor.

Öte yandan İngiltere ve Fransa gibi güçler de nice zamandır yürüttükleri hazırlıkları hızlandırıyorlar. Fransa dışişleri bakanı da Almanya’dan geri kalmayarak, on yılı aşkın bir sürenin ardından İran’a ziyaret yapan ilk Fransız dışişleri bakanı oldu ve Eylül ayında geniş bir işadamları heyetinin İran’ı ziyaret edeceğini açıkladı. Total, Shell ve Eni gibi dev enerji şirketleri daha nükleer anlaşma imzalanmadan İran’la hem Viyana’da hem de Tahran’da görüşmeler yaptılar. İngiltere de İran’da daha önce kapatmış olduğu elçiliğini yeniden açtı.

Anlaşmaya sevinenler ve heyecanlananlar kadar, telâş ve endişeye kapılanlar da vardı. Bu noktada İsrail’i, Suudi Arabistan’ı ve Türkiye’yi özellikle saymak gerekiyor. Suudi Arabistan daha anlaşma imzalanmadan önce, şayet nükleer silah sahibi olması konusunda İran’a taviz verilecek olursa kendisinin de nükleer silah edinme konusunda elinin boş durmayacağını ilan etmiş durumda. Hatta bunun Pakistan yoluyla yapılacağına dair beyanatlar da mevcut. Aslında Suudi Arabistan sözde sivil nükleer program adı altında çoktan bir plana girişmiş durumda. Bu plana göre 2032 yılında 17,6 gigawatlık bir nükleer kapasiteye ulaşmak hedefleniyor. Bu doğrultuda Güney Kore ve Fransa ile “teknoloji paylaşımı” ve “eğitim” konularında kimi anlaşmalar yapılmış durumda. İsrail’in zaten bir nükleer güç olduğu herkesin bildiği bir sır. Öte yandan Türkiye’nin de nükleer teknolojiye geçiş konusunda şimdilik nükleer enerji santralleri inşa etme ile sınırlı görünen gayretkeş bir çabası var. Ancak nükleer santral çabasının sadece barışçıl amaçlarla sınırlı olduğunu düşünmek en hafif tabirle naifliktir. Türkiye de, en azından deneyim biriktirme yoluyla, ileride bir nükleer güç olmayı hayal etmektedir.

Birçok yorumcu anlaşmanın İran’ın nükleer programını ilerletmesini sadece bir parça gerileteceğini, ama bir nükleer bombaya ulaşma olanaklarını ortadan kaldırmadığını savunuyor. Hiç şüphesiz özellikle İsrail, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi bölge güçleri İran’ın bir nükleer güç konumuna yükselmesini kesinlikle istemiyorlar. Bunun bölge dengelerinde kendi aleyhlerine esaslı bir bozulma anlamına geleceğinin farkındalar.

Öte yandan anlaşmanın iki ana tarafı konumundaki ABD ve İran’ın egemen sınıfları içinde de memnuniyetsiz olanlar var. Özellikle ABD egemen sınıfının bu konuda hemfikir olmadığı çok açık görülüyor. Anlaşmanın öncesinden bu yana ciddi ve sert tartışmalar gerçekleşiyor. Üstelik, imzacı diğer ülkelerden ayrı olarak, anlaşmanın ABD’yi bağlayan yükümlülüklerinin resmen yürürlüğe girebilmesi için Kongre onayı gerektiğinden, oylama öncesi sert bir siyasi mücadele yürümektedir. Özellikle Cumhuriyetçi kesimler ile İsrail lobisi anlaşmaya karşı çıkmakta ve Kongreden ret kararı çıkması için tüm güçleriyle çalışmakta. Yine de şu günlerde anlaşma lehindeki eğilim az farkla daha baskın görünmektedir.

ABD’deki kadar belirgin görünmese de nükleer anlaşma konusunda benzer bir durum İran egemen sınıfı içinde de yaşanmaktadır. Varlıklarını daha ziyade kapalı ekonomi koşullarına bağlamış olan sermaye kesimleri, ambargoların kalkması ve ülkenin dış yatırım ve metalara açılmasının kendileri için sarsıcı olacağını öngördüklerinden, sahte bir anti-emperyalist söylemin arkasına saklanarak, ABD’ye fazla taviz verildiğinden dem vurmaktadırlar. Hatta rejimin gerçek başı konumundaki dini lider Ali Hamaney bile, rejim içinde hiç şüphesiz güçlü konumu olan bu kesimlerin yaygarasına bir yankı vermekten geri durmamıştır. Hamaney bu tür uyarılarla, açılıp saçılalım diyen coşku içindeki sermaye kesimlerine had bildirdiği gibi, halka da bir gözdağı vermektedir.

Ancak her iki tarafta da kırılma ve hoşnutsuzluklara yol açsa bile, anlaşma yönündeki eğilim ve zorunluluklar ağır basmıştır. Başını ABD’nin çektiği Batılı emperyalist güçler açısından bakıldığında, İran’ın daha fazla sıkıştırılarak izole edilmesi birkaç açıdan emperyalist sistemi zorlamaktadır. Birincisi, dünya kapitalizminin gitgide derinleşmekte olan genel krizi ortamında İran gibi büyük bir doğal kaynak, yatırım ve pazar alanının sistem dışı kalmasının sisteme maliyetinin fazlaca yükselmesidir. İkincisi, İran’a bindirilen basıncın onun bölgede siyasi olarak güçsüzleşmesi sonucunu vermek bir yana, onu daha da güçlendirdiği ortadadır. ABD’nin Irak’a saldırısından bu yana geçen on yılı aşkın sürede, Irak’tan tutun, Suriye, Lübnan ve Yemen’e kadar geniş bir çemberde İran’ın siyasi nüfuzu net biçimde artmıştır. Üçüncü olarak, başta ağır ambargolar olmak üzere çok yönlü baskı ve izolasyon süreci İran içinde kitlelerin huzursuzluğunu arttırmış olmakla birlikte bu dinamik istenen noktaya ulaşamamıştır. Burada ilk bakışta çelişik görünebilecek bir nokta daha mevcuttur. Şöyle ki, İran’da kitle dinamiğinin patlamasının ne gibi sonuçları olabileceği de öngörülememektedir. Molla rejimini sıkıştıran, tavizler vermeye zorlayan ve “ideal” durum olarak Batı yanlısı yeni bir rejimin gelmesiyle sonuçlanabilecek bir kitle dinamiği elbette Batı için arzu edilir türden bir dinamik olurdu. Ama önemli bir devrim deneyiminden geçmiş ve Arap ülkelerinin hepsinden daha gelişkin bir ülke olan İran’da işçi-emekçi kitlelerin 1979’da olduğu gibi kapitalist sistemi zorlayacak bir dinamiğe evrilmesi ihtimal dışı değildir. İşte bu faktörlerin toplam bir sonucu olarak ABD emperyalizmi, İsrail’in ve Yahudi lobisinin aleyhteki tüm gayretine rağmen bir anlaşmaya gitme zorunluluğunu duymuştur.

Öte yandan İran’daki molla rejimi de kendi açısından bir sıkışma yaşamaktadır. Uzun yılların ağır ambargoları son dönemde daha da ağırlaşmış ve beraberinde İran kapitalizminin sorunlarını da derinleştirmiştir. Birleşmiş Milletler’in son kararına kadar ambargoları belli ölçüde delmeyi ve sorunlarını bir ölçüde hafifletmeyi başaran İran, bu son birkaç yılda iyice köşeye sıkışmıştı. İçeride patlak veren kitlesel hoşnutsuzluğun da ne yöne evrileceğinin, ne biçimler alacağının belirsizliği karşısında, molla rejimi de bu anlaşmaya doğru yumuşamıştır. Esasen rejim güçlerinin, yeni cumhurbaşkanının kim olacağına karar vermesinden ve seçimlerde de bunun sağlanmasından itibaren süreç bu doğrultuda işletiliyordu. Yeni cumhurbaşkanı Ruhani’nin ılımlı bir kişi olması ve anlaşmadan yana olması hiç kuşkusuz molla rejiminin ağababalarının genel eğiliminin ne yönde olduğunun ipucunu veriyordu.

Yeni gerilim hatları

Geniş bir tarihsel perspektiften bakılacak olursa, öncelikle ABD’nin, erimekte olan hegemonyasını Soğuk Savaş sonrası doğan “fırsatlarla” yeniden tesis etmek için giriştiği savaşların ona umduğu ölçüde başarı getirmediğini tespit etmek gerekiyor. ABD bu süreçte özellikle siyasi ve askeri planda yeni güçlerin yükselişine ket vurmayı başarsa da, müdahale ettiği bölgeleri istediği ölçüde kontrolü altına almayı ve düzenlemeyi başaramamıştır. Örneğin Irak’a yönelik saldırı orta vadede orada ABD yanlısı bir güç tesis ederek devamında Suriye ve İran’a yönelmeyi ve onları da dize getirerek Rusya ve Almanya gibi güçlerin bölge üzerinden yeni bir yükseliş dinamiği yakalamasını önlemeyi hedefliyordu. Ancak Irak’ta diğer büyük emperyalist güçler dışlanmış olmakla birlikte, Amerikan yanlısı istikrarlı bir rejim asla tesis edilemedi. Aksine, sonrasında üzerine gidilmesi hedeflenen İran’ın Irak’ın iç siyasi dengeleri üzerinde büyük bir etkiye kavuşmasına tanık olundu. Suriye’ye başka bir dinamik üzerinden gelen iç kargaşa ise, planların uygulanması için bir fırsat doğurmuş gibi göründüyse ve bu doğrultuda hızla üzerine çullanıldıysa da, Baas rejimi ve Esad devrilemedi. Dize getirilmesi umulan İran burada da devredeydi ve Esad’ın devrilmesi planının çökmesinde önemli bir rol oynadı. Yemen’de halen yürümekte olan sürecin de İran’ın bölgesel etkisinin artması doğrultusunda işlemekte olduğunu hatırlatmakla yetinelim.

Bugün ABD tarafından kabul edilen anlaşma taslağı aslında, çok değil 7 yıl önce görüşmelerde İran tarafından sunulan taslakla aşağı yukarı aynıdır. 7 yıl önce ABD’nin elinin tersiyle ittiği taslak şimdi nasıl olup da benimseniyor ve bununla kalmayıp bir zafer olarak sunuluyor? Bunun temel anlamlarından birisi, ABD’nin Ortadoğu’da kendi yapabileceklerinin pratikteki sınırı konusunda ayaklarının biraz daha suya ermesidir. ABD’nin orta ve uzun vadede kendisi için asıl büyük riskleri içeren Pasifik’teki (Çin olarak okuyun) sorunlara daha fazla odaklanmak istemesinin de burada bir rolü olduğunu görmek gerekiyor. Bu şartlar altında, İran’ın sistem sınırları içine çekilerek ehlileştirilmesi yoluna gitmek ve Ortadoğu’nun karmaşık labirenti içinde onunla daha fazla işbirliği ve uyum aramak, ABD egemenlerinin bir bölümü için daha rasyonel görülmektedir. Sonuç olarak, kapitalist sistemin gitgide derinleşen genel krizi ortamında ABD burjuvazisi kendi hegemonyasını korumak için çıkış yolları aramaktadır. İran’la yapılan nükleer anlaşmayı da bu perspektif içinde görmek gerekir.

İran’la nükleer anlaşma özellikle son birkaç yıldır Ortadoğu’da mayalanmakta olan denge değişiklerinin yeni ve çarpıcı bir teyidi olarak önem taşıyor. ABD emperyalizminin bölgeye yönelik politikalarında belli bir değişim gerçekleşmektedir. ABD’nin bölgeye ilişkin uzun vadeli genel perspektifi hiç şüphesiz değişmedi. Bu noktada bir yanlış anlama olmamalı. Dahası ABD’nin bu yönde kazanımlar elde etmediği de söylenemez. Onun için öteden beri sıkıntı kaynağı olan Irak ve Libya’da rejimler yıkılmıştır. Suriye’de ise Esad rejimi ülkenin sınırlı bir bölümünde hâkimiyet sürdürür hale gelmiştir. Sonuç olarak, Soğuk Savaş bittikten sonra, Soğuk Savaş dünyasının bir yan ürünü ya da parçası olarak Arap dünyasında varlık süren Baasçılık da tarihe gömülmüştür. Böylece ABD emperyalizmi Ortadoğu’da yeni bir statüko, yeni bir düzenek oluşturma yolunda ilk aşama olarak yıkıp düzleme işlemini önemli oranda gerçekleştirmeyi başarmıştır.

Ancak yeni statükoyu inşa etme ve bölgede, kapitalizm için yeni bir atılım/açılım anlamına da gelecek şekilde, yeni bir ABD ve Batı yanlısı rejimler dizisi oluşturulması konusunda işler istediği gibi gitmiş değildir. Bunun en önemli parçası olarak, yukarıda belirttiğimiz gibi, İran konusundaki hedefler ise açıkça tutmamıştır. Sonuç olarak, ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya saldırısı, emperyalistlerin öngörülerinden farklı gelişmelere yol verdi. Güç dengeleri umulan ölçü ve şekillerde değiştirilemedi. ABD egemen sınıfı içinde İran’la nükleer anlaşma konusundaki anlaşmazlık da son tahlilde bu noktada doğan sorunların bir uzantısıdır. Anlaşmazlık bir anlamda şuna indirgenebilir: eski yol ve yöntemlerle mi gidelim, yoksa bunları değiştirelim mi? Obama çevresinde toplaşan güçler stratejik hedeflerden vazgeçilmeksizin bazı önemli değişiklikler yapılması gerektiğini savunuyorlar ve bunu hayata geçirmeye çalışıyorlar.

Şimdi bu çizgi doğrultusunda, İran’ı ezme, kolunu kanadını kırma ve dize getirme yaklaşımı büyük oranda terk edilerek, onunla belirli bir uzlaşma içinde, bölgede yakın vadeye ilişkin somut hedefler revize edilip daha mütevazı ölçülere çekilmektedir. Kontrollü/kontrolsüz harekete geçen yeni dinamiklerin doğurduğu karmaşık ortamın gidişatına bakılarak ara müdahalelerle sürece yön verilmeye çalışılmaktadır. Nasıl ki İran’daki molla rejimini devirme çabası sonuçsuz kalmış ve bundan yakın ve orta vadede vazgeçilmişse, farklı bir biçimde de olsa, Suriye’deki Esad rejiminin devrilmesi planı da şimdilik rafa kaldırılmıştır. Öte yandan bölge genelinde yeni yatırımlar yapılarak kapitalizmin gelişimine itilim verilmesi gibi amaçlar açısından molla rejiminin ilkesel bir sıkıntısı olmadığı açıktır. Muhtemelen hem Batılı büyük emperyalist güçler hem de Rusya ve Çin cephesinde İran’la uzlaşma ve işbirliği açısından bu nokta en sorunsuz kısmı oluşturmaktadır.

İran’la nükleer anlaşmanın bölgede önemli siyasi değişiklere yol açacağı muhakkaktır. Aslında daha anlaşma imzalanmadan, müzakere sürecinin kendisi Suriye konusunda önemli değişikliklere yol açmıştır. Esad rejiminin devrilmesi planının yakın vade açısından rafa kaldırıldığına zaten değindik. Bunun İran’la yürütülen sürecin bir parçası olduğuna şüphe yoktur. Türkiye’nin uzun süredir direndiği ABD’ye, İncirlik ve diğer askeri üsleri kullanma iznini vermesinin de bu anlaşma süreciyle bağlantısı vardır. Hatta John Kerry bunu açıkça ilan bile etti. Sonuç olarak Türkiye bölgede değişen dengeleri gözeterek bu tavizi vermiştir. İran sorunu aslında, daha anlaşmanın çok öncesinde Türkiye’nin izlediği politikalar üzerinde etkiliydi. ABD’nin İran’la anlaşmaya meyletmesi ve bu çerçevede Esad rejimine karşı eski sert çizgiyi izlemekten vazgeçmesi nedeniyle, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar, ABD’den nispeten bağımsız olarak, Suriye’ye dönük saldırgan bir işbirliği çizgisini sürdürmüşlerdir. Dahası, şu ana kadar pek göze görünmeyen biçimde, ama gitgide daha belirgin biçimde, İsrail de bu güçlerle yakınlaşma ve işbirliğini geliştirmektedir. Bunların hepsi ABD’nin İran’la imzaladığı anlaşmadan mustarip olan güçlerdir. Türkiye’nin de uzunca bir süredir İsrail’le gizli görüşmeler yapıyor olması bu gelişmelerden bağımsız değildir. Görüldüğü gibi dengelerde kaymalar yaşanmaktadır.

IŞİD ve benzeri İslamcı örgütlerin oluşumunda ABD emperyalizminin rolü olduğu ve bu yapıların sürecin çeşitli aşamalarında ABD tarafından bir bahane olarak kullanıldığı gibi olgular bir yana bırakılacak olursa, bu yapılanmaların, bir noktadan sonra, asıl olarak Türkiye, Suudi Arabistan, Katar gibi İran ve Şii karşıtı güçler tarafından ve ABD hilafına büyütülüp, ABD’nin İran’la yumuşama yönünde değişen politikalarını boşa çıkarmak üzere kullanıldığını görmek gerekiyor. ABD’nin IŞİD’e karşı mücadelede Irak’ta İran’la işbirliği yapmasının, Türkiye’yi zorla IŞİD’e karşı saldırı kampanyasında destek güç haline getirmesinin sebebi burada yatmaktadır. ABD’nin IŞİD’e karşı mücadelesi onu kökten yok etmeye yönelik bir mücadele olmayabilirse de, bu mücadeleyi bir göz boyamadan ibaretmiş gibi görmek doğru değildir. Göz boyama olan kısım ABD’nin sözde terörizme, barbarlığa vs. karşı mücadele ettiği, bu tür güçlerin kökünü kazımak istediğidir. Bu arada, ABD elbette, başta İsrail olmak üzere, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Mısır gibi müttefiklerini gözden çıkarmış ve bunların karşısında yer alarak İran’ın yanına geçmiş değildir. Sadece Ortadoğu’nun yeni durumunda bu güçler arasında mevcut aşamaya uygun yeni bir statüko ve dengenin oluşmasını istemektedir.

Önümüzdeki dönemde bölgede bu çizgiler üzerinde yeni işbirlikleri ve hamlelere daha fazla tanık olacağız. Suudi Arabistan’ın geçtiğimiz günlerde Yemen’e doğrudan askeri saldırısı ve devamında askeri baskıyı daha da arttırması nasıl ki bu gidişatın bir somutlanması ise, Mısır’ın Yemen’e asker gönderme kararı alması da öyledir. İran dışişleri bakanının anlaşmadan sonra çıktığı Ortadoğu turunda, planlanmış olduğu halde, Türkiye’ye ziyareti iptal etmesi gibi olgular ve Suudi Arabistan’ın İsrail’le gizliden gizliye bir ortaklık inşa ediyor oluşu hakeza… Şimdiden uzun olan bu liste bundan sonra daha da uzayacaktır. Bir yanda, İran’ın cendereden çıkarak yeni bir yükseliş yakalamasını istemeyen bölge güçleri bunu engellemek ve ABD politikasını mümkün olduğu ölçüde zayıflatmak için çaba harcayacaklar; diğer yanda İran ve Rusya karşı hamleler yapacaklardır. Ve bu arada ABD, itiş-kakışın kendi çizmeye çalıştığı sınırlar içinde cereyan etmesi için doğrudan ve dolaylı olarak çeşitli yöntem ve araçlarla müdahalelerde bulunacaktır.

Türkiye ise ABD’ye verdiği taviz nedeniyle her ne kadar Suriye ve Kürt sorunu bağlamında sıkışmışlığından bir an için kurtulmuş ve bir nefes aralığı yakalamışsa da, tablonun geneli açısından bakıldığında, daha zor bir darboğaza doğru ilerlemektedir. İçeride Kürt sorunundaki kangren şiddetle büyümekte, İran’ın Kürt sorununa yaklaşımı bu evrede Kürt hareketi lehine bir değişim geçirmekte, öte yandan, İsrail’in yanı sıra, onunla anlaşma içindeki Suudi Arabistan bile kendi Ortadoğu planlarında bağımsız bir Kürdistan’dan söz etmektedirler. Burada bir bir sıralamaya gerek olmayan nice gelişmeyi de bunların üzerine eklediğimizde, kısa vadede Ortadoğu’da, bırakalım barışın ve sükûnetin gelmesini, bir yumuşamanın bile olma olasılığı yok denecek kadar zayıftır.

İran’da emekçi kitlelerin tepkisi

İran işçi sınıfı Türkiye işçi sınıfı ile birlikte bölgenin hiç kuşkusuz en büyük devrimci potansiyele sahip işçi sınıfıdır. 35 yılı aşkın süredir molla rejiminin ağır baskıları altında inletilen İran işçi sınıfı, son yıllardaki ambargoların da asıl mağduru oldu. Son evrede daha da ağırlaştırılan bu ambargolar İran’da emekçi kitlelerin çektiği çileyi misliyle katladığı gibi hoşnutsuzluğu da arttırdı.

Bu ağır koşullar altında kitleler hiç kuşkusuz anlaşmadan fazlasıyla iyimser beklentiler içindeler. Uzun yıllardır yaşadıkları mahrumiyetin, ambargoların kaldırılması ve izolasyonun son bulmasıyla ortadan kalkacağını ve bir özgürleşme ortamının doğacağını ümit ediyorlar. Ancak, kitlelerin gündelik yaşamında bazı bakımlardan göreli iyileşmeler olabilecekse de, gerçekte İranlı emekçilerin, kendi üzerlerindeki baskı ve sömürünün yeni bir şahlanışına tanık olmalarının çok daha güçlü bir olasılık olduğunu görmek gerekiyor. Kitleler molla rejiminin uzun yıllardır süren ağır baskıları sonucu, ne yazık ki tümüyle örgütsüzleştirilmiş durumdadır. Rejimin krizlerini kitlelerin kendi bağımsız sınıf çıkarları doğrultusunda değerlendirmeleri için gerekli örgütsel araçlar henüz oluşmuş değildir. İran’daki devrimci örgütlenmeler de çok zayıf durumdadır ve rejimin ağır baskısı altındadır.

Diğer taraftan ambargoların kalkmasıyla İran’ın belirli bir ekonomik canlanma içine girmesi mümkündür. Bu tür canlanma dönemlerinde işçi sınıfının özellikle ekonomik mücadeleleri de bir yükseliş eğilimine girer. Nitekim İran’da son dönemde işçi mücadelelerinde belirgin bir canlanma yaşanmaktadır. Bunun yaygınlaşma ve derinleşme durumuna bağlı olarak rejimin baskıcı karakterinin uzun yıllardır biriktirdiği öfke de kendine yeni bir çıkış noktası bulabilir. Son birkaç yıl içinde Ortadoğu’da yaşanan kitlesel halk isyanları sürecine ilişkin hafızanın henüz taze olduğunu da düşünecek olursak İran’da önümüzdeki dönemde önemli devrimci gelişmeler olabilir. Elbette tüm bu olasılıklar, burada saymaya gerek olmayan ve bir yönüyle tümü birden de sayılamayacak olan birçok etmenin bir araya gelmesine bağlıdır. Ancak her halükârda Türkiyeli devrimciler olarak İran’daki gelişmeleri yakından takip etmek, İran işçi sınıfı ile bağları güçlendirmek ve onların mücadelesi ile dayanışma içinde olmak önem taşıyor. Bu yazının son satırları yazılırken, İran’da 4 yıldır hapiste tutulan ve türlü işkencelere maruz bırakılan sosyalist işçi önderlerinden Şahruk Zamani’nin rejim tarafından katledildiği haberi geldi. İran işçi sınıfının onurlu evladı ve öncülerinden biri olan Şahruk Zamani’nin anısı sadece İranlı işçilerin değil Türkiye’de işçi sınıfının mücadelesinde de yaşayacak.