Navigation

“Değişen” Obama ve Emperyalist Savaş Süreci

Tüm dünyada burjuva medya, büyük puntolar ve iddialı manşetlerle ABD’nin bütün muharip askerlerini Irak’tan çektiğini duyurdu. Gazeteler gelişmeyi sanki ABD tüm askerlerini Irak’tan çekiyormuş –ve dolayısıyla da Irak işgali sona eriyormuş– gibi verdi. Oysa gerçekte, ne ABD Irak’taki askeri varlığını sona erdirmekte ne de işgal son bulmaktadır.

Burjuva medya her zamanki gibi olayları kendi ideolojik süzgecinden geçirerek ve çarpıtarak vermektedir. “ABD tüm muharip askerlerini geri çekiyor” ifadesi yanılsama yaratmak amacıyla kasıtlı olarak kullanılmakta ve geride kalan 52 bin askerin (geri çekme işleminden önce yaklaşık 130 bin asker bulunuyordu) sadece 1 yıl daha kalacağı ve asıl görevinin de Irak ordusunu eğitmek olacağı söylenmektedir. Fakat gerçeklik bundan farklıdır. Geriye kalan askerlerin tek görevi kesinlikle Irak ordusuna eğitim sağlamak ve diplomatik temsilcilikleri korumaktan ibaret değildir. Bu birliklerin “muharip” yeteneklere de sahip oldukları, yani gerektiğinde kendilerini korumak amacıyla sıcak çatışmalara girebilecekleri, bizzat Amerikalı yetkililer tarafından da ifade edilmiştir. Yine aynı yetkililer “gerektiğinde” –siz bunu “istedikleri her an” diye anlayın– yeni muharip güçlerin Irak’a sevk edilebileceğini de sözlerine eklemişlerdir.

Geride bırakılan bu birliklere ek olarak, sayıları 95 bine ulaşmış olan emekli asker, polis ve istihbarat elemanını çalıştıran, Blackwater ve benzeri 19 özel güvenlik şirketi, görevi Amerikan ordusundan devralmış durumdadır. Amerikalı yetkililer, bu özel güvenlikçilerin sayısını iki katına çıkarmayı planladıklarını açıklamışlardır. Ayrıca BM’ye bağlı ABD askerlerinin “barış gücü” kılıfı altında Irak’ın çeşitli bölgelerinde görev yapacağı da açıklamalarda yer almaktadır. Bu askerlerin önemli bir bölümü, mevcut ve yeni yapılacak ABD üslerinde görev yapacaklar. Dolayısıyla ABD’nin Irak’taki askeri varlığını sona erdireceğinden bahsetmek, başta Amerika’dakiler olmak üzere emekçi kitleleri kandırmak üzere ortaya atılmış kasıtlı bir yalandır. Sadece Amerikalı yetkililerin açıklamalarını baz alacak olsak bile, ABD’nin Irak’taki silahlı gücü 2011 sonunda 240 bin civarında olacaktır. Tek fark, ABD ordusuna bağlı katliam birliklerinin yerini, çoğunluğu özel güvenlik şirketlerine mensup paralı askerlerin yani kiralık katiller sürüsünün alacak oluşudur.

Irak’ta ABD işgali sona ermediği gibi, işgalle birlikte başlayan siyasi istikrarsızlık da devam ediyor. Bir yanda işgale karşı yürütülen direniş eylemleri, diğer yanda da Irak burjuvazisinin kendi içindeki iktidar kavgası sürüyor. Seçimlerin üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen hükümet halen kurulabilmiş değil. Direniş eylemleriyle iç içe geçmiş bulunan bu iktidar kavgası yüzünden her gün onlarca Iraklı hayatını kaybetmektedir.

Yedinci yılında, Türkiye dâhil çeşitli emperyalist güçlerce de desteklenen ABD işgalinin Irak halkına bilançosu tam bir felâket tablosunu andırmaktadır. 1 milyonu aşkın insan savaş ve savaşın sonuçları yüzünden hayatını kaybetmiştir, her gün onlarca kişi çatışmalardan dolayı ölmektedir. Ekonomi allak bullak olmuş durumdadır, işgal öncesinde günlük 25 milyon varil olan petrol üretimi 2,5 milyon varile düşmüştür. Resmi işsizlik oranı %15’tir, gençlerde ise bu oran %30’a kadar çıkmaktadır. Çalışanların %40’ı da yarım günlük veya geçici işlerde çalışabilmektedir. Nüfusun üçte biri yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. 230 bin kişi ülke dışında, 1,5 milyon kişi de ülke içinde göçmen durumundadır. Ve tüm bu kaotik tablo, düzelmek bir yana daha da kötüleşme eğilimindedir.

Ülkeyi “demokrasi ve özgürlük” vaadiyle işgal eden Amerikan emperyalizmi işleri öylesine kötü bir hale getirmiştir ki, başlangıçta işgale karşı çıkan eski BAAS artıkları bile ABD’nin asker sayısını azaltmaması ve ülkeden elini çekmemesi gerektiğini söyler duruma gelmişlerdir. Zaten böyle bir derdi olmayan Obama yönetimi, bu talepleri işgal politikalarına dayanak olarak kullanmakta, ama planları doğrultusunda asıl gücünü Afganistan ve Pakistan’a kaydırarak Irak’ı özel güvenlik güçlerinin ve BM “barış gücü”nün ellerine bırakmaktadır. Çünkü Obama ve ekibinin niyeti, gittikçe yaymakta oldukları emperyalist savaş cephesinde güçlerini dengeli ve değişen ihtiyaçlara uygun biçimde konumlandırmaktır.

Obama saldırganlıkta da kan dökücülükte de Bush’un takipçisidir

Öte yandan Batı medyasının belli başlı gazetelerinde, Obama’nın çizgi değiştirdiği ve “Bush’un geri döndüğü” yolunda yorumlar yapılmaktadır. Bu yorumlara göre Obama, başlangıçtaki sözümona barışçıl ve yumuşak güç kullanmaya dayalı çizgisini terk etmeye ve Bush’un saldırgan tutumunu izlemeye başlamıştır. Bu söylem, belirli bir gerçeklik payı içermekle birlikte yanıltıcıdır da. Obama başından beri Bush döneminde belirlenen emperyalist politikaların takipçisi olmuştur. Bush döneminin “şahin” çizgisinin ardından görece daha “yumuşak” bir söylem içinde olan Obama, ABD’nin hegemonyasının zayıflamasına paralel olarak ve rakip emperyalist devletlerin kendi aleyhine olacak yönelimlere girmesine fırsat vermemek için daha atak, saldırgan ve baskın bir çizgi izlemek zorundadır. Dolayısıyla şimdi sıra, tıpkı daha önceki yazılarımızda öngördüğümüz gibi, Obama’nın söylemini giderek sertleştirmesine ve buna uygun olarak da, milyonlarca insanın canına malolan kanlı savaş yöntemlerine hız vermesine gelmiştir.

Irak ve Afganistan’da özel güvenlik şirketlerine daha fazla görev verilmesi bunun ilk işareti olarak görülmelidir. Bir yandan kendisine oy verenlerin yarattığı basıncı düşürmek isteyen, diğer yandan da hizmetinde olduğu tekelci sermayenin çıkarlarını korumak zorunda olan Obama yönetimi, Amerikan askerlerinin yerine özel güvenlik elemanlarını kullanmayı giderek artan oranda tercih etmektedir. Roma ordusunun lejyonerlerini hatırlatacak şekilde paralı askerlerden oluşan bu kiralık katiller sürüsü, geri dönen asker cenazeleri karşısında Amerikan halkının yükselen tepkisini bastırmada bir can simidi gibi görülmektedir. Ancak Irak ve Afgan halkları açısından bunun anlamı daha fazla kan, ölüm, acı ve gözyaşı demektir. Çünkü bu paralı ve profesyonel askerler, çok daha acımasız ve kural tanımaz şekilde hareket etmektedirler.

Benzer şekilde CIA’ya bağlı özel birliklerin, yani kontr-gerilla güçlerinin düzenlediği operasyonların sayısında ve kapsamında da ciddi bir artış yaşanmaktadır. Bu kontr-gerilla güçlerinin hareket alanı Irak ve Afganistan’la sınırlı değildir. Bush döneminin “önleyici savaş” doktrini çerçevesinde, Yemen’den Somali’ye, eski Sovyet cumhuriyetlerinden Filipinler’e kadar 19 ülkede bu birlikler, yerel güçlerle ve İngiltere, Fransa gibi diğer emperyalist güçlerle işbirliği halinde operasyonlar düzenlemektedirler. Bu operasyonlar sözde El-Kaide gibi “terörist” örgütlere karşı yapılmaktadır, ama nedense bahsi geçen ülkeler hep emperyalist paylaşım kavgasının belli başlı kapışma alanlarına denk düşmektedir.

Doğrudan CIA’ya bağlı kontr-gerilla güçleri, kâh insansız savaş uçaklarıyla köyleri bombalamakta ve sivil insanları katletmekte, kâh gizli operasyonlarla kaçırdıkları direnişçileri gizli merkezlerine götürerek sistematik biçimde işkence etmektedirler. CIA ve Pentagon’un birlikte yürüttükleri bu operasyonlar, hedef tahtasına yerleştirilmiş direniş önderlerinin suikastlarla katledilmesini, uyuşturucu kaçakçılığı yapan mafya gruplarıyla ve yerel savaş ağalarıyla işbirliğini de içeriyor.

Bu iki gelişme, yani CIA’ya bağlı kontr-gerilla güçlerinin etkinliğinin artması ve özel güvenlik kuvvetlerinin daha yaygın biçimde kullanılması, Obama döneminin alâmeti farikası haline gelmiştir. Obama yönetimi bu sayede pis işlerini daha gizli ve sessiz bir şekilde halledebilmekte, politik rakiplerinin ve kamuoyunun baskısından sıyrılabilmektedir. Ayrıca operasyonları düzenleyen güçler yakalandıkları veya öldürüldükleri durumda da ABD yönetimi bunları sahiplenmemekte ve sorumluluktan kaçabilmektedir. Nobel ödüllü “barış adamı” Obama’nın imajını koruyabilmek için bel bağladığı bu yöntemler, açıktır ki Bush döneminin açık saldırı politikalarından daha az gayri insani değildir. Tersine, kitlelerin bilincinin “savaşın bittiği” yönünde manipüle edilebilmesi ve bulandırılabilmesi açısından daha tehlikelidir. Fakat kuşkusuz işler bunlarla sınırlı kalmayacaktır, çünkü emperyalist kapışmanın ve hegemonya yarışının ekonomik krizden de beslenerek kızışan doğası, Obama’yı çok daha fazlasını yapmaya itmektedir.

Obama yönetiminin daha da saldırganlaşacağının ikinci işareti ise Ortadoğu, Afganistan ve Pakistan’da izlenen politikalardaki doz arttırımlarıdır. Obama yönetimi Afganistan’daki asker sayısını şimdilik daha fazla arttırmayacağını açıklamış olsa da, direniş güçlerine karşı yürüttüğü saldırıların dozunu giderek arttırmaktadır. Bu da beraberinde daha fazla sivilin ölmesini, Afgan halkının çektiği sefaletin ve acıların artmasını, yegâne direniş gücü olarak Taliban’ın güçlenmesini getirmektedir. ABD saldırılarından Pakistan’ın kuzeyindeki sivil yerleşim alanları da nasibini almaktadır ve bu da Taliban’ın etkisinin bu bölgede de artmasından başka bir sonuç doğurmamaktadır. Pakistan ise genel olarak her geçen gün daha fazla istikrarsızlaşmakta ve bizzat paylaşım alanı olmaya doğru ilerlemektedir. Bu durum, yani Pakistan’ın kasıtlı olarak içine itildiği kaotik ortam, ABD’nin planlarına da uygundur. Hatta ABD son günlerde yaşanan sel felâketinden bile bu yönde faydalanmaktadır. Uluslararası yardımları “Taliban’ın eline geçecek” söylemiyle engellemeye dahi çalışmıştır.

Başkanlığının ilk zamanlarında Ahmedinejad’a bol bol havuç uzatan Obama, ne zamandır havucun yerine sopayı geçirmeye başlamıştır. BM Güvenlik Kurulundan çıkan son yaptırım kararları, her ne kadar Rusya ve Çin pek uymasa ve Brezilya, Türkiye karşıt pozisyon alsalar da, AB ülkelerinin de katılımıyla giderek sertleştirilmektedir. ABD’nin yanında saf tutan Arap ülkeleri de (Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün, Körfez ülkeleri vb.) İran’ın güçlenmesine karşı bu yaptırımları desteklemektedirler. İran’dan gelecek olası füze saldırılarına karşı oluşturulan füze kalkanı projesine de hız verilmiş durumdadır. Obama yönetimi her fırsatta İran’ı vurmak yönünde planları basına sızdırmakta ve güçlerini bu planlar doğrultusunda İran’a yönelik olarak mevzilendirmektedir.

Bunlara ek olarak, Ortadoğu genelinde İran’ı yalnızlaştırmak ve gücünü kırmak yönündeki politikalarda da vites artırımı söz konusudur. Fransa gibi Batılı güçler ve Suudi Arabistan gibi Arap ülkeleri aracılığıyla Suriye’yi İran’dan uzaklaştırma kampanyasına hız verilmiştir. İran’a ihanet etmesi karşılığında Suriye’ye uzatılan havuçlar arasında ekonomik yardımın yanı sıra, Lübnan ve Irak’taki siyasi nüfuzunun artmasına göz yumulacağı gibi vaatler de bulunmaktadır. ABD, Suriye ile İran’ın arasını açmak için en küçük ayrıntıları bile atlamamaktadır. Irak seçimlerinde Suriye ile İran’ın ayrışan tutumları buna örnek gösterilebilir. Seçimlerde, Suriye Suudi Arabistan’la birlikte ulusal birlikçi ve laiklik yanlısı Allavi’yi desteklerken, İran, Şiilerin çoğunluğunun temsilcisi olarak görülen Maliki’yi destekliyordu.

İran’ın etkisinde olan Lübnan Hizbullah’ını ve Filistinli Hamas’ı yok etmeye dönük faaliyetler de arttırılmıştır. İran’ın, kendisine karşı düzenlenecek olası bir saldırıda İsrail’i vurmak açısından elindeki en önemli koz olarak gördüğü Lübnan Hizbullah’ı, ABD ve İsrail’in planları açısından ciddi bir tehdit olarak görülmektedir. ABD ve İsrail, Hizbullah’ın Lübnan halkının gözündeki popülaritesini azaltmak amacıyla, bizzat İsrail ajanlarının organize ettiği çok açık olan Hariri suikastını bile Hizbullah’ın üzerine yıkmaya çalışmaktadır. Geçtiğimiz günlerde Suudi kralı Abdullah’ın ve Suriye devlet başkanı Esad’ın Lübnan’da bir araya geldiği mini zirvede de öncelikli amaç Suriye’nin Hizbullah üzerindeki nüfuzunu kullanarak İran’ın etkisini zayıflatmaktı. ABD ve İsrail, Lübnan üzerinde ciddi nüfuzu olan Suriye buna cevaz vermedikçe Hizbullah’ın gücünün kırılamayacağını bildiklerinden Suudilere bu zirveyi düzenlettirmişlerdir.

Bu diplomatik yöntemlerin ne derece etkili olacağı belirsiz olduğundan, ABD-İsrail ikilisi işi Lübnan’la ikinci bir savaş çıkartmaya kadar götürebilecek durumdadırlar. Nitekim daha birkaç hafta önce Lübnan-İsrail sınırında yaşanan çatışma bunun kanıtı olarak görülmelidir. İsrail’in provokatif tavırları sayesinde, zaten son derece gergin olan ortamın ateşlenmesi an meselesidir. Bu bağlamda, İran savaşına giden yolun öncelikle Lübnan’da Hizbullah’ın tasfiye edilmesini amaçlayan bir saldırıyla açılacağını söylemek olanaklıdır. Bu olası Lübnan-İsrail savaşı bir öncekinden çok daha büyük ve yıkıcı etkilere sahip olacaktır. İsrail ordusu çıkacak bir savaşta, öncekindeki gibi Hizbullah ile Lübnan hükümetine bağlı güçler arasında bir ayrım yapmayacağını, daha hızlı ve etkili bir saldırıda bulunacağını şimdiden açıklamıştır. Bu açıklama, İsrail’in savaşa hazırlandığının ve saldırı planları yaptığının bir kanıtı olarak görülmelidir.

ABD’nin zorlamasıyla önümüzdeki günlerde yapılacak olan İsrail ve Filistin yönetimi arasındaki doğrudan görüşmelerin amacı da Hamas’ın etkisini kırmak ve hatta tasfiyesini sağlamaktır. ABD’nin bu planı, Amerikan yanlısı Arap devletleriyle AB ülkelerinden de destek görmektedir. Dört bir yandan baskı altına alınan Filistin yönetimi başkanı Abbas, son derece teslimiyetçi bir içeriğe sahip bu görüşmeye “önkoşulsuz” olarak katılmaya mecbur bırakılmıştır. Önkoşulsuz katılımın anlamı, İsrail’in 1967’deki sınırlara geri çekilmesi, sürekli yayıldığı yerleşim alanlarını boşaltması ve hapiste tutulan Filistinli direniş önderlerinin serbest bırakılması talebinden vazgeçmesidir ki, bu, Filistinlilerin yıllardır uğruna mücadele ettikleri en hayati talepleri bir kenara bırakmak anlamına gelmektedir. Kendi rakibi olarak gördüğü Hamas’ın ekarte edilmesi için yanıp tutuşan Abbas, doğrudan görüşmelere önkoşulsuz katılmayı kabul ederek, Filistin davasına ihanet etmeye devam etmektedir. Bu görüşmelerden Filistin halkının yararına hiçbir sonuç çıkmayacağı çok açıktır, ama zaten ABD-İsrail ikilisinin derdi de bu değildir. Onların asıl derdi Hamas’ın gücünün kırılmasıdır.

İsrail’in faşist dışişleri bakanı Lieberman’ın, Gazze’nin Mısır ve Batı Şeria’nın da Ürdün’ün vesayetine bırakılması suretiyle Filistin sorununun halledilmesi yönündeki planı, bu görüşmelerin temelini oluşturmaktadır. ABD’nin de el altından desteklediği bu plan, Abbas gibi işbirlikçi yönetimler tarafından bile kabul edilmesi zor bir plan olsa da, görüşmelere Mısır devlet başkanı Hüsnü Mübarek ile Ürdün kralı Abdullah’ın çağrılması ve bizzat Obama’nın toplantıya ev sahipliği yapacak olması, niyetlerdeki ciddiliği ortaya koymaktadır. Bu görüşmelerde tavizler koparmak yönünde Abbas’a ciddi baskılar yapılacağı kesindir. Ve kuşkusuz bu baskılara, İsrail’in Hamas’a, dolayısıyla da Gazze’ye yönelik saldırılarının eşlik etmesi kuvvetle muhtemeldir.

Her zamanki gibi sonuçsuz kalacağı belli olan bu görüşmelerin yapılmasındaki bir diğer sebep ise, Gazze’ye yardım götüren gemilere saldıran İsrail’in epeyce zedelenen imajını “barış görüşmeleri başladı” aldatmacasıyla bir nebze olsun düzeltmektir. Görüşmeler Filistinliler için iki tarafı keskin kılıç gibidir. Görüşmeye katıldıkları takdirde ABD ve İsrail’in planlarına hizmet etmiş olacaklar, katılmadıkları takdirde ise barışı bozmakla suçlanacak ve günah keçisi haline getirilecekler. Bu doğrudan “barış” görüşmeleri, İsrail’e Gazze ablukasını sürdürmek ve yerleşim yerlerini yaymak için de güzel bir kılıf sunmaktadır.

İşte “barış adamı” Obama’nın ve ekibinin yeni yönelimlerinin ana hatları bunlardır. ABD-İsrail ikilisinin planladığı ve AB ülkelerinin desteklediği bu politikalar sayesinde Ortadoğu yıkıcı ve yaygın savaşların öncelikli alanı haline gelmiştir. İran var gücüyle silahlanmaktadır. Elindeki uzun menzilli balistik füzeleri ciddi ölçüde geliştirmiş durumdadır, insansız bombardıman uçağı ürettiklerini Ahmedinejad daha yeni açıklamıştır. Buna karşılık katil İsrail de İran’ı vurmak için adeta fırsat kollamakta, sık sık İran’a saldırı planlarını açıklamakta ve ABD’yi sürekli olarak İran’a saldırmak konusunda zorlamaktadır. İşi bir oldubittiye getirerek İran’a karşı savaşın başlamasını sağlamak, İsrail için hiç de uzak bir seçenek değildir.

Emperyalist Türkiye de suç ortağıdır

Ezilen halkları ve emekçi sınıfları boğan emperyalist politikalarda ABD yalnız değildir. ABD’ye ek olarak, rakip emperyalist güçler de boş durmamakta ve onlar da kendi çıkarlarını korumak ve geliştirmek amacıyla çeşitli girişimlerde bulunarak, BOP’a konu olan coğrafyadaki halkların çektiği acıların artmasına katkıda bulunmaktadırlar. Ortadoğu söz konusu olduğunda bu emperyalist güçlerden birisi de Türkiye’dir. Meseleyi sadece Amerikan emperyalizminin kötülüklerine indirgeme hatasına düşmemesi gereken işçi sınıfı, olaylara bu pencereden bakmalıdır.

Emperyalistleşen Türkiye Ortadoğu’da bir ortak pazar kurmaya çalışmakta, Suriye ve Irak’la anlaşmalar imzalamakta, Afrika ülkeleriyle ilişkilerini geliştirip yatırımlar yapmakta, Brezilya’yla birlikte İran’la nükleer takas anlaşması yapmakta, Rusya’yla ilişkilerini ciddi ölçüde ilerletmekte, İran’la bir dizi ikili anlaşmalara imza atmakta, Hamas’la görüşüp İsrail’e kafa tutmaktadır. Bu doğrultuda ilerlerken de zaman zaman ABD’yi ve İsrail’i, hatta çeşitli AB ülkelerini karşısına almaktadır. Emperyalist dünyanın başı olan ABD’ye ve katil İsrail devletine “boyun eğmeyen” bir başbakanın, örgütsüz kitlelere de hoş göründüğü açıktır. Ama bu görüntünün arkasında yatan sınıf çıkarları aslında hiç de ezilen halkların ve emekçi sınıfların yararına değildir.

Burjuva Türkiye devletinin, ABD’nin Afganistan’da yaptıklarına hiçbir itirazı yoktur. Hatta bulundurduğu askeri güçle, ABD emperyalizminin işlediği suçlara da ortak olmuştur. Türkiye, bu ülkeyi yöneten ve boğazına kadar pisliğin içine gömülü olan, rüşvetçilikte sınır tanımayan, Afgan halkına gönderilen yardımları zimmetine geçiren, işgal güçlerinin halka yaptığı zulme ve katliamlara seyirci kalan, savaş ağalarıyla ve uyuşturucu tacirleriyle her türlü işbirliğini yapan, tek derdi cebini biraz daha doldurmak olan kukla Karzai yönetimini de desteklemektedir.

Benzer şekilde Türkiye, son süreçte yaşanan soğuma bir tarafa bırakılırsa, İsrail’in de bölgedeki en önde gelen müttefiklerinden biridir. Önümüzdeki süreçte, ABD ile ilişkilerin ısınmasına paralel olarak İsrail’le ilişkilerin düzelmesine de şaşırmamak gerekir. Zaten diplomatik ve kısmen askeri ilişkilerdeki soğuma hariç tutulursa, ticari ilişkilerde 2010 başından bu yana bir artış bile söz konusu olmuştur. Türkiye’nin İsrail’e karşı çıkışının sebebi, İsrail’in Filistin halkına yıllardır uyguladığı zulüm değildir. İsrail’le giriştiği rekabettir. Son süreçte, onca atıp tutmaya rağmen Gazze’de yaşayan Filistinlilerin durumunu düzeltecek gerçek adımların hiçbiri atılmamıştır. Gazze’ye yönelik İsrail ablukası devam etmektedir. Örneğin Filistin halkının boynundaki ilmeğin biraz daha sıkılmasından başka hiçbir sonuç doğurmayacağı açık olan İsrail-Filistin yönetimi arasındaki önkoşulsuz doğrudan görüşmelere ilişkin Türkiye’nin hiçbir itirazı olmamıştır. İşin aslı Türkiye’nin Ortadoğu’daki yönetimlerin baskıcı karakteriyle bir sorunu yoktur. Sıra emperyalist politikalara geldiğinde Türkiye’nin ABD’den veya diğer emperyalist güçlerden niyet olarak hiçbir farkı yoktur. Sadece yapabildikleri ve gücü daha sınırlıdır.

Üstelik son dönemde, gücünün ve kapasitesinin sınırlarını zorlayan bir Türkiye’dir söz konusu olan. Türkiye, bizzat bölge ülkeleri tarafından da artık Ortadoğu’nun en önemli gücü kabul edilmektedir. Suriye ve İran’la, hatta Rusya’yla geliştirdiği ilişkiler sayesinde bölgedeki dengeleri etkileyecek bir ağırlığa sahip olmuştur. Irak’ta ortaya çıkması muhtemel siyasi boşluğun yaratacağı fırsatlara şimdiden gözünü dikmiş durumdadır. Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkeler İran’a karşı bir denge oluşturduğu için, Suriye ve İran ise İsrail’e kafa tutmasından ve ABD-İsrail ikilisinin İran’a yönelik politikalarına ayak diremesinden hareketle Türkiye’yi değişen oranlarda desteklemektedirler.

Türkiye’nin son dönemde giriştiği hamleler ve aktif dış politikası, ABD’yi de planlarını gözden geçirmeye ve Türkiye’yle olan ilişkilerini yeniden değerlendirmeye mecbur bırakmıştır. ABD, bir yandan Türkiye’yi hepten karşısına alacak kadar ipleri germemekte, diğer yandan da hizaya getirecek ölçüde aba altından sopa göstermeyi ihmal etmemektedir. Türkiye burjuvazisi de, AKP ve hatta Erdoğan aracılığıyla, önce radikal çıkışlar yapmış sonra da bir miktar geri adım atarak arayı düzeltmeye dönük girişimlerde bulunmuştur. ABD dışişlerinin Türkiye hakkında hazırladığı raporda yer alan ifadeler ve rapor sonrasında dışişlerinin Türkiye konulu toplantısındaki değerlendirmeler, yeni atanacak büyük elçinin niteliği vb. ABD’nin Türkiye’ye yönelik bakış açısına ışık tutmaktadır. Benzer şekilde Türkiye’den bir heyetin ABD’ye giderek önce Obama’yla sonra da Kongre’yle görüşmesi de Türkiye’nin arayı düzeltme çabalarına örnek oluşturmaktadır.

Özetle ifade edecek olursak ABD, emperyalistleşen Türkiye’nin bölgesel güç olma yolundaki çabalarını anlayışla karşıladığını, bu doğrultuda kendi planlarında Türkiye’ye biçtiği rolü tekrar gözden geçirdiğini ve daha aktif rol vermeye (bunu pastadan daha fazla pay vermek şeklinde anlamak gerekir) hazır olduğunu, ancak buna mukabil Türkiye’nin de açıktan İsrail’i hedef alan ve İran’a yönelik ABD planlarını bozacak politikalardan kaçınması gerektiğini söylemektedir.

Türkiye ise, belli ölçülerde ABD’nin isteklerini karşılayacak tavizler vermeye hazır olduğunu ortaya koymuştur, fakat ABD planlarıyla örtüşmeyen çıkarlara sahip olduğunu da açıkça ifade etmekte ve bu noktalarda ABD’ye ayak diremektedir. Bu noktalardan ilki ve en önemlisi İran konusu, ikincisi de Filistin (dolayısıyla da İsrail) sorunudur. Bunlara Kürt sorunu, Kıbrıs meselesi, Ermenistan’la ilişkilerin düzeltilmesi gibi hususları da eklemek gerekir. Ve bu hususların hepsi de, aynı zamanda Türkiye burjuvazisinin iç kapışmasının konularıdır. Dolayısıyla bu başlıklar hem iç hem de dış politikanın yakıcı konularını teşkil etmektedir. ABD planları, bir konuda AKP çizgisiyle örtüşürken diğer konuda statükocu kanatla örtüşmektedir. Bu farklılıkları veya benzerlikleri AKP’yi hizaya getirmekte birer koz olarak kullanan ABD yönetimi de tam anlamıyla homojen olmadığından, ortaya girift bir tablo çıkmaktadır.

ABD burjuvazisinin şahin kanadı, Erdoğan’ın “one minute” çıkışından sonra açıkça statükocu kanadı desteklemeye başlamıştır. Bunlara Demokratların bir bölümünü de eklemek gerekir. Obama’nın da içinde yer aldığı diğer kanat ise, statükocular karşısında AKP’yi desteklemekte ve fakat İran meselesinden ötürü ciddi rahatsızlık duymaktadır. Bu tabloya AB ülkeleri de eklendiğinde saflar daha bulanıklaşmaktadır. Çünkü Fransa ve Almanya Türkiye’nin çıkışlarından rahatsızlık duyarken, İngiltere pek çok konuda AKP hükümetine ciddi biçimde arka çıkmaktadır. Buna son zamanlarda İngiltere ile ABD arasında yaşanan ufak çaplı sürtüşmeler de eklendiğinde, tabloya neden karmaşık dediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Tüm bu karmaşıklığın ve çelişkilerin sebebi hegemonya yarışında ve emperyalist savaş sürecinde gelinen durumdur. Sürecin devamında daha nice saf değiştirmeler ve yeni kamplaşmalar görüleceğini daha önceki yazılarımızda da belirtmiştik, ta ki nihai sona yaklaşılana ve kutuplar iyice belirginleşene kadar. Sonrasında nasıl bir kızılca kıyametin kopacağı ise tarihin sunduğu dersler hatırlanarak öngörülebilir.

İşçi sınıfı kaderini kendi ellerine almalıdır

Özetleyecek olursak, Obama ve ekibinin yönetimindeki ABD, dünyayı hızla ateşe doğru götürmekte Bush döneminden geri kalmadığını ve kalmayacağını artık çok net biçimde ortaya koymuş durumdadır. Obama’nın şahsından bağımsız olarak, dünya ekonomisinin içinde bulunduğu kriz ortamı ve onun kışkırttığı hegemonya kavgası, emperyalist savaş sürecinin ilerlemesini beraberinde getirmektedir. Bu noktada diğer emperyalist güçlerin de ABD’den aşağı kalır yanı yoktur. AB, kimi nüanslar bir yana bırakılırsa, ABD’nin kuyruğuna takılmış vaziyettedir. Oysa hatırlanacak olursa Afganistan ve Irak işgallerinin ilk dönemlerinde ne de “yiğit” bir şekilde ABD’ye kafa tutmaktaydılar!

Burjuva medyanın da yoğun gayretleri sayesinde olduğundan daha “sessiz” gösterilen bir dönem geride kalmaktadır. Eninde sonunda İran’a savaş açılmasının gündeme geleceği bu sürecin açılışının Lübnan’a yönelik bir İsrail saldırısıyla yapılması ihtimal dâhilindedir. Doğrudan görüşmeler esnasında Filistin halkına dayatılacak olan Lieberman planı, pekâlâ Ortadoğu kazanının ısısını yükseltebilecek niteliktedir. Bölünmeye doğru itilen Irak’ta yükselecek kanlı boğazlaşmaların diğer bölge ülkelerine ve bu arada Türkiye’ye de sıçraması kaçınılmazdır. İran’la başlatılacak savaşın sonuçları ise karşılaştırılamaz ölçüde daha ağır olacaktır. Bu savaşın bölge ülkelerini bir girdap gibi içine çekmesi işten bile değildir. Ve tüm bu iç karartıcı tabloya rağmen, emperyalist-kapitalist güçlerin tek derdi pastadan aldıkları payı arttırmak yahut pastadan pay almaya çalışmaktır. Yani bu tablodan etkilenen ve daha da etkilenecek olan emekçi sınıfların durumuyla ilgilendikleri yoktur. Emekçi sınıflar ancak birleşerek ve mücadele sahnesine çıkarak kendi kaderlerini ellerine alabilirler.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 66, Eylül 2010