Navigation

Hukukun Üstünlüğü ve Bağımsız Yargı Üzerine

Hukukun üstünlüğü ve yargının bağımsızlığı konusu üzerine, gerek burjuva medyada gerekse de burjuva politikacılar arasında sık sık tartışmalara şahit olmaktayız. İçeriğini, burjuvazinin iç kapışmasının belirlediği bu tartışmalarda taraflar, birbirlerini hukuka saygı duymamakla, hukukun üstünlüğünü tanımamakla, hukuksuz davranmakla, hukuku çiğnemekle, yargının bağımsızlığına zarar vermekle ve yargıyı ele geçirmeye çalışmakla suçluyorlar.

Oysa burjuva partilerin ve siyasi aktörlerin tamamına egemen olan anlayış “kendine demokratlık”tır, bunlar “hukukun üstünlüğü”nden yana olduklarını söylediklerinde aslında kendi üstünlüklerini kurmak istediklerini söylemektedirler. Yargının bağımsızlığından söz ettiklerinde de, onun kendi çıkarları doğrultusunda işlemesi niyetlerini dillendirmiş olmaktadırlar. Örneğin Ergenekon davasından yargılanan veya tutuklananlara hukuk istenebilmekte, başörtüsü yasağından dolayı mağdur olan insanlara özgürlük talep edilebilmekte, ancak sıra işçilere, devrimcilere, Kürtlere geldiğinde ne AKP’den ne de Kemalist cenahtan ses çıkmaktadır. O halde şu soruların cevabını bir kez daha verelim ve bu temelde meseleye açıklık getirelim: Burjuva düzende hukuk nedir, hukukun üstünlüğü neyi ifade eder ve yargı bağımsız olabilir mi?

Marksizmin hukuka bakışı

Marksist yazında hukuk konusunda fazlaca bir çalışma yapılmadığı sürekli söylenegelmiştir. Doğrudur, çünkü hukuk ve yargı gibi kavramlar, zaten devlet konusunun uzantılarıdırlar ve bunun böyle olduğu bizzat Marx tarafından da dile getirilmiştir. Ayrıca yine Marx’ta ifade edildiği gibi hukuk, çözümlenmesi değil aşılması gereken bir yabancılaşma konusudur. Marx’a göre din bu yabancılaşmanın “kutsal görüntüsü” iken, hukuk yabancılaşmanın “dünyevi biçimi”dir. Buradan çıkartacağımız birinci ders, kapitalist topluma hukukun ve/veya hukukçunun gözünden bakılmaması gerektiğidir. Çünkü hukukun tanımladığı toplum, burjuva çıkarlara göre idealize edilmiş bir toplumdur. Hukukun penceresinden bakarak kapitalist toplumu ve çelişkilerini kavramak mümkün değildir.

Marx, Gotha Programının Eleştirisi’nde bu durumu şöyle özetliyor: “Burjuvazinin hukuk hayali işçi sınıfının içinde bulunduğu durumu bütünüyle ifade etmeye yetmez. İşçi sınıfının kendisi, şeylere ancak kendi gerçeklikleri içinde, hukuksal renklerle boyanmamış gözlüklerle bakarsa, bu durumu tam olarak tanıyabilir.” Engels ise, doğru bakış açısının ne olması gerektiğini şöyle ifade etmektedir: “Marx materyalist tarih anlayışıyla, insanların bütün hukuksal, siyasal, felsefi, dinsel vb. düşüncelerinin, son tahlilde onların ekonomik yaşam koşullarından, ürünleri üretim ve değişim tarzından geldiğini tanıtlayarak işçi sınıfına bu iş için yardım etti.[1]

Marx ve Engels, hukukun aynı zamanda ideolojik bir araç olduğunu da vurgulayarak, modern hukukun burjuvazinin dünyaya bakış açısını yansıttığını söylemektedirler. Engels burjuva hukukunu, daha önceki hukuksal sistemlerle karşılaştırarak, feodal ortaçağın hukukunun dinsel dünya görüşüyle şekillendirildiğini, burjuva hukukunun ise daha akli ve bilimsel temellere dayanmakla birlikte burjuvazinin siyasal araçlarından biri olduğunu vurgulamaktadır. Engels’in de ifade ettiği üzere, burjuvazi, feodal dönemin dinsel anlayışını dünyevileştirmiş ve tanrısal hukukun yerine insan hukukunu koymuştur, ama idealist öz ve “baş aşağılık” durumu devam etmektedir: “Kilise onlara onayını veriyor diye, eskiden kilise ve dogma tarafından yaratılmış gibi kabul edilen ekonomik ve toplumsal ilişkiler, şimdi hukuk üzerine kurulmuş ve devlet tarafından yaratılmış olarak kabul ediliyordu.[2]

Engels, bu “baş aşağılık” durumunun sebebini şöyle ortaya koymaktadır: “Metaların özellikle avans ve kredi verilmesiyle kolaylaştırılan toplum ölçeğindeki ve tam gelişme içindeki değişimi, karşılıklı sözleşmeye dayanan karmaşık ilişkiler doğuruyor ve bu nedenle ancak topluluk tarafından yapılabilecek genel düzeyde kurallar –devlet tarafından saptanan hukuksal normlar– gerektiriyor diye, bu hukuksal normların kaynağının ekonomik olgular olmadığı, onların devlet tarafından resmi olarak ortaya konulduğu sanıldı.”[3]

Tıpkı feodalizmde toplumsal ilişkileri düzenleyen kuralların kaynağının “tanrı” olarak gösterilmesi gibi, burjuva düzende de hukuk kuralları kaynağını devletten alıyormuş ve bu hep böyleymiş gibi sunulup topluma kabul ettirilir. Toplumu oluşturan bireyler, bir kez hukuku devletten kaynaklanan a priori bir olguymuş gibi kavramaya başladıklarında, toplumsal ilişkileri de burjuva hukuk normlarına göre algılamaya ve kavramaya başlarlar. Bu bağlamda da hukuk, aynı zamanda, egemen sınıf olan burjuvazinin üretim ve mülkiyet ilişkilerini hâkim kılmaya dönük kurallar ve anlayışlar bütünü, ideolojik bir araçtır. Ancak hukuk, maddi gerçekliği, kendine özgü soyut kavramlarla ifade ettiğinden, üretim ve mülkiyet ilişkilerinin sınıfsal doğasını gizleyen bir biçime de sahiptir. Bunun sebebi ise, egemen sınıfın kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarıymış gibi gösterebilme ihtiyacıdır.

Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, Marksizmin hukuk konusundaki ikinci temel saptaması, hukukun kaynağının iradede aranmaması gerektiğidir. Yani hukuk kaynağını kendisini kâğıda döken hukukçulardan veya bu hukuk kurallarını uygulatacak olan devlet iradesinden almaz. Bir üstyapı kurumu olan hukuk, kaynağını kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerinden alır ve toplumsal ilişkileri düzenler, hayata geçirilmesini sağlayan şey ise devlet erkidir. Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da bu gerçekliği oldukça özlü biçimde ortaya koymuştur: “Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaşıldıktan sonra incelemelerime kılavuzluk etmiş olan genel sonuç, kısaca şöyle formüle edilebilir: Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur.

Hukukun kaynağı devlet iradesi olmadığı gibi, burjuva hukukçularının iddialarının aksine, soyut bir “özgür irade” de değildir. Burjuvazinin gözünde “ortak aklın” ifadesi olan bu “özgür irade” (yani feodal prangalarından kurtulmuş özgür burjuvanın iradesi), toplumun ortak çıkarlarını (yani egemen sınıf durumundaki burjuvazinin çıkarlarını) gözeten bir kurallar bütünü oluşturarak modern burjuva toplumundaki ilişkileri düzenleyecek bir hukuk sistemini inşa etmiştir. Oysa Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde, bu soyut “özgür irade” kavramının temelsizliğini özellikle vurgulamaktadırlar: “Devlet egemen bir sınıfın bireylerinin, onun aracılığıyla kendi ortak çıkarlarını üstün kıldıkları bir biçim, içinde bir çağın bütün sivil toplumunun özetlendiği bir biçim olduğundan, bunun sonucu olarak, bütün kamusal kurallar devlet aracılığından geçer ve siyasal bir biçim alırlar. Bu yüzden yasanın iradeye dayandığı, hatta daha iyisi, özgür iradeye dayandığı kuruntusu, somut temelinden kopmuştur.

“Kanun yapıcılar” diye adlandırılan burjuva hukukçularda somutlanan bu “özgür irade”nin, gerçek anlamda bir özgürlükle ilgisi yoktur. Bu kanun yapıcıların hepsi de egemen burjuva sınıfın parçasıdırlar. Oysa burjuvazi, bu “özgür irade” kavramıyla, hukukun toplumu oluşturan sınıfların hepsine eşit mesafede durduğunu, hiçbir sınıfın özel çıkarlarını yansıtmadığını, bir anlamda –tıpkı devlet gibi– sınıflarüstü bir niteliğe sahip olduğunu iddia etmektedir. Benzer durum, burjuva hukukunun temelini oluşturan “eşitlik, özgürlük ve adalet” kavramları için de geçerlidir. Burjuvazi hukuk önünde herkesin eşit olduğunu söylemektedir. Bununla kastettiği, hukuk kurallarının herkese aynı şekilde uygulanacağıdır. Örneğin adam öldürmenin cezası neyse, bir burjuvaya da bir işçiye de aynı şekilde uygulanacaktır. Ama bu, biçimsel ve soyut bir eşitliktir. Hukuk sistemini oluşturan kanunların ve kuralların “adil ve tarafsız” olduğunu kabul edeceğimiz durumda bile, bu kuralların üretim ve mülkiyet ilişkilerinin ifadesi olduğu gerçeği değişmez. Ve bu gerçek, bu kapitalist altyapı değişmediği sürece, hukukun adilliği ve tarafsızlığı da kâğıt üstünde kalmaya mahkûmdur. İlkçağlardan kalma bir Çin özdeyişi, bu durumu basitçe anlatmaktadır: “Davacı zengin, davalı fakir ise, davacının olur, nizalı [kavgalı] arsa. Davacı fakir, davalı zengin ise, davalıda kalır nizalı arsa. Davacı da davalı da zengin ise, aradan çekilir, özür diler yargıç. Davacı da davalı da fakir ise, işte o zaman yerini bulur hak.

Örneğin sendikalı olmak işçiler için anayasal bir haktır, ama bu hak, her yıl binlerce işçinin sırf sendikaya üye oldular diye işten atılmasını engelleyememektedir. Benzer şekilde toplantı yapma ve gösteri yürüyüşleri düzenlemek de anayasal bir hak olmasına rağmen, en küçük protesto gösterileri dahi polis tarafından şiddetle engellenmeye, ezilmeye çalışılmaktadır. İşten atılan işçiler fabrika önünde beklemeye başladıklarında polis kendilerine, “neden burada bekliyorsunuz, hakkınızı mahkemede arayın” der. Ne de olsa kanun önünde herkes eşittir! Ama işçiler gayet iyi bilirler ki, bazıları “daha eşittir”. Çoğu durumda, yıllarca süren davalarda, yüklü avukat ve mahkeme masraflarını ödemek bile işçiyi mahkeme kapılarında hakkını aramaktan caydırmaya yeterli olmaktadır. İşçinin işten atılması, patronu tazminatlarını vermeyi kabul ettikten sonra, son derece yasaldır. Çünkü hukuk, işten atılan işçinin içine düşeceği sefalet koşullarıyla değil, kanunun işten atılmayla ilgili hükümlerini uygulamakla ilgilenir. Sefaletin kucağına düşen bu işçi, açlığını bastırmak için bir parça ekmek çaldığında da, yine kanunlara uygun biçimde hapsi boylar. Bunlar verebileceğimiz en yüzeysel örneklerdir. Biraz daha derine inersek şunları sorgulamamız gerekir: acaba yasalarda işçilerin emeğinin sömürülmesini engelleyen bir madde neden bulunmamaktadır? Ya da neden hiçbir kanun maddesi, burjuvaların üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olmasını engellemez? Demek ki en iyi durumda bile mevcut hukuk sistemi, burjuvazinin çıkarına olan sömürü düzeninin aksamadan sürmesini sağlamak işlevini görür.

Ancak bu noktada da çelişkiler hukukun peşini bırakmamaktadır. Burjuva düzenin bir ifadesi olan hukuk, giderek gerçek hayattan kopar ve kendi soyut ve ideal gerçekliğini yaratır. Engels, Conrad Schmidt’e yazdığı bir mektupta bu olguyu şöyle ifade etmiştir: “Modern bir devlette, bu hukukun yalnızca genel iktisadi durumu dile getirmesi, onun dışavurumunun olması değil, ama içsel çelişkileri olmayan, tutarlı dışavurumu da olması gerekir. Bu amaca erişmek için, iktisadi koşulların doğru yansıması gitgide yok edilir. Öyle ki, bir yasanın, bir sınıf üstünlüğünün kesin, saf, içten dışavurumu olduğu çok ender görülür: Böyle bir durum ‘adalet kavramı’na aykırı olurdu.[4]

Burjuva hukuku, yarattığı bu soyut gerçeklik içerisinde eşitlik ve adalet kavramlarını tutarlı biçimde muhafaza etmeye çalışır. “Kanun önünde herkesin eşit olduğu” tezinden hareketle, mevcut kanun hükümlerini herkese eşit biçimde uygulamakla adaleti yerine getirdiğini zanneder. Böylece simit çalan bir sokak çocuğuna da, bir burjuvaya da “eşit” davranarak, yani 10’ar yıl hapis cezası vererek, güya adaleti sağlamış olur. Hayatın gerçekliğinden o derece kopuktur ki, bir burjuvanın simit çalmasına gerek kalmayacağının ve dolayısıyla bu kanun maddesinin hep o sokak çocuğuna uygulanmak durumunda kalacağının hesabını yapmaz. Yahut sokak çocuğunun neden simit çalmak zorunda kaldığını sormak zahmetine katlanmaz. Bu olgu, hukukun sınıfsal özünün açık bir resmini gözlerimizin önüne serer. İşte bu yüzden, Türkiye’de hapishaneleri dolduran 120 bin insanın içinde burjuvaların sayısı herhalde birkaç on kişiyi geçmeyecektir. Dünyada da durum farklı değildir. İdealist burjuva kafası, gerçekliği baş aşağı ederek, yoksulun doğuştan suçlu olduğuna, hatta bunların çoğunun genetik bozukluklara sahip olduklarına dair sayısız saçma tez üretir. Meşhur Avare filminde geçen, yüksek bir yargıcın şu sözleri bu bakış açısının bir örneğidir, “hâkimin oğlu hâkim, hırsızın oğlu hırsız olur”!

Burjuva toplum geliştikçe ve toplumsal ilişkiler karmaşıklaştıkça, hukukun gerçeklikten kopuşu da artan oranda devam eder. O kadar ki, bir süre sonra bizzat burjuvalar kendi yaptıkları bu hukukun dışına düşerler ve ona uymamaya başlarlar. Bu durumda da hukukun değişme, kendini yenileme ve gerçekliğe ayak uydurma vakti gelmiş demektir. Ancak bu o kadar da kolay olmayacaktır. Çünkü hukuk toplumsal ilişkilerin bir ifadesi olmakla, aynı zamanda ve bu ilişkilerin bir sonucu olarak, mevcut güçler dengesinin de ifadesidir. Verili bir toplumdaki hukuk sistemi, topluma egemen güçlerin sadece yönetilen sınıflarla değil, birbirleriyle olan ilişkilerinin de hem ifadesi hem belirleyicisidir. Egemen sınıf içindeki kesimlerin arasındaki güçler dengesine uygun bir hukuksal kurallar çerçevesi oluşturulur ve bu çerçeve hakların sınırını belirler. Burjuvazinin feodal sınıf karşısında güçlendikçe kendi hukukunu topluma egemen kılmaya çalışması ve en sonu burjuva devrimler eliyle feodal hukuku bir yana atıp kendi hukukunu hâkim kılması bir örnekse; bugünün Türkiye’sinde süregiden burjuvazinin iç kapışması ve burjuvazinin güçlenmekte olan kesiminin eski dengenin ifadesi olan hukuku değiştirmeye çalışarak yeni duruma uygun bir hukuksal işleyişi hâkim kılmaya çalışması bir başka örnektir. Tarihin her döneminde mevcut hukuk sistemi, sınıflar mücadelesinin ürünü ve yansıması olmuştur. Sınıflar mücadelesi durmaksızın sürer, ama hukuk o kadar kolay ve anlık değişmez. Değişim, sınıflar mücadelesindeki nitel değişimlerin bir sonucu olabilir ancak.

Bu bağlamda “hukukun üstünlüğü” kavramının anlamı, bu mücadelede kazanan tarafı oluşturan sınıfın veya kesimin hukukunun üstün gelmesi ve tüm topluma dayatılmasıdır. Bu üstünlük bir kez kabul edildiğinde, ister gönüllüce ister gönülsüzce, hukuk egemen olanın hukuku olarak yeniden kurulmuş olur ve artık tüm toplumun buna uyması beklenir. Uymayanlar devlet erkinin yaptırımıyla hizaya getirilir, ki bu da hukuk hükümlerince, kanunlarca belirlenmiştir. Artık hukukun üstünlüğü, egemen olanın çıkarlarının üstünlüğüdür. Bu çıkar üstünlüğü, yönetilen sınıflardan biri olan işçi sınıfı için çok daha bariz ve ezici bir içeriğe ve biçime sahiptir. İşçi sınıfının ve diğer ezilenlerin hakkının sınırı, egemen burjuvazinin hakkının başladığı yerde biter.

Bunun burjuvazinin tarihteki en özgürlükçü olduğu dönemde bile işçi sınıfının haklarının burjuvazinin lehine ihlal edilmesi ve geri plana itilmesi anlamına geldiğini Marx çok güzel ifade etmiştir: “1848 özgürlüklerinin kaçınılmaz kurmayı: kişi özgürlüğü, basın özgürlüğü, söz, dernek kurma, toplanma özgürlüğü, öğrenim özgürlüğü, inanç özgürlüğü, vb., onu güçlü kılan bir anayasal üniformaya büründü. Bu özgürlüklerden her biri, Fransız yurttaşlarının ‘mutlak’ hakkı ilan edildi, ancak şu değişmez koşulla ki, bu özgürlükler, yalnız ‘başkasının eşit hakları ve genel güvenlik’ ile, ve aynı zamanda, doğrudan bu özgürlükler arasındaki uyumu sağlamakla yükümlü ‘yasalar’la çatışmadıkları ölçüde, sınırsız idiler. (…) Bu temel yasalar, ne zaman bu özgürlükleri öteki sınıflara tümden yasaklasa ya da yalnız, polis tuzaklarından başka bir şey olmayan koşullar altında kullanılmalarına izin verse, bu, daima anayasanın buyruklarına uygun olarak, yalnızca ‘kamu güvenliği’, başka bir deyişle burjuvazinin güvenliği yararına olmuştur. (…) Daha sonraları, özgürlük sözüne saygı gösterildiği, ama onun gerçek uygulaması, kuşkusuz yasal yollarla yasaklandığı sürece, her ne kadar gerçek varlığı tamamen yokedilmiş olsa da özgürlüğün anayasal varlığı tam ve dokunulmamış olarak kaldı.[5]İşte hukukun üstünlüğünün özeti.

Yargının bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü kandırmacası

Burjuvaziye göre bağımsız bir yargı, hukuk devletinin olmazsa olmaz gereği, hukukun üstünlüğünün sağlanmasının en birinci şartıdır. Hukukçular bağımsız yargıyı “hukuk devletinin önemli bir unsuru, bireyin özgürlüğünü korumaya yönelik önemli bir tedbir” olarak tanımlarlar. Buna göre, yargının bağımsız olabilmesi için “kuvvetler ayrılığı” burjuva prensibinin uygulanması, yani yargının yasama (meclis) ve yürütmeden (hükümet) bağımsız olması, diğer ikisinin etkilerinden kendini koruması gerekmektedir. Teorik temellerini burjuva ideologlarından Locke ve Montesquieu’nün attığı bu prensiple amaçlanan; her bir gücü diğeri karşısında özerk kılmak, her gücü kendine özgü işlevlerle sınırlamak ve böylelikle güçlerin kötüye kullanılmaması için aralarındaki dengenin herhangi biri lehine bozulmasını engellemektir. Onlara göre, böylelikle hukuk devleti ve tutarlı bir insan hakları politikası gerçekleştirilebilecek, demokrasi işleyecektir.

Tek başına bağımsızlığın yeterli olmadığını düşünen burjuvazi, hâkimin hukuka uygun adil kararlar verebilmesi için şart koştuğu bağımsızlığın, hâkime dilediği gibi davranma hakkını vermeyeceğini, hâkimin ve yargının bağımsızlık ilkesine zarar vermeyecek şekilde yine bağımsız organlarca denetlenmesi gerektiğini savunmaktadır.

Yargının bağımsız kalabilmesinin temeli sayılan kuvvetler ayrılığı prensibine kısaca değinip, bağımsızlık meselesine geçelim: “Burjuva devrimlerin erken döneminde kavramı ilk ortaya atanların kaygısı o zamanlar hâkim olan mutlakıyeti sınırlamaktı. Bunun için güç tek elde toplanmamalı, mümkün olduğunca birbirinden bağımsız bölümlere ayrılmalıydı. Böylece bu ayrıştırılmış bölümler birbirini denetleyebilir ve despotizmi önleyebilirdi. (…) Halk tipi burjuva devrimlerin hemen tamamı aristokrasiye karşı bir mücadele olduğu kadar aynı zamanda burjuvazinin emekçi sınıflara karşı bir mücadelesi de olmuştur. Burjuva cephesinden bu mücadelenin özünü emekçi sınıfların mümkün olduğu ölçüde iktidardan uzak tutulması oluşturuyordu. Bunun somutlandığı başlıca konular ise hükümet şekilleri, seçim ilkesinin kapsam ve usulleri ile genel olarak devlet yapılanması gibi konulardı. Burjuvazi bu noktalarda mümkün olduğunca kendi sınıfsal çıkarlarını emekçi kitleler karşısında güvenceye alacak düzenlemeler yapmaya çalıştı.[6]

…«kuvvetler ayrılığı» kavramı da halka yabancı bürokratik mekanizmaların temel bir formülünü oluşturur. Bir kurtlar sofrası düzeni olan burjuva düzende hem halkı hem de farklı burjuva kesimleri kontrolde tutmak için, özde bir olan devlet iktidarı biçimsel olarak parçalara ayrılıp yasama, yürütme ve yargı olarak değişik kurumlara dağıtılır. Genel olarak halka sadece yasama meclisindeki «temsilcileri» seçme hakkı tanınırken, bürokratik devlet yapısının diğer iki alanı halkın elinin erişemeyeceği bir konumda tutulur.[7]

Marksistler açısından kavramın sınıfsal özü bu kadar açıkken, burjuvazi, bu sayede yargının meclisin ve hükümetin, hatta devletin etkisinden uzak kalarak bağımsız olacağını ileri sürmektedir. Burjuvazi hukukun her alanında olduğu gibi yargı bağımsızlığı konusunda da biçimsellikle yetindiği için, kâğıt üstünde bu kuvvetlerin ayrı kalmasının yeterli olacağını iddia etmektedir. Bu konularda biçimsellikle yetinmek, burjuvazinin farkında olmadığı bir zaafı değil, bilinçli uyguladığı bir politikadır. Kâğıt üzerinde bağımsızlık sağlandığı ve fiiliyatta olan burjuvazinin işine geldiği sürece gerisi önemsizdir ve burjuvazi diğer sınıflardan gelen tepkileri bertaraf edebilecektir. Tıpkı biçimsel özgürlük, eşitlik ve adalet gibi… Gerçekte ise yargı ve başta hâkimler olmak üzere sistemin tüm unsurları iliklerine kadar burjuvaziye bağlıdırlar, çünkü hepsi de burjuva devletin memurları, yani burjuvazinin hizmetkârlarıdırlar.

Her biri birer devlet memuru olan hâkimler ve savcıların tamamı Adalet Bakanlığına bağlıdır. Maaşlarını oradan alırlar, yargı sisteminin bütçesi de bu bakanlığa bağlıdır. Kısacası bağımsız olmak bir tarafa yargı devletin temel direklerinden biridir. Hele ki Türkiye’de durum daha da beterdir, çünkü yargı sistemi halen burjuvazinin statükocu kanadının payandası, parçası durumundadır.

Yargı sistemine kısa bir göz atış, burjuva toplumda yargının bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü ve adalet kavramları hakkında bize epeyce fikir verecektir. İşe daha önceki yazılarımızdan bir alıntı yaparak başlayalım: “Bu yargı işçilerin, devrimcilerin, Kürtlerin, gayrimüslim azınlıkların, kadınların, her türden düzen muhalifinin ve aykırı yaşam sahibinin tescilli bir düşmanıdır. Ciddi hiçbir hukuki dayanakları olmadan Denizleri, Erdal Erenleri idam ettiren bu yargıdır. Sınıf mücadelesinde şehit verilen nice insanımızı katledenlerin davalarını zaman aşımına uğratan, suçluları gözden saklayan, cezalandırmayan ya da göstermelik cezalarla aklayan yargı bu yargıdır. Ordudan, MİT’ten vs. emir ve telkin alarak işini yürüten bu yargıdır. Yargıtay başkanının faşist çete reisi Alaattin Çakıcı dosyası vesilesiyle MİT ile içli dışlı ilişkilerinin gün yüzüne çıkmasının üzerinden ne kadar zaman geçti? Fakire, mazluma karşı ezelden beri zenginin güçlünün yanında olan bu yargıdır.[8]

Şimdi de Bağımsız İletişim Ağı’nın 2009 Medya Gözlem Raporu’ndan seçtiklerimizle devam edelim. Bu rapor, geçtiğimiz yıl 123’ü gazeteci 323 kişinin “düşünce ve ifade özgürlüğü” kapsamındaki davalardan yargılandığını ortaya koyuyor. Oysa anayasada düşünceyi ifade özgürlüğünün bulunduğu ve düşüncenin suç olmadığı yazmaktadır. Terörle Mücadele Yasası kapsamında devrimci basına ait pek çok gazete ve dergi kapattırılmış, birden çok kez toplatılmıştır. 978 kişi aynı yasa çerçevesinde saldırı ve tehdit almış, gözaltına alınmış yahut tutuklanmıştır, ki tutuklanmak bu ülkede suçlu olduğunuz ispatlanmadığı halde hapis cezası çekmek demektir. Bu tutuklamalarda kişilere isnat edilen suçların çoğunluğunu “terör örgütü propagandası yapmak”, “terör örgütünün bildiri veya açıklamalarını basmak veya yayınlamak” iddiaları oluşturmaktadır. Bu suçlamalar özellikle manidardır, çünkü bir yandan hukukun üstünlüğünden bahsedip bir yandan da insanları muhalif düşüncelere sahip oldukları için tutuklamak, yargılamak, burjuva hukukunun gerçek yüzünü çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Bu rakamlar 2010’da yaklaşık iki katına çıkmıştır.

Kürtlere yönelik olarak, bizzat yargının (özellikle de savcıların) emrindeki kolluk kuvvetlerinin yaptıkları saldırılar, baskılar, gözaltılar ve tutuklamalar bile tek başına yargının egemen sınıfa ne kadar göbekten bağlı olduğunu ve ne kadar siyasi bir kurum olduğunu fazlasıyla göstermektedir. Sadece KCK davasından tutuklananların sayısı 1500’ü aşmış durumdadır ki, bunların içinde 54 belediye başkanı bulunmaktadır. Aynı “bağımsız” yargı, Türk burjuvazisinin ve özellikle de ordunun yönlendirmesiyle Kürtlerin partisini kapatmış, 2 milletvekilinin dokunulmazlığını kaldırarak vekilliklerini düşürmüştür. Oysa aynı mecliste cinayetle suçlananından katliamcısına, yolsuzluk yapanından yüz kızartıcı suç işleyenine kadar bir dolu milletvekili dokunulmazlık zırhının arkasında korunmaktadır. Yargının Kürtlere ve devrimcilere karşı bu seçiciliği bağımsız olmadığının kanıtı değildir de nedir?

Yargının bu hukuksuzluklarının ve bağımlılığının listesi oldukça uzundur. Dergi satarken polis tarafından vurulup suçlu çıkartılan gençlerden tutun da, helikopterlerle basılan dergi binalarına kadar yüzlerce örnek mevcuttur. Failini herkesin bildiği Kemal Türkler davası “nihayet” zaman aşımından düşürüldü. Hrant Dink davası yerinde sayıyor ve ilerleme engelleniyor. Kayıp yakınları 300 haftadır Galatasaray’da toplanıyorlar ama seslerine kulak verecek bir “bağımsız yargıç” bulabilmiş değiller. 12 Eylül’ün sorumlusu darbeci generallere açılan davalara ilişkin hiçbir ses çıkmıyor “bağımsız” yargıçlarımızdan.

Bu gerçeklik AB ilerleme raporunda bile yer almıştır. Rapora göre DGM’ler kapatılmış olmasına rağmen özel yetkili ağır ceza mahkemeleri de DGM’lerden farklı davranmamaktadır. “Terörle ilgili suçlar”da “alternatif” bir yargı sistemi işlemektedir. Artık suç olmaktan çıkmış fiillerde bile mahkemeler yargılamaya gitmekte ve ağır hapis cezaları yahut uzun tutukluluk süreleri söz konusu olmaktadır. Bu hukuksuz işleyişte devletin temsilcisi olan savcıların özel bir rolü olduğunu da ekleyelim. Normal hukuk sisteminde savunma avukatının eşdeğeri konumunda bulunması gereken savcılar, Türkiye’de hâkimin eşdeğeri pozisyonundadır. Savcının dava açma konusundaki neredeyse sınırsız yetkisi, sanıkların boş yere uzun tutukluluk süreleri içinde hapis yatmalarına neden olmaktadır. Özellikle savcıların elindeki yetki ve hesap sorulamaz konumları, hukuk içindeki hukuksuzluğun yani hukukun üstünlüğü yalanının bariz delilidir, yargının nerelere bağlı olduğunun göstergesidir.

Demek ki yargının bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü denilen şeyler kuyruklu yalanlardan ibarettir. Hiçbir sınıflı toplumda hukuk sınıflar üstü bir konuma sahip olmamıştır ve olamaz da. Hukukun üstünlüğü palavrası ancak bilinçsiz kitleleri kandırmak içindir. Yine hiçbir sınıflı toplumda yargı egemen sınıftan ve onun devletinden bağımsız değildir. Dolayısıyla sorun yargının bağımsızlığı sorunu değil, hangi sınıfın egemen olduğudur. İşçi sınıfı iktidarı ele alıp kendi egemenliğini kurduğunda, burjuva devletle birlikte burjuva hukuku da tasfiye edecektir.

Nitekim 25 Kasım 1917’de Rusya’da onaylanan Bolşevik hükümetinin Mahkemeler Hakkında Kararnamesi’nin ilk paragrafı şöyledir: “Mevcut varolan tüm yargı kurumları lağvedilmiştir. Bunlara eyalet mahkemeleri, üst yargı kurulları ve iktidar senatosunun tüm daireleri, her türlü askeri ve denizcilik mahkemeleri ve ticaret mahkemeleri dâhildir. Tüm bu mahkemelerin yerine demokratik seçim esasına göre kurulacak mahkemeler getirilecektir.” Bolşeviklerin ve sovyet iktidarının hukuk hakkındaki görüşü de çok nettir; hukuk sistemi de tıpkı devlet aygıtı gibi gittikçe sönümlenecektir. Benzer şekilde Sovyetlerin ilk anayasasında yer alan şu hükümler de, burjuva hukukunun temelini ortadan kaldıracak niteliktedirler: özel kapitalist mülkiyetin ve toprak mülkiyetinin kaldırılması, Rusya’da yaşayan bütün halkların hak ve eşitliği, burjuvazinin tüm devlet kurumlarının (yargı ve hukuksal olanlar da dâhil olmak üzere) lağvedilmesi ve sovyetlerin emekçilerin temsil organları olarak onaylanması vb.

Dolayısıyla yargı alanında işçi devletinin güttüğü politikaları şöyle özetlemek mümkündür: eski yargı sisteminin lağvedilmesi, mahkemelerin demokratik seçim esasına göre oluşması ve hâkimlerin seçimle getirilip istendiğinde görevden alınabilmesi, yargı sisteminin burjuvazinin özel mülkiyetinden kaynaklanan gereksiz davalardan temizlenmesi (miras davaları, toprak davaları, gayrimenkul davaları, ticari anlaşmazlıklar vb, ki bunlar yargı sisteminin yükünün yarıdan fazlasını oluşturuyorlardı), yargı sistemindeki bürokrasinin ve kırtasiyeciliğin kaldırılması, yasaların basitleştirilmesi.

Tüm bu anlattıklarımızdan çıkacak sonuç, elbette ki, işçi sınıfının haklarını genişletmek için ve bunların yasalara girmesi için verdiği mücadeleden vazgeçmesi gerektiği değildir. İşçi sınıfı, burjuva düzende, haklarının hukuksal alanda, yasalarda yer alması için mücadele etmeksizin mücadelesini ilerletemez. Siyasal ve ekonomik hakları için mücadele etmek, bunların yasalarda yer almasını sağlamak ve aleyhine olanların ise yasalara geçmesini engellemek işçi sınıfının demokrasi mücadelesinin önemli bir parçasıdır.

Unutmamak gerekir ki burjuva hukukunun oluşumunda, tarihsel olarak işçi ve emekçi sınıfların da özel bir yeri vardır. Geçmişte Avrupa’da yaşanan burjuva devrimlerin hepsinde, işçi sınıfı feodal yapıya karşı savaşında burjuvazinin yanında yer almış, ama kendi çıkarlarına bazı hakları hukuk sisteminin içine, yasalara koydurmayı da başarmıştır. Sonrasında devam eden sınıf mücadelesinin tarihi de bu hakların genişletilmesi için verilen mücadele örnekleriyle doludur; genel oy hakkının kazanılması, 8 saatlik işgünü yasası, sosyal güvenlik sistemi, iş kanunu vs.

Bugün işçi sınıfının yapması gereken, burjuvazinin yaydığı “hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı” gibi safsatalara kulak asmaksızın, geçmişte zorlu mücadelelerle elde edilmiş hak ve özgürlüklerini egemenlerin saldırılarına karşı korumak ve kendi somut sınıf çıkarları doğrultusunda genişletmek için mücadele etmektir. Bu mücadele, işçi sınıfının devrim mücadelesinin kopmaz bir parçası olarak görülmelidir.



[1] Engels, “Hukukçular Sosyalizmi”, Din Üzerine içinde, Sol Yay., 1995, s.253

[2] Engels, age, s.251

[3] Engels, age, s.251-252

[4] Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, Sol Y., cilt 3, s.597

[5] K. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Sol Y., s.29-30

[6] Levent Toprak, Anayasa Paketi ve Statükocu Hezeyanlar, MT, Nisan 2010

[7] Levent Toprak, Anayasa Sorununa Sınıfsal Bakış, MT, Eylül 2007

[8] Levent Toprak, Anayasa Paketi ve Statükocu Hezeyanlar

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 70, Ocak 2011