Navigation

Burjuvazi Sendikalara da Saldırıyor

Kapitalizmin derinleşen kriziyle birlikte işçi sınıfına yönelik saldırılar da arttı. Tüm dünyada milyonlarca işçi işten atıldı, çalışma saatleri uzatıldı, ücretler düşürüldü, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, iş kazaları çoğaldı. Krizin faturasını işçi sınıfına ödetmek isteyen kapitalistler dünya çapında işçilerin sendikal örgütlülüğüne saldırıyorlar. Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu tarafından hazırlanan bir rapor, krizin patlak vermesiyle birlikte sendikal mücadeleye saldırıların ne denli arttığını ortaya koyuyor. Krizin faturasını işçilere ödetmek isteyen burjuvazi, hiçbir yasa tanımaksızın işçi sınıfına açıktan saldırıyor.

Rapora göre geçen yıl dünya ölçeğinde 90 sendikacı öldürüldü, 75 sendikacı ölümle tehdit edildi. Sendikal faaliyetlerde bulunan 2 bin 500 kişi tutuklandı, 5 bin kişi işlerinden atıldı. En çok ölümün yaşandığı yer Latin Amerika oldu. Kolombiya’da 49, Guatemala’da 10 sendikacı öldürüldü. Ayrıca Kolombiya’da 20 ve Guatemala’da da 2 cinayet teşebbüsü kaydedildi. Bangladeş, Brezilya, El Salvador, Honduras, Pakistan, Filipinler, Swaziland ve Uganda’da da sendikalı işçiler katledildiler. Panama’da, çalışanların en temel yasal haklarının ortadan kaldırılmasına karşı düzenlenen protesto gösterilerine polisin saldırması sonucu yaklaşık 700 işçi yaralandı ve 101 işçi tutuklandı.

Yine rapor Bangladeş’ten, Güney Kore’den, Kamboçya’dan, Mısır’dan, Birleşik Arap Emirlikleri’nden, Hindistan’dan, İran’dan, Nijerya’dan, Panama’dan, Filipinler’den, Katar’dan, Tunus’tan ve Yemen’den de vakalar içeriyor. Burma, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde sendikal faaliyet tamamen yasakken, Çin, Vietnam, Kuzey Kore ve Suriye’de sadece devletin tam tahakkümü altındaki sendikalara izin veriliyor. Tüm dünyada sendikal harekete yönelik saldırıların artması bir rastlantı olmayıp, kapitalizmin krizinin ne kadar derinleştiğinin bir göstergesidir. Krizle birlikte iyice derinleşen çelişkiler su yüzüne çıkarken, dünyanın birçok ülkesinde bu saldırılara grevlerle, direnişlerle cevap veriliyor.

Bağımsız sendikal faaliyetin fiilen yasak olduğu ülkeleri bir kenara bırakacak olursak, sendikal haklar birçok ülkede yasal olarak tanınmış olmasına rağmen, işçi sınıfının örgütsüz olduğu koşullarda sadece kâğıt üzerinde kalmaktadır. Genel olarak sendikal örgütlenmenin önünde engel teşkil eden sorunları iki başlık altında toplayabiliriz. Birincisi yasal sınırlamalarla ve fiili saldırı ve tutuklamalarla örgütlenmenin önünün kesilmesidir. İkincisi sendikal bürokrasinin sınıf işbirlikçi, hain rolüdür.

Raporda Türkiye’de sendikal hareketin önündeki zorluklara da somut örneklerle yer verilmiş. Türkiye’deki örnekler de dünyanın diğer ülkelerinde yaşananlarla benzer özellikler taşıyor.

Türkiye’de karşılaşılan engeller

Türkiye’de sendikal faaliyetin önündeki yasal engellere örnek verecek olursak, meselâ sendikalar meslek veya işyeri temelinde örgütlenemezler. Sendikaların iç yapıları ve faaliyetleri devlet tarafından en ince ayrıntısına kadar incelenir. Toplantı ya da miting düzenlemek için yetkili makamlardan izin almak zorunludur. Bir işyerinde bir sendikanın toplu sözleşme yetkisi alabilmesi için, o sektörde Türkiye çapında işçilerin yüzde 10’unu ve o işyerindeki işçilerin de yüzde 50’sinden fazlasını örgütlemiş olması gerekmektedir. Bu barajları aşamayan sendikaların toplu sözleşme yetkileri yoktur. Yani işyerinde sendika olsa bile bir pazarlık gücü yoktur. Sendikaya üye olmak ve üyelikten ayrılmak içinse noter şartı aranmaktadır.

Türkiye’de var olan sendikal konfederasyonların üye sayısı düşüktür. Gerçek üye sayısı ortaya konulduğunda birçoğu barajın altında kalmaktadır. Bu durum sendikal mücadelenin önünde çok büyük bir engeldir. Nitekim her fırsatta AKP hükümeti sendikaları gerçek rakamları açıklamakla tehdit edip aba altından sopa göstermektedir.

Diğer taraftan işçilerin en büyük silahı olan grev hakkı kısıtlıdır ve yasalara uygun bir grev çağrısı yapabilmek için üç ay gibi çok uzun bir süre beklemek gerekmektedir. Toplu sözleşme imzalandıktan sonra, sözleşmeye uyulmaması halinde grev yapmak yasaktır. Yasalarla tanımlanan grev prosedürüne uymadan greve çıkmak yasadışı sayılmakta ve tutuklama da dahil olmak üzere çok ağır şekillerde cezalandırılmaktadır. Pek çok sektörde işçilerin greve çıkması yasaktır. Ayrıca hükümetlere grevleri keyfi biçimde yasaklama yetkisi verilmiştir. Bakanlar Kurulu yasalara uygun bir grevi bile “kamu yararı” ve “ulusal güvenlik” gibi bahanelerle 60 güne kadar erteleme yetkisine sahiptir ve bundan sonra konunun zorunlu olarak arabulucuya götürülmesi gerekmektedir. Görüldüğü üzere işçi sınıfının en etkin silahı grev, ulusal güvenlik ve kamu yararı gibi bahanelerle etkisiz hale getiriliyor. Greve çıkıldığı takdirde de işçilerin önünde pek çok kısıtlama söz konusudur. Bunun en basit örneklerinden biri de grev gözcülerinin sayısının sınırlanmış olmasıdır.

Sendikaya üye olan işçiler işten atılmakta, sendikal mücadele verdikleri için fişlenmekte ve başka işyerlerine girmeleri engellenmektedir. Taşeronlaşmanın yaygınlaşması ve asıl işin taşeronlara devredilmesi de örgütlenmenin önünde büyük bir engel oluşturuyor. İşçiler kendi sendikalarından istifa ettirilip patronun istediği işbirlikçi sendikalara geçmeye zorlanıyor, geçmeyen işçiler tazminat dahi verilmeden işten atılıyor, sürgüne gönderiliyor veya sürekli psikolojik baskı altına alınarak yıldırılmaya çalışılıyor.

Sendikal bürokrasinin sınıf işbirlikçi rolü

Patronların işçi sınıfına acımazsızca saldırdığı böylesi bir dönemde, işçi sınıfının mücadele örgütlerine fazlasıyla ihtiyaç vardır. Sendikalar da işçi sınıfının önemli mücadele örgütleridir. Ancak, burjuvazinin işçi sınıfına ve sendikal harekete yönelik saldırılarına sendikalardan ciddi bir karşı koyuş gelmemektedir. Kuşkusuz bunun sebebi sendikaların tepesine çöreklenmiş bürokrasinin işbirlikçi tutumudur. Bu bürokratlar sermaye sınıfıyla içli dışlı olup, sermayenin işçi sınıfının içindeki ajanlarıdır. Bunların işlevi, sınıf hareketini bölmek, zayıflatmak ve gelişmesini engellemektir. Bu bürokrat sendikacılar taşeronlaşmaya, işten atılmalara, patronların saldırı paketlerine karşı ciddi hiçbir şey yapmamakta, göstermelik birtakım eylemlerle işi geçiştirmeye çalışmaktadırlar. Sermaye sınıfı işçi sınıfının elinde kalan kıdem tazminatını ortadan kaldırmaya hazırlanırken, sendika bürokratlarının kılı bile kıpırdamıyor. Gelişen her direnişte, grevde bürokratlar devreye girmekte, daha işin başında mücadeleyi pörsütmekte, işçileri oyalayarak, morallerini bozarak onları patronlarla anlaşmaya zorlamaktadırlar. Bıraktık mücadele etmeyi, patronlarla bir araya gelip hangi işçilerin işten atılacağının, nasıl atılacağının belirlendiği protokollere imza atmaktadırlar. Lafa gelince mangalda kül bırakmayan, sınıf sendikacılığından söz eden bu bürokratlar, iş patronlara karşı fiili mücadeleyi örgütlemeye gelince hemen yan çizmekte, göstermelik birkaç eylemle yetinmektedirler.

Kriz karşısında gerek dünyada gerekse Türkiye’de sendika bürokratları mücadeleyi örgütlemek yerine, patronlara krizin nasıl aşılacağı yönünde akıl hocalığı yapmışlardır. Dolayısıyla sendika bürokrasisi gelen saldırılara cevap vermeyerek, işçi sınıfını mücadelen uzak tutarak, sendikal mücadelenin önünde büyük bir engel oluşturmaktadır. İşçi sınıfının hem sendika bürokrasisinden hem de patronlardan gelen saldırılara karşı koyması için, sendikaların bürokratlardan kurtarılarak mücadele örgütleri haline getirilmesi, mücadeleci sınıf sendikacılığının yaratılması gerekiyor.

Engeller savaşarak aşılır

Sendikal mücadelenin önündeki engellerin aşılması konusunda sınıf tarihi bize yeterince ışık tutmaktadır. DİSK’in kuruluşundan 1980 askeri faşist darbesine değin yürüttüğü mücadele buna örnektir. Burjuvazinin yasakları ve saldırıları geçmişte olduğu gibi bugün de ancak işçilerin kararlı mücadeleleriyle aşılabilir. 1963 yılında Kavel direnişiyle yasaklar aşılıyor, 15-16 Haziran 1970’e gelinceye kadar işçiler birçok yasağı deliyor ve yasakları kaldırtmayı başarıyorlardı. 15-16 Haziran’da işçilerin militan mücadelesi DİSK’i kapatacak yasanın geriye çekilmesini sağladığı gibi, patronları da İstanbul’u terk edecek kadar korkutuyordu.

Mücadele yasal sınırlara hapsoldukça, patronlar ve devlet hareketi kolayca kontrol altına alacaktır. Ancak işçiler haklarını meşru görmeleri halinde bu güvenle mücadele ederek burjuva baskı yasalarını aşabilirler. Böylesi militan bir işçi mücadelesinin örgütlenmesi ve engellerin aşılması için önemli şartlardan birisi sendika bürokrasisinden kurtulmak ve militan sınıf sendikacılığı anlayışını hâkim kılmaktır:

“Bu anlayışın temel farklılıklarını koymak gerekirse: Militan sınıf sendikacılığı anlayışı doğrultusunda mücadele yürüten sendikacılar tabandan kopmamışlardır. Tersine işçi kitlesiyle iç içedirler ve mücadeleyi onlarla birlikte yürütürler. Esas olarak işçi sınıfının mücadelesini güçlendirmeye ve ilerletmeye çalışırlar. Konfederasyon ayrımı yapmaksızın sendikal mücadeleyi güçlendirmek ve doğru mücadele hattına oturtmak için çabalarlar. İşçilerin sendikal mücadelede sorumluluk almalarını ve işyerlerinde sağlam taban örgütlülükleri yaratmalarını teşvik eder ve bu konuda bizzat girişimci olurlar. Sendikal mücadelenin her aşamasında ve alınan kararlarda, işçilerin taban örgütlülükleri aracılığıyla doğrudan söz sahibi olmalarını isterler. Uzlaşmacılığı ve işbirlikçiliği mahkûm eden militan sınıf sendikacılığı anlayışı, bir yandan devletin ve patronların baskısına, diğer yandan ise sendikal bürokrasinin baskısına direnir, bunları işçilere teşhir eder. Militan sınıf sendikacılığı anlayışı, işçilerin uluslararası mücadele birliğini de savunur. Haksız savaşların ve emperyalist savaşların karşısında yer alır ve işçi kitlelerini bu temelde mücadeleye çağırır. Sermaye partilerinin işçi düşmanı politikalarını teşhir eder ve bu partilere karşı mücadele verilmesi gerektiği konusunda işçileri bilinçlendirir.” (Adil Aksu, Nasıl Bir Sendikal Anlayış, MT, Ağustos 2009)

Kuşkusuz işçileri bu perspektifte örgütlemek ve saldırılara karşı militan bir mücadeleyi yükseltmek için sınıf devrimcilerine büyük iş düşüyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, No: 76, Temmuz 2011