Navigation

İtalya’da Sol: Reformizmin Kıskacında Bir Çöküşün Hikâyesi

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Mart ayı başında İtalya’da yapılan seçimlerin sonuçları ortaya çarpıcı bir tablo koymuştur. Bir yanda gelişmiş kapitalist ülkelerde son dönemde giderek güçlenen aşırı sağ ve faşist eğilimlerin bir örneği daha yaşanırken, diğer yanda İtalya gibi sol geleneğin hayli güçlü olduğu bir ülkede solun adeta sandıktan silindiği görüldü. Bazı yönlerden ilk bakışta “şaşırtıcı” görünen soldaki dibe vuruşun ise dolaysız seçim bağlamının ötesinde ele alınması gereken yönleri bulunuyor.

Mart ayı başında İtalya’da yapılan seçimlerin sonuçları ortaya çarpıcı bir tablo koymuştur. Bir yanda gelişmiş kapitalist ülkelerde son dönemde giderek güçlenen aşırı sağ ve faşist eğilimlerin bir örneği daha yaşanırken, diğer yanda İtalya gibi sol geleneğin hayli güçlü olduğu bir ülkede solun adeta sandıktan silindiği görüldü. Çeşitli renkleriyle sağ partiler toplamda %70’ten fazla oy toplarken, solun büyük partisi konumundaki Demokratik Parti %18,7, onun merkezinde yer aldığı ittifak da toplamda ancak %22’ler düzeyinde bir oy aldı. Aşırı sağ ve faşist güçlerin yükselişi diğer gelişmiş kapitalist ülkelerde de uzun süredir gördüğümüz aynı eğilimin yeni bir örneği ve devamı olarak “olağan” bir gelişmeyi temsil ediyor. Marksist Tutum’da seçimlerden sonra yer alan değerlendirmede bu yükseliş çeşitli yönleriyle ele alınmıştı (bkz. İlkay Meriç, İtalyan Seçimlerine Aşırı Sağ Damgasını Bastı, 9 Mart 2018). Bazı yönlerden ilk bakışta “şaşırtıcı” görünen soldaki dibe vuruşun ise dolaysız seçim bağlamının ötesinde ele alınması gereken yönleri bulunuyor.

İtalya’daki durumun özellikle iki açıdan diğer gelişmiş kapitalist ülkelerdeki gelişmelere nazaran dikkat çekici olduğunu saptamak gerekiyor. Birincisi, diğer ülkelerde aşırı sağ ve faşizm bir yandan hızlı adımlarla yükselirken, diğer yandan, o kadar güçlü olmasa bile, geleneksel sosyalist/sosyal demokrat partilerin geldikleri noktaya göre daha sol arayışlar ortaya çıkıyor ve bunlar uzun yıllardır gerilemekte olan solda belli bir hareketlenmeyi ifade ediyorlardı. ABD, İngiltere, kısmen Fransa ve Portekiz’de son yıllarda yaşanan son seçim süreçleri buna tanıklık ediyor. İtalya’da ise tabloda böyle bir unsur bulunmuyor. Gerçekten de İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde İtalya’da Sosyalist Parti ve Komünist Parti ile daha soldaki eğilimlerin seçimlerde elde ettiği sonuçlar hiçbir zaman toplamda bu kadar düşük olmamıştı.

Elbette mesele tek başına sandıktaki tablo değildir. Ama İtalya’da yüz yıllık bir sandık deneyimine sahip sol ve komünist geleneğin durumu hakkında, tarihsel bir perspektif içinde sandık da anlamlı bir veri sunmaktadır. Diğer taraftan politik muhtevaya bakıldığında meselenin sayısal gerileme olmanın çok daha ötesinde vahamet taşıdığını görmek zor değildir. Bir kere, şimdi var olmayan tarihsel Komünist Partinin içinden gelenlerce kurulmuş bir parti olan ve sol namına sayılan oyların çok büyük bölümünü alan Demokratik Partinin politik çizgisi iyiden iyiye burjuva liberal bir çizgidir. Yani bu sol hayli pembeleşmiş bir soldur. Dahası seçim ve sandık bir yana, İtalya’da bu pembe sol mecranın dışında, solda dişe dokunur düzeyde bir hareketlilik dahi görünmemektedir.

Dikkat çekici ikinci nokta ise, İtalya’nın bir zamanlar gelişmiş kapitalist ülkeler içerisinde sol geleneğin en güçlü, en örgütlü olduğu ülke olmasıyla ilgilidir. Solun uzun yıllardır yaşadığı genel gerilemenin ardından çeşitli ülkelerde baş gösteren yeni hareketlenmelerin bir örneğinin de İtalya’da olmaması için görünüşte hiçbir neden yoktu. Hatta aksine eski sol geleneklerin gücü düşünüldüğünde bunun için belki de en güçlü politik kaynaklara sahip ülke olduğu düşünülebilirdi. O halde ortaya çıkan politik manzara nasıl yorumlanmalıdır?

Kitlelerin “sol” partilere pek rağbet etmemesinin dolaysız anlamda ya da ilk plandaki nedenleri az çok biliniyor. İlkay Meriç İtalya seçimleriyle ilgili yazısında bunlara dikkat çekiyor:

“İtalya’da nicedir düzen solu haline gelip sosyal demokratlaşan KP uzantısı partilerin (şu anda bunun en büyük bölüğünü Demokratik Parti oluşturuyor) onyıllardır kapitalist saldırı programlarının uygulayıcısı olmaları, solun büyük bir güç kaybına uğramasına yol açmış durumda. Berlusconi’nin temsilcisi olduğu merkez sağ yolsuzluklarla, seks skandallarıyla vs. özdeşleşip güç kaybederken, sonuncusunu Demokratik Partinin temsil ettiği merkez sol partiler, uzun bir süredir kesinti programlarıyla, çalışanlara ve emeklilere yönelik saldırılarla, işsizlikle özdeşleştirilip tepkinin odağına yerleştirilmiş bulunuyorlar.

“KP’nin bölünme süreçlerinde ortaya çıkan daha sol oluşumlar da, neoliberal saldırı programlarının uygulayıcısı olan hükümetlere koalisyon ortağı olarak katılmalarından ötürü aynı tepkilere maruz kalmışlardır. Örneğin bir zamanlar güçlü bir çıkış yaparak kitlesel bir desteğe ulaşan Rifondazione Comunista, böylesi bir koalisyona katıldığı için bugün alabildiğine küçülmüş ve tek bir milletvekili bile çıkaramayan bir örgüte dönüşmüştür. Nitekim son seçimlere «İktidar Halka» adı verilen bir ittifakın başını çekerek girmiş ve bu ittifak sadece %1 oy alarak barajın altında kalmıştır.”

Ancak, özellikle İtalya söz konusu olduğunda, işleri bu noktaya getiren tarihsel süreç önemli bir öykü barındırıyor. İtalya’da solun büyük mirasının yok edilişinin ve son noktada çöküşünün açıklaması hiç kuşkusuz tarihte yatmaktadır. Bu bakımdan, gelinen noktanın ardındaki tarihsel sürecin çözümlenmesi sadece İtalya’daki mesele açısından anlam taşımamakta, çeşitli yönleriyle Türkiye dâhil dünya geneli açısından önemli dersler içermektedir. Bu derslerin en azından bazılarını ele almak yararlı olacaktır.

Savaş sonrası “ikbal”

İkinci Dünya Savaşının bitiminde işgalci Nazi güçlerine karşı yürütülen direniş hareketinin ana unsuru olan KP’li kadroların öncülüğünde işçi sınıfı ülkenin en gelişmiş kilit sanayi merkezlerinde bilfiil iktidarı ele geçirmiş durumdaydı. Savaşın son 2 yılındaki grevler ve silahlı ayaklanmalar serisinin son halkası olarak 1945 Nisanında başlatılan genel ayaklanma sonucu Torino, Milan ve Cenova gibi kuzeyin en gelişmiş sanayi kentlerinde silahlı işçiler fabrikaların yönetimini ele geçirmişlerdi. Sadece fabrikalar değil, genel olarak söylemek gerekirse İtalya’nın kuzeyi işçilerin eline geçmiş, bir fiili durum olarak buralarda işçi iktidarı kurulmuştu. Ama KP merkezinin direktifleri ve dayatmalarıyla işçiler ellerindeki silahları ve iktidarı burjuvaziye teslim etmek zorunda kaldılar. İşçiler öncülerinin bağlı olduğu ve direnişin önderi konumundaki KP’nin saygınlığına boyun eğmişlerdi. KP Stalinist Sovyet bürokrasinin dayatmasıyla burjuvaziyle uzlaşmaya, olağan burjuva rejimin tesisine ortak olmaya zorlanmıştı.

Bu durum İtalyan Komünist Partisinin bağrındaki büyük çelişkiyi cisimleştiriyordu. Yani bir yanda devrime ihanet vardı, ama diğer yanda savaş ve faşizmin yıkımlarına karşı mücadele sürecine bilfiil önderlik etmiş, işçileri deyim yerindeyse yalnız bırakmamış bir parti söz konusuydu. Tam da böyle olduğu için, ellerine geçirdikleri fiili iktidarı terk etmek işçilerin saflarında hoşnutsuzluklar yaratmış olsa da, partinin direniş sürecinde kazandığı otoriteye başkaldırı düzeyine yükselen bir tepki sergilenmedi. Öte yandan söz konusu olan sadece partinin otoritesi değil faşizmin uluslararası alanda yenilgiye uğratılmasında büyük rol oynayan Sovyet işçi sınıfının temsilcisi kılığında sahneye çıkmış olan Sovyetler Birliği’nin küresel düzeydeki otoritesiydi. Böylece işçiler bir yandan İtalya’nın ve tüm insanlığın başına gelmiş en büyük belalardan biri olan faşizmin yenilgiye uğratılmış olmasının haklı onurunu taşırken, diğer yandan ellerine gelmiş devrimi heba etmenin huzursuzluğunu yaşıyorlardı.

Burada işçilerin partiden yüz çevirmemesinde rol oynayan en büyük unsur hiç kuşkusuz dünya devrimler tarihinde çok sık olarak görülen yenilgi, ezilme ve demoralizasyon durumunun yaşanmamış, aksine ağır mücadele koşullarından bir zafer duygusuyla çıkılmış olmasıydı. İşçi sınıfı ve parti tüm badireden büyük bir güçle çıkmıştı. Ayrıca, ağır bir yıkıma uğramış ülkenin zorlu ve acil yeniden inşa süreci günün önemli sorunu olarak ön plana çıkmıştı. KP propagandasında bu hususu aciliyet olarak öne çıkarıyordu. Bu yeniden inşa sürecinde KP önemli bir rol oynayacaktı. Başta yeni anayasanın oluşturulması olmak üzere, yeni İtalya’nın kodlarının yazılmasında, yerelde belediyecilik kapsamındaki işlere kadar KP ve onun aracılığıyla işçiler aktif biçimde süreçte yer alıyorlardı. Bu, işçilerin gözünde faşizme karşı mücadelenin bir tür doğal devamı gibiydi ve seferberlik halinin bir başka mecrada sürmesi anlamına geliyordu. Böylece devrim umutları KP tarafından çok kısa sürede, işçi sınıfının önemli haklar ve kazanımlar elde ettiği bir yeniden inşa mecrasına kanalize edilmiş oldu.

Unutmamak gerekiyor ki savaşın bitiminden itibaren KP devrimden geri durmak karşılığında İtalyan burjuvazisinin pek ilişemeyeceği bir hareket alanı kazanmıştı. Emperyalist ittifak ve İtalyan burjuvazisi işçi sınıfına diğer ülkelerdekinden çok daha fazlasını vermek zorunda kalmıştı. Bu durum uzun yıllar sürecekti. Tüm bu uzun yıllar boyunca KP ülkenin faşizmden ve Nazi işgalinden kurtuluşunun onurunu taşıyan bir siyasi güç olarak, emekçi kitleler içinde geniş bir destek ve sempatiye sahip oldu.

Bu haliyle parti İkinci Dünya Savaşının sona ermesini takip eden yıllarda Batı Avrupa’daki en büyük komünist partiydi. 2,3 milyon üyesiyle İtalya’da solun en büyük partisi ve ülkedeki en büyük ikinci parti konumuna gelmişti. Seçimlerde genel olarak %25 ila %35 arasında oy alan parti esas itibariyle bu konumunu ta 1970’lere kadar sürdürmüştü. Batı ülkelerindeki bir komünist parti için bunlar yüksek oy oranlarıydı. Üstelik yerel yönetimler düzeyinde de ülkenin büyük bölümünde emekçi kitleler KP’yi tercih ediyorlardı. Çok sayıda kentte yönetimlerin başını KP çekiyordu. Bologna ve Floransa gibi kentler bu noktada özellikle vitrin özelliği taşıyor, uygulanan kamusal belediyecilik kitlelerin yaşamında önemli iyileşmeler anlamına geliyordu. Böylece bu uzun yıllar içinde, devrimci beklentilerin hayli törpülenip sönümlendirildiği, ama devrim umutlarının tümüyle yok olmadığı bir politik iklim içinde geniş bir sol kültür ve gelenek şekillendi. Düşük tonda ve seyreltilmiş genel komünizm ve devrim söyleminin pratikte reform ve kazanımlarla birlikte yürütüldüğü bu süreç içinde reformizm egemen oldu.

Ancak, bu Stalinist tarzdaki reformizme rağmen, İtalyan işçi sınıfının ta Birinci Dünya Savaşı döneminden beri yürüttüğü mücadelelerden biriken miras temelinde çok önemli üç unsur hayat buldu ya da varlığını sürdürdü. Birincisi, devrim ve komünizm ümidi zamanla aşınsa da hiç yok olmadı; ikincisi, ülkenin entelektüel atmosferine de önemli ölçüde damgasını vuran hayli yaygın bir sol kültür oluştu; üçüncüsü ve en önemlisi, işçi sınıfı içinde oldukça sağlam ve çok yönlü bir örgütlenme sürdürüldü.

Ama sonuç olarak reformizm reformizmdir. Üzerine eklenen özgün bileşenler her ne olursa olsun, ülke içindeki ve dışındaki politik güç dengeleri ile sermayenin tolere etme kapasitesi temelinde varlığını sürdürebilir. Bu koşullar erozyona uğradığı ölçüde sosyal demokrat partilerin olduğu gibi Batı’daki Stalinist KP’lerin de ayaklarının altındaki toprak zayıfladı. Bu partiler artan ölçüde düzene entegre oldular, tutuculaştılar, böyle olduğu ölçüde siyasi arenadaki güç ve etkilerini de yitirmeye başladılar. Bir yeniden inşa ve ekonomik yükseliş koşullarında sermaye açısından mümkün olabilen tavizler, yükselişin hızı kesildikçe ve düzenin doğasından kaynaklanan krizler yeniden sökün ettikçe, artık tahammül edilemeyen lüksler olarak görülmeye başlanır. Sonuçta, sermayenin sonsuza dek reformlara katlanması beklenemezdi. Böyle olduğu ölçüde de bunlar hedef tahtasına kondu.

Öte yandan, İtalyan KP’sinin de diğer KP’lerle ortak olarak taşıdığı bir başka önemli sorun daha vardı: SSCB’yle ilişkiler sorunu. Burjuva demokrasisinin hâkim olduğu gelişmiş kapitalist ülkelerdeki KP’ler, özellikle de “Soğuk Savaş”ın başlamasından itibaren hep içerideki düşman suçlamasına maruz kaldılar. Bu partiler ve onun taraftarları başka bir ülkenin, hem de düşman kampın lider ülkesinin, içerideki ajanları muamelesi görüyorlardı. Reformizmin hâkim olduğu koşullarda zamanın ilerleyişiyle birlikte bu ideolojik basınç gittikçe ağırlaşıyordu. Burjuva düzenin genel koşullarının ve onun demokratik çerçevesinin kabulü temelinde siyaset yürüten KP’ler bu suçlamalar karşısında birçok durumda geriye doğru adım atıyorlardı. Bu durum SSCB dünya ölçeğinde itibarlı bir güç algısını yitirmeye başladığı ölçüde daha etkili oluyordu.

1956’da SSCB’nin Macaristan’daki ayaklanmayı zor yoluyla bastırması, ardından 1968’de çok daha güçlü etkileri olan biçimde Çekoslovakya’da yaşanan benzer sürece aynı şekilde müdahalesi, burjuva demokrasilerinin hâkim olduğu ülkelerde komünist partilerin üzerindeki ideolojik-politik basıncı arttırdı. Bu önemli bir itibar yitimini getiriyordu. Esasen ulusal siyaset arenasındaki gelişmeler temelinde güç ve itibar kazanmış, büyük kitle partileri düzeyine ulaşmış, milyonların hatta on milyonların desteğini kazanmış İtalya gibi ülkelerdeki KP’ler, bu gelişmeler karşısında ister istemez bocalıyorlardı. Bir yanda, gelişmiş burjuva demokrasileri atmosferinde özgürlük, refah ve demokrasi söylemleri temelinde kitlelere seslenip, diğer yanda özgürlük ve hatta “demokratik bir sosyalizm” isteyenlerin tank paletleri altında ezilmesinin, hatta bunun bir dış müdahale şeklinde gerçekleştirilmesinin hesabını vermek güçtü.

İşte bir yanda reformizmin uzun dönemli etkileri temelinde düzene ve onun ulusal politik çerçevesine entegre oluş, diğer yanda SSCB bürokrasisinin bir dış politika aleti konumunu sürdürmenin güçlükleri sonucunda Avrupa’daki komünist partiler İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki büyük toplumsal itibarlarını uzun bir süreç içine yayılmış şekilde yavaş yavaş erittiler. Ancak ülkeden ülkeye farklı olarak bazı komünist partiler ulusal siyaset arenasında kazandıkları prestijin büyüklüğü sayesinde bu etkilere karşı daha uzun süre dayanmış oldular.

Avro-komünizm

Bu uzun dönemli erozyonun sonucunda, partilerde reformist özün hem program ve söylemlerle hem de politik arenadaki pratikle daha tutarlı ve uyumlu hale getirilmesi ihtiyacı kendini dayattı. Bu ihtiyaç, vaktiyle İkinci Enternasyonal partilerinin bir yanda savunuyor göründükleri devrimci teoriyle reformist pratikleri arasında büyüyen çelişki karşısında Bernstein’ın duyduğu, bunları reformist doğrultuda tutarlı hale getirme ihtiyacına çarpıcı biçimde benziyordu. Dahası KP’ler açısından en yakıcı ihtiyaç olarak SSCB ile araya mesafe konulması gereği ortaya çıkmıştı. İşte Avrupa Komünizmi ya da Avro-komünizm olarak anılan dönüş bu ihtiyaçların olgunlaşıp yakıcı hale gelmesiyle ortaya çıktı.

Her ne kadar Avro-komünizm olarak bilinen dönüş resmi olarak 1970’lerin ortalarında ortaya çıkmış görünse de, buraya varan süreçte temel bir dönemeç noktası olarak 1968 yılının altını çizmek gerekiyor. İleri kapitalist ülkelerde patlak veren isyanlar yeni bir devrimci atmosfer yaratmıştı. Ama artık düzene boylu boyunca entegre olmuş KP’ler bu isyan dalgasına karşı tam anlamıyla bir dalgakıran rolü oynamayı seçtiler. Dalganın en etkili olduğu Fransa ve İtalya’da, KP’ler işçi sınıfı saflarında yılların birikimi sonucu elde ettikleri örgütsel mevzi ve kaynakları büyük oranda süreci sabote etmek için seferber ettiler. Sürecin bir noktasında işçiler tüm engelleme çabalarına rağmen genel grev düzeyine ulaşan kitlesel grevler başlattılar. Fransa’da tam anlamıyla bir devrimci durum oluştu. Ancak KP’ler tüm güçlerini kullanarak dalganın işçi cephesini söndürmeyi başardılar. Böylece kitlesel radikal öğrenci kalkışması da toplumsal desteğin en önemli ayağından yoksun kalmış oldu.

Ancak 1968’i KP’ler açısından daha “talihsiz” kılan bir gelişme daha vardı. Süreç Batı ile sınırlı kalmamış, Çekoslovakya’da da kitlesel bir isyan patlak vermişti. Ayağa kalkan öğrenci ve işçilerin özgürlük ve “demokratik bir sosyalizm” istemlerinin çok geçmeden Sovyet tanklarının işgalci paletleri altında ezilmesi, Sovyetler Birliği ile ilişkileri konusunda zaten nicedir burjuva kamuoyunun basıncı altında kaykılmakta olan KP’ler için çelişkiyi daha sıkıntılı hale getirdi. O nedenle Avrupa’nın önde gelen kitlesel KP’leri Sovyet işgalini tasvip etmediklerini ilan etmek durumunda kaldılar. Bu tutum SSCB ile iplerin tümüyle koparılması anlamına gelmediyse ve Fransız Komünist Partisi bir süre sonra bundan geri adım attıysa da, özünde bu partilerin Moskova’dan bağımsızlaşma arzularını ifade ediyordu. Aslında bu, bir yönüyle de dünya komünist hareketinde “milli komünizm” anlayışını hâkim kılmış olan Stalinizmin doğurduğu kaçınılmaz bir sonuçtu. Reformist bir temelde düzene entegre olmuş parti önderliklerinin burjuva demokrasisi koşullarında kendi bağımsız toplumsal dayanaklarına sahip oldukları ölçüde SSCB’den bağımsızlaşarak kendi ulusal reformizmleri doğrultusunda hareket etmeleri doğaldı.

İtalyan Komünist Partisi o dönemden itibaren kendi retoriği içinde bir “üçüncü yol” gerekliliğini dile getirmeye başladı. Bu “üçüncü yol” dünyada mevcut kampların dayandıkları sistemleri reddederek bunun dışına çıkan bir yolu ima ediyor, bu yolun inşasında da İtalyan komünizminin tarihsel kurucu önderlerinden Gramsci’nin “hegemonya” kavramında bir dayanak buluyor, ayrıca Batı işçi sınıfının “Ruslaştırılmasına” ve böyle anlaşılan “Leninist modele” karşı çıkıyordu. Parti bu “sorgulamalar” içinde 1973’te “tarihsel uzlaşma” stratejisini ilan etmişti. Buna göre etkin bir demokratik reformlar programı etrafında iktidardaki Hıristiyan Demokratlarla yapılacak ittifak sosyalizme doğru gidişin başlangıcı olacaktı. Bu “arayışlar” o sıralarda henüz Avro-komünizm etiketiyle anılmıyordu. Avro-komünizm kavramı önce 1975’te İtalyan, Fransız ve İspanyol Komünist Partilerinin yaptığı ortak toplantılarda telaffuz edildi. Bir yıl sonra KP’lerin Berlin konferansında İtalyan partisinin lideri Enrico Berlinguer tarafından açıkça ilan edildi. Bu konferansta “proletarya enternasyonalizmi” kavramı terk edilerek yerine Berlinguer’in önerisiyle “enternasyonal dayanışma” kavramı konuyor, benzer şekilde “Marksizm-Leninizm” kavramı da terk ediliyordu. Doğu Berlin konferansı SBKP’nin bu partilerdeki merkezkaç eğilimleri dizginleyerek kontrol altına alma çabasının platformu idi, ama bu çaba söz konusu partilerin Avro-komünist yaklaşımlarda ayak diremeleriyle boşa çıkarıldı.

Her ne kadar tüm partilerin tıpatıp aynı şekilde ele alıp yorumladığı köşeli bir Avro-komünizmden söz edilemese de, genel doğrultu yeterince açıktı. Marksist devlet çözümlemesinin temeli aşındırılarak burjuva devletin sınıf doğası sulandırılıyor, “sınıf egemenliği” ve “proletarya diktatörlüğü” gibi kavramlar terk ediliyor, Batı’nın gelişme çizgisinin farklılığı, demokratik gelenekleri temelinde devlet mekanizmasının demokratikleştirilebileceğinden ve bu temelde sosyalizme geçilebileceğinden dem vuruluyordu. Ayrıca ileri kapitalist toplumlarda bir “yeni orta sınıfın” oluştuğu ve bu nedenle bu sınıflara da hitap edilmesi gerektiği, bunların demokratik duyarlılıklarını da içerecek şekilde sistematik hale getirilmiş bir cephe politikasının güdülmesi öneriliyordu.

İşin özüne inilecek olursa bu doğrultunun İkinci Enternasyonal partilerinin tamamına yakınının Birinci Dünya Savaşı öncesi süreçteki dönüşümü ile aynı çizgi üzerinde olduğunu görmek zor değildir. Nasıl bu partiler uzun dönemli bir barış ve görece yükseliş sürecinde artan ölçüde reformistleşmiş, üstlerinde Marksizmin devrimci özü adına ne varsa bunları bir kabuğa dönüştürmüş, sonunda da bunları hepten terk etmişlerse, benzer şekilde İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan ekonomik yükseliş koşullarında varlık bulan reformist “ikbal” sürecinin bozucu etkisiyle birlikte Avrupa KP’leri de aynı doğrultuya girmişlerdir.

Kimileri Avrupa komünist partilerinin Sovyet hegemonyasından çıkmasında bir keramet varmış gibi göstermeye ve bundan umutlar yaymaya çalıştılarsa da, yeni yönelişin hiçbir olumlu sonucu olmadı. Zira bu yeni yönelişin her ne kadar temel bir yönü SSCB hegemonyasından çıkma ise de, bu aslında tarihsel olarak Bolşevik gelenek adına, Leninizm adına kalan ne varsa onun tasfiyesi (de-bolşevizasyon) anlamına geliyordu. Ama zaten bu dönüşün asıl politik özü daha fazla kapitalist düzene entegre olma, daha fazla sınıf uzlaşmacılığı, daha fazla sosyal demokratlaşma, daha fazla reformistleşmeydi. Bunların da işçi sınıfının tarihsel davasını ilerletemeyeceği, ilerletmediği, teorik değerlendirmeler bir yana, tarihsel açıdan çoktan kanıtlanmış bir gerçekti.

SSCB’nin çöküşü ve sonrası

Avro-komünist yönelişin başını İtalyan Komünist Partisi çekmiş, bu doğrultuda en ileri giden, en olgunlaşmış pratikleri sergileyen ve sonuç olarak bir norm oluşturan da o olmuştu. Fransız KP’si ilk teşebbüsten sonra geri adım atmıştı. Parti bürokrasisi hızlı bir oportünist manevrayla neo-Stalinist vurguları tekrar öne çıkardı. İspanyol KP’si ise Franko diktatörlüğünden çıkış sürecinde burjuva düzenin yeniden tesisi rotasına esasen bu Avro-komünist yöneliş paralelinde girmişti. Sovyet etkisinden uzaklaşmışlık görüntüsü ardında sergilenen vitrinin burjuva demokrasisine geçiş döneminde parsayı toplayacağı hesabı yapılmıştı. Ama o alanın asıl sahibi olan Sosyalist Parti elini çabuk tutarak meydanı KP’ye bırakmadı. KP devrimci kriz sürecinde ihanet rolünü oynayarak inisiyatif fırsatını zaten tepmişti. İşçi sınıfı içinde önemli mevzilere sahip olsa da İspanyol KP’si hiçbir zaman İtalyan ve Fransız KP’lerinin geçmişte elde ettiği düzeyde büyük bir etkiye sahip olamadı.

İtalyan KP’si ise en başta oy seviyelerini bir nebze koruduysa da, hem bu oy desteği politik içerik olarak eskiye göre daha zayıftı hem de parti 80’li yıllar ve sonrasında hızlı bir gerileme ve etki kaybı yaşadı. Parti 1981 yılında Polonya’da Dayanışma Sendikasını bastırmaya dönük sıkıyönetim ilanının ardından SBKP ile ilişkisini tümüyle kesti. Ancak 80’li yıllar sermayenin dünya ölçeğinde işçi sınıfına karşı neo-liberal saldırısını yükselttiği ve SSCB’nin de gücünün gerilediği yıllardı. Dünya üzerindeki politik güç dengeleri değişiyordu. 40 yıl boyunca iyiden iyiye reformistleşen, düzene ve devlet aygıtına entegre olan, bürokratlaşmış parti ve sendikaların bu saldırı karşısında yapabilecekleri pek bir şey yoktu. Nitekim en iyi durumdaki örnek olan ve kendini SSCB’den en önce ve en belirgin biçimde uzaklaştırmış olan İtalyan KP’si bile hızlı bir gerileme süreci yaşadı. 1990 dönemecinde Sovyetler Birliği çöktüğünde, İtalyan Komünist Partisi parti ismindeki komünist kelimesini atma yoluna gitti. Yeni partinin ismi Solun Demokratik Partisi (PDS) idi.

Parti artık sol liberalizm alanına doğru geçiyor ve hızla geçmişten tevarüs eden sol kültürü ve işçi sınıfı temelini de tasfiyeye yöneliyordu. Elbette bu dönüşler tümüyle sorunsuz ve tepkisiz karşılanmadı. Oluşan tepki temelinde parti derhal bir bölünme yaşadı. Parti merkezinin bu tam tasfiyeci gidişatına görünüşte karşı çıkan üçte birlik azınlık, çeşitli Troçkist çevreler de dâhil olmak üzere soldaki başka birçok çevreyle birleşerek Komünist Yeniden Kuruluş Partisini (Rifondazione Comunista) kurdu. Kısaca Rifondazione olarak anılan parti, isminin ima ettiği gibi, İtalyan komünizmini yeniden inşa etme iddiasındaydı. Bu parti Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle tüm dünyada solda yaşanan kargaşa içinde yeniden-gruplaşma eğilimlerinin adeta rol modeli oldu.

Mart ayı başındaki seçimlerde iktidardan düşen Demokratik Parti (PD), PDS’nin daha sonra isminden “Sol” kelimesini dahi çıkarmasıyla geldiği noktayı ifade ediyor. PDS-PD güzergâhı ibretlik bir çürüme ve çöküş anlamına gelirken, büyük ümitler bağlanan Rifondazione “projesinin” de hayırlara vesile olmadığını belirtmek gerek. İçinde farklı eğilimlerin yer aldığı bir çatı partisi görünümüyle bu parti bir süre seçimlerde %5’ler düzeyinde oy almayı başardı. Hâlâ milyonlarca emekçi eski bağlılıklar temelinde oy veriyordu. Ancak Rifondazione devrimci bir güç olmaktan ziyade temelde reformist bir uzlaşma platformunu temsil ediyordu. Geçmişin Komünist Partisinin seçim çalışmaları düzlemindeki sosyalist söylemli reformist parti pratiğinin pek ötesine gidilmesi söz konusu değildi. Kendi yapılarını muhafaza ederek partiye katılan çeşitli sol eğilimler, özellikle de Troçkist çevreler, partiyi daha sola çekmek için bazı çabalar gösterseler ve bununla gönüllerini ferahlatsalar da, bu umarsız yoldan bir sonuç çıkmadı. Partinin hâkim eğilimi KP’den gelenlerce oluşturuluyordu ve aslında olan şey bu eğilimin diğerleri sayesinde ülkedeki daha radikal duyarlılıklara sahip kesimleri kendine bağlaması, bunu seçimlerde oya tahvil etmesiydi. Hâkim eğilimin kontrolündeki bu parti, gerçekte geçmişin KP’sinin sosyal demokratlaşma sürecinin damgasını fazlasıyla taşıyor ve fırsatını bulduğunda burjuva hükümetlere de katılmaktan geri durmayacak şekilde sağa çekiştiriyordu. Nitekim Rifondazione iç muhalefetin tüm sızlanmalarına rağmen ilerleyen yıllarda sınıfa saldırı politikalarını da yürüten çeşitli hükümetlerde yer almaktan geri durmadı.

Rifondazione net bir program ve duruş ortaya koymayıp, muğlâklık zeminini devrimci ümitler için istismar etti. Sanki hep devrimci doğrultuda bir düzelme olacakmış hissini uzunca süre canlı tuttu. Bir süre sonra ortaya çıkan küreselleşme karşıtı radikal gençlik dinamiğini bünyesine dâhil etmesiyle bu yanılsamayı daha inandırıcı kılmayı da başardı. Bu tür gelişmeler aynı zamanda parti içindeki daha sol eğilimlerin sarıldığı can simidi oldu. Partide hâkim olan reformist eğilimin gerçek gücü hafife alındı. Gerçekte tüm politik iklimi belirleyen, bir yanda SSCB’nin çöküşü bir yanda da onunla da bağlantılı olarak sermayenin hızlanan neo-liberal haçlı seferi idi. Politik sahnenin ekseni bir bütün olarak sağa kaymaktaydı. Özellikle SSCB’nin çöküşü tüm dünyada genel olarak işçi sınıfı ve sol açısından gerilemenin daha da ağır bir darbeyle hızlanması anlamına geliyordu. Eskiden KP’lere ve sosyal demokrat partilere yönelen emekçi kitlelerde büyük bir demoralizasyon yaşanıyordu.

SSCB’nin ve çöküşünün ne anlama geldiği konusunda devrimci temellerde ciddi bir sorgulama yapılmadı. İtalya’da Stalinist parti ve çevreler ya tası tarağı toplayıp işi bıraktılar ya da PDS ve sonrasında aldığı isimle PD örneğinde olduğu gibi, tümüyle liberal düzen partileri haline geldiler veyahut da kafalarını kuma gömüp eski tas eski hamam misali yollarına devam etmeye çalışarak silinip gittiler. Troçkist çevreler de devrimci bir sorgulama yapmayıp, Stalinizmin yol önünden çekilmesiyle kendilerine gün doğduğunu düşünme aymazlığına düştüler. Sağlam örgütsel varlığa ya da en azından bu doğrultuda inandırıcı bir perspektife sahip olmadan etki sahibi olabilecekleri zehabına kapıldılar. Oysa büyük bir tarihsel dönemeçten geçiliyordu ve yapılması gereken çabuk toparlanma ve geçmişten miras güçleri bir araya getirip tarihin akışının tersine çevirebileceği şeklinde hayaller görmek değil, bu ağır gerileme dönemini cesurca göğüsleyip uzun süre gerici rüzgâra direnmekti. Sonraki yükselişler için sağlıklı bir temel döşemeyi hedefleyen hazırlık çalışmasına girişmekti.

Geçmişin sorgulanması adına yapılan şey çoğunlukla, sözüm ona Stalinist bürokratik merkeziyetçiliğin sebebiymiş gibi gösterilen Leninist parti anlayışının çöpe atılması oldu. İşçi sınıfı temeli ve vurgusu, ne idüğü belirsiz “orta sınıf” söylemleri ve “kapitalizmin yapısal olarak artık değiştiği” vurguları eşliğinde aşındırıldı. Çatı partisi türü anlayışlarla, birbirinden hayli farklı yapılanmaların kendi bağımsız grup varlıklarını sürdürerek faaliyet yürüttükleri ve böylece güya parti içi demokrasiyi sağladıkları bir tarz, Leninist parti anlayışına alternatif olarak hayata geçirildi. Eskinin iflasının nedenlerinden biri olarak kadın sorunu, çevre sorunu gibi sorunlara yeterli önemin verilmemesi iddiası ölçüsüz biçimde öne çıkarıldı, bu sorunlar ekseninde sosyalist dava yolunda başarılı olunabileceği izlenimi yaratıldı. Sınıf temelli bir kavga söyleminin ve bunun sembollerinin yerine, gökkuşağı, zeytin dalı ya da zeytin ağacı gibi sembol ve söylemler egemen oldu. Yine, sınıf temelli sıkı örgütlenme anlayışının, fedakârlığın, kavgaya adanmışlığın, sınıf disiplininin yerine, “bireysel özgürlüğü” esas alan gevşek, bireysel renklerin vurgulandığı, bağlayıcı olmayan örgütsel tarzların, internet gibi teknolojilerle bağlantılı olarak ağ tipi yapılanmaların öne çıktığı bir tarz hayat buldu. Ve bunların hepsi geçmişin yanlışlarının aşılması adına idealize edilip yüceltildi. Ancak tüm bu “yenilikler” de fazla işe yaramamıştır. O günlerde kendi çıkışsızlık ve mecalsizliklerini yetmiş iki benzemezin bir araya gelip kümeleşmesiyle aşabileceklerini sanma yanlışına düşenler, bugün ya sahneden yok olmuş ya da sayısız “projelerden” sonra yerlerinde saymanın ötesine geçememişlerdir. Rifondazione ise PDS (sonradan PD) kadar bile uzun ömürlü olmadı. 2008 yılı Rifondazione’nin çöküş yılı oldu. Parti seçmenlerini de, üyelerini de, gazetesini de, milletvekillerini de yitirerek küçük bir grup düzeyine indi. Başlangıçta ona katılmış olan çeşitli gruplar ayrıldılar. Böylece tarih yazma iddiasındaki “model” örgütlenmenin kendisi tarih oldu.

Geçmişte Stalinist komünist partiler, en azından bunların en önde gelen örnekleri, hiç olmazsa işçi sınıfının önemli kesimlerinin içinde ciddi bir örgütlülüğe sahiplerdi, sınıf kültürü ve örgütlenme alanlarında geçmişin bazı olumlu geleneklerini sürdürüyorlardı. İtalya bunun en olumlu örneklerinden biriydi. KP’nin mücadele geçmişi, ihanetler içeriyor olsa bile, işçilerin önemli bir kesiminin manevi olarak tarihsel davaya bağlanmasına, komünist idealleri bağırlarına basmalarına, bu uğurda fedakârlıklar yapmalarına yol açmıştı. Tüm sorunlu yönlerine rağmen önemli bir sol kültür, bir sol miras oluşmuştu. Sınıf vurgusu, sınıf disiplini ve örgütlüğüne önem veriliyordu. İşte geçtiğimiz Mart seçimlerinde sol bakımından ortaya çıkan tablo, bu mirasın nasıl acımasızca tarumar edildiğini ortaya koyan gelişmelerden biri olmuştur. Elbette bu her şeyin bittiği anlamına gelmiyor ve bir bakıma da bir tarihsel kaçınılmazlığı ifade ediyor. Bu açıdan bakıldığında, tarihin tekerleği ne kadar acımasızca olsa da dönmüş ve hükmünü icra etmiştir. Ama aynı tekerlek eninde sonunda işçi sınıfını yeniden harekete geçmeye itecek şekilde dönmeye devam ediyor. Dünyanın diğer bazı bölgelerinde bunun çeşitli işaretleri çoktandır kendini gösteriyor. İtalyan işçi sınıfının da yeni yükselişler yaşayacağına ve bağrından çıkacak yeni öncülerle geçmişin olumlu mirasına sağlıklı biçimde bağlanmanın yolunu bulacağına şüphe yoktur.