Mücadele Etmeyen Bedelini Öder


Örgütsüz kitleler, gündelik yaşamlarına devam ederken kapitalizmin sistematik ideolojik saldırıları altında olduklarını, gerçekleri göremediklerini, sahip oldukları fikirlerin aslında ait oldukları sınıfın çıkarlarını yansıtan fikirler olmadığını fark etmezler bile. Tıpkı bir sürü gibi nereye yönlendirilirlerse oraya doğru hareket ederler. Sürünün bir parçası olduklarını, köle olduklarını anlamazlar. Toplumda baskın olan görüşleri, değer yargılarını sahiplenir ve kendilerinin öz fikirleri zannederler. Bu fikirleri, değer yargılarını sorgulamak, sürünün dışına çıkmak korkutucudur ve köklü bir altüst oluş yaşanmadan mümkün olmaz. Örgütsüz kitlelerin kendiliğinden kapitalizm felâketini anlamlandırmasını, tehlikenin büyüklüğünü ve yıkıcılığını fark etmesini, direnç göstermesini beklemek beyhude olur.



Bugün Türkiye’de ve dünyada öyle gelişmeler yaşanıyor ki yoksul işçi ve emekçi kitleler bu gelişmeleri doğru bir bakış açısıyla değerlendirebilselerdi, kendileri için, hatta insanlık ve tüm gezegen için tehlike çanlarının nasıl da çıldırmışçasına çalmakta olduğunu anlayabilirlerdi. İyice çürüyen, insanlara kan ve gözyaşından başka bir şey sunamayan kapitalizme karşı mücadele yolunu seçmeyi ivedi bir görev olarak görebilirlerdi. Dünyayı tüm insanlık için gerçekten yaşanabilir bir gezegen haline getirmeyi başarabileceklerini bilirlerdi. Oysa insanlık ve insanlığa canlı yaşam gibi bir mucizeyi armağan eden dünyamız felâketten felâkete sürüklenirken, işçi ve emekçi yığınların bu gerçeklerin hiçbirinden haberi yok. İşçi sınıfı kitleleri ne böyle bir kudrete sahip olduklarını ne de kapitalist barbarlığın kader olmadığını biliyorlar. Yaşamlarında pek çok zorluk ve sorunla boğuşmak zorunda olan, sebebini, kaynağını bilemedikleri felâketlerin sonuçlarıyla yüz yüze kalan işçi ve emekçi insanlar kendi gündelik yaşamlarının ve kapitalizmin ideolojik bombardımanlarının ağır yükü altında ömür tüketiyorlar. Küçük bir azınlığın ezici çoğunluğu tahakküm altına alması, ona muazzam kudretini unutturması, felâketler, tarifi mümkün olmayan acılar yaşatması kapitalizmin gerçeğidir.

Burjuvazi, emekçi kitlelerin örgütlenmesinin önüne türlü zorluklar çıkarır, onları pasifize ederek güçsüz kılmaya, algılarıyla oynayarak olayları, olguları doğru değerlendirmesinin önüne geçmeye çalışır. Apaçık ortada olan gerçekler, kapitalizmin ideolojik çarpıtma prizmalarından geçer, kırılıp parçalanır, dağılıp bozulur, tersyüz olup yeniden şekillenir. Kitleler bu nedenle egemenlerin çıkarları doğrultusunda çarpıtılmış, tahrif edilmiş ve gerçeklerin yerine geçirilmiş fikirler bütünüyle karşı karşıya kalırlar. En kanlı çıkar savaşları “dini koruma”, “demokrasi sağlama”, “daha büyük savaşları engelleme” gibi kılıflar altında yürütülebilir. Devlet gibi bir baskı ve zor aygıtı “kutsal” sayılabilir. Bencillik ve rekabet gibi özellikler insan doğasının en gerçek yanıymış gibi sunulabilir. İnsanların rengi, dini, milliyeti, cinsiyeti onların ikinci sınıf insan yerine konulmasının gerekçesi yapılabilir. İnsan erdemleriyle değil sahip olduğu mal varlığıyla değer görebilir...

Örgütsüz kitleler, gündelik yaşamlarına devam ederken kapitalizmin sistematik ideolojik saldırıları altında olduklarını, gerçekleri göremediklerini, sahip oldukları fikirlerin aslında ait oldukları sınıfın çıkarlarını yansıtan fikirler olmadığını fark etmezler bile. Tıpkı bir sürü gibi nereye yönlendirilirlerse oraya doğru hareket ederler. Sürünün bir parçası olduklarını, köle olduklarını anlamazlar. Toplumda baskın olan görüşleri, değer yargılarını sahiplenir ve kendilerinin öz fikirleri zannederler. Bu fikirleri, değer yargılarını sorgulamak, sürünün dışına çıkmak korkutucudur ve köklü bir altüst oluş yaşanmadan mümkün olmaz. Örgütsüz kitlelerin kendiliğinden kapitalizm felâketini anlamlandırmasını, tehlikenin büyüklüğünü ve yıkıcılığını fark etmesini, direnç göstermesini beklemek beyhude olur.

Buna rağmen örgütsüz insan yığınlarının kapitalizmin açlık, sefalet, savaş, yozlaşma gibi durmaksızın ürettiği, insanların gözünün içine soktuğu çelişkilere bütünüyle kayıtsız kalması, bu çelişkilerin yarattığı kasveti hissetmemesi mümkün değildir. Gündelik yaşamın rutin akışı içerisinde debelenip duran örgütsüz insanlar, gözlerinin önüne yığılan bu çelişkilerden etkilenirler, acı ve huzursuzluk duyarlar. Bazen duydukları acıyı dindirmek, avunmak için zorda olanların yardımına koşarlar. Bazen kendi yaşamlarında küçük değişiklikler yaparlar. Deyim yerindeyse kıyıya vuran denizyıldızlarını yeniden denize atmaya çalışırlar. Ama en sonunda uçsuz bucaksız sahiller boyunca durup dinlenmeksizin kıyıları döven dalgalar karşısında yorulur ve vazgeçerler.

Tek tek insanlar yıkıcı gerçekler karşısında kendilerini çaresiz hissederler ve bir noktadan sonra bu gerçekleri görmeyi reddederler. Reddediş zaman içinde bir alışkanlığa, reflekse dönüşür. Örgütsüz insan, kendini her seferinde ruhunu mengene gibi sıkan vicdanından, acıtan gerçeklerden, kasvetten yeniden kaçmak zorunda hisseder. Bu kaçışın çok çeşitli biçimleri bulunabilir çünkü örgütsüz insan için ruhu sağaltacak başka yol yoktur. Din, kadercilik gibi olgular sığınılacak limanlar haline gelir. Bu sığınaklar eni sonu egemenlerin değirmenine su taşır, yani kitleleri esir alır. Kapitalizm hükmünü icra etmeyi sürdürür. Kitleler artık kendi vicdanlarının sesinin yerine egemenlerin sesini geçirirler.

İçinden geçtiğimiz küresel kriz ve emperyalist savaş sürecinde bir o coğrafyada bir bu coğrafyada kanlı çatışmalar patlak veriyor. Halklar birbirine kırdırılıyor, insan kanı sebil gibi akıyor. Savaş bölgelerinde şehirler enkaza dönüyor, doğa yıkıma uğruyor, insanlığın ayak izleri anlamına gelen kültürel mirası yok ediliyor. Milyonlarca insan yaşamını sürdürebilmek ümidiyle yer değiştiriyor, göç ediyor. İnsanlık tarihindeki en büyük göç dalgalarından biri olan Batı’ya doğru mülteci akınlarında on binlerce insan can veriyor. Her geçen gün yatağa aç girenlerin, evsizlerin, savaşın içine çekilmiş çocukların, tecavüz edilen kadınların, uyuşturucu batağına itilmiş gençlerin, intihar edenlerin, endüstriyel beslenme nedeniyle sağlığını yitirenlerin, iş cinayetlerinde ölen işçilerin, tahrip olan doğanın “artık yeter” çığlığı anlamına gelen afetlerde can verenlerin, hapishanelerin, kadın cinayetlerinin, yok olan canlı türlerinin, bombalarla sarsılmış şehirlerin… sayısı artıyor. Kapitalizmin çürüme çağının bu ileri aşamasında gericilik, karanlık, korku, acı, yıkım derinleşiyor. İnsanlık dışı, akıl dışı olan ne varsa daha önce görülmemiş bir hızla yaygınlaşıyor, dünyayı kutsal kitaplardaki cehennem betimlemeleri gibi ürkütücü kılıyor.

Yaşadığımız coğrafyada olup bitenler bu tabloya büyük katkı sağlıyor. Emperyalist savaşın arenası haline gelen Ortadoğu’nun bir parçası olan Türkiye’de 100 yıldır hakları yok sayılan Kürt halkına karşı kirli bir savaş yürütülüyor. Abluka altına alınan mahallelerde tanklar top atışları yapıyor, keskin nişancılar hareket eden her şeye ve herkese ateş ediyor. Keskin nişancılara hedef olan kadın, çocuk ve erkek bedenleri günlerce sokak ortasında kalıyor. Sokağa çıkma yasakları koca kentleri hapishane haline getiriyor. Bombalarla, havan toplarıyla gelen ölümler insanları kendi sokağında, evinin önünde, kahvaltı sofrasında buluyor. Haber yapmaya giden gazeteciler, beyaz bayraklarla cenaze taşıyanlar kurşunların hedefi haline geliyor. Savaş hukuku bile uygulanmıyor, yaralılar ölüme terk ediliyor, infaz ediliyor. Kürtler üzerinde dizginsiz ve yıkıcı bir terör uygulanıyor. Tüm bu olup bitenler “vatan savunması”, “terörle mücadele” diye sunuluyor. Kürt halkı şeytanlaştırılıyor. Devletin savaş birlikleri “leş” dedikleri ölü bedenleri küfürler savurarak zırhlı araçların arkasında sürüklüyorlar. Duvarlara intikam duygularıyla ve muktedir kibriyle dolu yazılar yazıyorlar. Kürt halkının yoksul evlatları bedel üstüne bedel ödüyor.

Batıda ise faşizme doğru tırmanış devam ediyor. Parlamento devre dışı bırakılmaya çalışılıyor. Başkanlık ve “Yeni Türkiye” ihtirasıyla yanıp tutuşan Erdoğan tüm ipleri elinde tutma, faşist yükselişi kışkırtma çabalarını dizginsizce arttırıyor. Kürt halkına karşı yürütülen kirli savaşı niyetlerini gerçekleştirmek üzere bir kaldıraç olarak kullanıyor. Destekçilerini arkasına alarak muhtarları, kaymakamları, valileri, üniversiteleri, sendikaları, işveren örgütlerini, basını, yargıyı, orduyu, polisi, istihbarat teşkilatını kendisine bağlamak üzere mekanizmalar kuruyor. Devletin kendisi haline gelen Erdoğan ve partisi, sindirilmiş, muhafazakâr, kanaatkâr bir toplum yaratmak üzere planlarını derinleştiriyor. Bu planların nesnesi haline getirilen toplum baskı altında tutuluyor, körleştiriliyor, zehirleniyor. Muktedirler, yalanlarla zehirledikleri toplumun insanlık dışı uygulamalara, savaşa, otoriter rejime rıza göstermesini istiyorlar ve ne yazık ki bunda şimdilik önemli ölçüde başarılı oluyorlar.

Egemenlerin ideolojisini topluma yayan medya, Türkiye’de faşizmin kitle desteğinin yaratılmasında büyük bir işlev üstleniyor, yalanlarıyla, çarpıtmalarıyla başrolü oynuyor. Egemenlerin zalimlikleri ne kadar büyükse sahibinin sesi medya o kadar bağırıyor. Haklı ve mağdur olan şeytanlaştırılırken, haksız ve zalim olan en büyük mertebelere yükseltiliyor. Milliyetçilik azdırılıyor. Böylelikle kitleler bir kıvama getiriliyor, insanlar hâkim görüşlerin arkasına sıralanıyor. Başkentin göbeğinde bombalar patlatanlara, yüzlerce can alanlara, gazete binası basanlara, oluk oluk kan akıtmaktan bahsedenlere, yaralı kadınları yargısız infazlarla katledenlere tepki göstermek Türkiye düşmanlığı oluyor. Kürt illerinde çocukların katledilmesine karşı çıkanlara, barış isteyenlere, Kürt halkının yanında olduklarını söyleyenlere, demokratik hakların korunmasını isteyenlere, işçi eylemlerine tepki göstermekse “kahramanlık”, “büyük resmi görmek”, “Büyük Türkiye’ye inanmak” olarak sunuluyor. Toplum o denli kutuplaştırılıyor ki, savaşın durmasını, halkların kardeşçe yaşamasını isteyen emekçiler bombalarla katledilirken toplumun bir kesimi için mağdur değil hain olabiliyorlar. Bu kesim, bir televizyon kanalında “çocuklar ölmesin” diyen bir öğretmenin, Kürt sorununda çözüm isteyen akademisyenlerin hedef gösterilip her türlü baskıya maruz bırakılmalarını haklı görüyor.

Türkiye’nin siyasi tarihi boyunca biriken çelişkiler, bugün kitlelerin önemli bir bölümünün faşizmi tırmandıran muktedirlere onay ve destek vermesine neden oluyor. Bugün muktedirlerin yalanları ve baskısı karşısında hakikatleri söylemek bile büyük bedeller ödemeyi göze almak anlamına geliyor. Gerçekleri yüksek sesle dile getirmek, savunmak, baş eğmemek, geleceğe bir isyan bayrağı bırakmak sadece muktedirleri değil onların yalanlarıyla zehirlenmiş kitleleri de karşısına almak demek oluyor. Muhafazakâr-dindar yoksul kitleler, savaş ve kasvet ortamında Erdoğan’ı, AKP’yi ve temsil ettiği çıkar gruplarını hikmetinden sual olunmaz olarak görüyor. Kendi akıl ve vicdanlarıyla değil korkularıyla hareket eden kitleleri Hitler faşizmine özenen Erdoğan’ın arkasına yedeklemek hiç de zor olmuyor. Zaten bugün tehlikeyi daha da büyüten durum faşist tırmanışın kitle desteğinin de giderek büyümesidir.

Tehlikeyi bertaraf etmenin tek bir yolu var. İşçi sınıfını ve emekçi kitleleri uyutmak için kurulan yalanlar dünyasını yıkmak için örgütlenmek. Tarih boyunca kitleler gerçeklerden kaçışın bedelini mutlaka ödemişlerdir. Gerçeklerle yüzleşemedikleri, örgütlenip kapitalizmin, emperyalist savaşın ve faşist tırmanışın karşısına dikilemedikleri sürece bugün de ağır bedeller ödemekten kaçamayacaklardır.