Devrimci Marksizm: Teori ve Pratiğin Örgütlü Birliği


Devrimci Marksizm alanına uzak düşen teori icat etme eğilimini, sınıfın devrimci mücadelesine yabancı bir teoricilik tutkusu olarak niteleyebiliriz. Üniversite çevrelerinde dönüp duran “Marksist” çalışmalar bağlamında ün kazanan yazarlarca üretilen teori, genelde bu kapsamdadır. Teori, devrimci sınıf mücadelesinin ışığından ve disiplininden kopuk biçimde başıboş kaldıkça, sonuç da tam anlamıyla kafa karıştırıcı çeşitlemeler olmaktadır.


Marx-calisirken.jpg

İşçi sınıfının devrimci teorisi Marksizmin dünyaya gözlerini açtığı dönemin üzerinden uzun yıllar geçti. Proleter devrimci mücadelenin dünden bugüne uzanan temel programatik kaynağı Komünist Manifesto 167 yaşına ulaştı. Burjuvazinin yıllar boyunca yürüttüğü çok yönlü karalama ve gözden düşürme kampanyalarına karşın, Marksizm işçi sınıfının devrimci teori ve pratiğinin en doğru ve kapsamlı ifadesi olma niteliğinden hiçbir şey yitirmedi.

Ancak kuşkusuz bu tespit bir nesnelliği ifade ediyor. Öznelde ise, Marksizmin sahiplenilmesi açısından çeşitli dönemlerde yaşanan gerilemeler ve çeşitli örnekler bazında sergilenen savrulma ve çarpıtmalar mevcut. Marksizm, bizzat Marx’ın da “Tanrı bizi öyle Marksistlerden korusun” anlamında serzenişte bulunduğu üzere, bazı “Marksistlerden” neredeyse burjuvaziden çektiği kadar çekmiş bulunuyor.

Bu bağlamda her bir çeşitleme üzerinde durmak mümkün de değil gerekli de. Fakat toparlayıcı bir şekilde vurgulamak istersek, Marksizmin devrimci özünü boşaltarak onu akademisyenler dünyasının tezler yarışına dönüştüren bir Marksizmin, işçi sınıfının devrimci mücadelesi içinde bir yerinin olmadığını kalın çizgileriyle belirtmeliyiz.

Krizde olan Marksizm değil

Marx ve Engels döneminden beri vurgulanan önemli bir gerçeklik var. İşçi sınıfının devrimci mücadelesi başlıca üç alanda yürüyen, bir başka deyişle üç boyutlu bir mücadeledir. Proleter devrimci mücadelenin teorik, siyasal ve ekonomik diye sıralayabileceğimiz bu üç boyutu devrimci Marksizm temelinde bir bütünlük oluşturur. En önemlisi de, bu bütünlüğün sağlanabilmesi, doğru bir örgüt anlayışından hareketle sınıfın öncü devrimci örgütünün varedilmesini gerektirir.

Yıllar içinde Marksizm adına sergilenen çeşitli yaklaşım ve eğilimler gözden geçirildiğinde, devrimci Marksizmden teorik alanda gerçekleşen bir uzaklaşmanın, mutlaka siyasal ve örgütsel alandaki çarpıtma, inkâr ve kopuşlarla birlikte yürüdüğü görülecektir. Bu özellik, devrimci Marksizmin Stalinizm tarafından tahrifatından onun II. Enternasyonal reformizmi tipinden inkârına ya da teorik mücadelenin öneminin ardına sığınarak gerçekleştirilen akademisyen işi yozlaştırmalara dek çeşitli örnekler açısından geçerlidir.

Kimileri kabule yanaşmasa da açık olan bir gerçek var. Yıllar boyunca yürütülen çeşitli anti-Marksist saldırılar ve karalama kampanyaları bir yana, devrimci Marksizme en büyük darbeyi indiren, vaktiyle Sovyetler Birliği’nde Ekim Devrimiyle kurulan işçi iktidarını yerle bir eden Stalinist egemenlik oldu. Stalinizm, Sovyetler Birliği’ndeki bürokratik iktidarı sayesinde etki alanını dünya ölçeğinde genişletti ve komünist hareket üzerinde hegemonyasını kurdu. Uzun yıllar boyunca kendini Marksizme bağlı ve “yaşayan sosyalizm” olarak göstermeyi başardı. İşte bu nedenle, aslında Marksizmle ve sosyalizmle kökten farklı olan Stalinizmin günahları, son derece haksız biçimde Marksizm ve sosyalizm hanesine yazıldı.

Sorun nesnel açıdan irdelenirse, Sovyetler Birliği ve benzerlerindeki bürokratik rejimlerin çöküşünün bunlarla bir ilgisi bulunmayan Marksizm için bir kriz kaynağı oluşturamayacağı görülür. Ne var ki yaşam nesnel gerçeklerin toplumsal bilince birebir yansımasıyla ilerlemiyor ve işin içine bir yığın öznel faktör giriyor. İdeolojik-teorik alanda gerçekleşen çarpılmalar kitlelerin zihninden ancak uzun vadede temizlenebiliyor. Bu yüzden bürokratik rejimlerin çöküşü hemen birebir devrimci Marksizm ve Marksist sosyalizm kavrayışının önünü açamadı. Tersine, karşıtının çöküşü yok yere Marksizmin ve sosyalizmin itibar kaybı ve krize sürüklenmesi olarak algılanabildi.

Kuşkusuz burjuvazi dünyada bu yönde bir algının oluşabilmesi için elindeki tüm olanakları seferber etmiş, muazzam bir ideolojik saldırı yürütmüştür. Ne var ki işin bu yönü normaldir ve sınıf mücadelesinin doğasını yansıtır. Asıl üzerinde durulması gereken faktör, sosyalist geçinip kendini Marksist diye satmaya çalışan unsur ve çevrelerin olumsuz etkisidir. Bir zamanlar sosyalizmin anavatanı diye bilinen Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Marksizme pamuk ipliğiyle bağlı unsurları Marksizmin tamamen uzağına savuran bir iklim yaratmıştır. Bu iklim, Marksizmin tarihin sınavında çaktığı ve derin bir krize sürüklendiği yolundaki iddiaları da beslemiştir. Oysa Marksizmin inkârına dayanan bürokratik rejimlerin çöküşü nasıl olur da Marksizmin tarihsel başarısızlığı ve krize sürüklendiği yolunda bir karine olarak ileri sürülebilir? Bu tür iddiaların bilinçli olarak ve tam anlamıyla hinoğlu hincesine burjuvaziden yana bir sınıfsal tutum alış olduğu belli değil midir? Son derece aşikâr olan şudur ki, Marksizmin ölümünü veya krizde olduğunu ilana meraklı olanlar, işçi sınıfının devrimci mücadelesine inanmayan entelektüeller veya mücadeleye niyet ve takatı olmayan tükenmişler güruhudur.

Stalinizmin günahları ve burjuvazinin saldırıları nedeniyle işçi hareketinin dünya ölçeğinde gerilediği doğrudur. Marksizm işte bu yüzden zamanı geçmiş gibi gösterilmektedir, ancak aslında güncelliğinden, öneminden ve haklılığından hiçbir şey yitirmemiştir. Tam tersine, Marksizmin kurucularının kapitalist sistemin akıbetine dair yıllar öncesinden ortaya koydukları analizler bugünün dünyasında çok daha aydınlatıcı ve yakıcı bir önem taşıyor. Çok açık ki, Marksizm bir kriz içinde değildir ve işçi sınıfının dünyayı değiştirecek devrimci mücadelesinin yol göstericisi olarak her zamankinden daha fazla günceldir. Burjuva ideologlar kitleleri kandırmaya odaklanan nice yalanlar icat etmeyi sürdürseler de, güneş balçıkla sıvanamaz. Bitmeyen bir kriz içinde debelenen dünya kapitalist sistemidir ve salt bu durum bile, bu gerçekliğe nice yıl önce işaret eden Marksizmin bilimsel doğruluğunu ve tarihsel haklılığını ispata yeter.

Günümüzde kapitalist sistemin derinleşerek ilerleyen tarihsel krizi toplumsal yaşamın her alanına yansımakta, bu arada genç kuşakları da geleceksizliğe ve bunalıma sürüklemektedir. Bir zamanlar Marksizme, sosyalizme yakın durur gözüken genç kuşakların ezici çoğunluğu şimdilerde bunlara inanmamayı marifet addetmekte, fakat kapitalizm de bir kurtuluş sunmadığından manevi boşluğa düşülmektedir. Bu bağlamda gelişen iç bunalımların çözümü aslında Marksizme bağlanmakta yatarken, Marksizmin ve sosyalizmin öldüğü yalanının büyütülüp yaygınlaştırılmasıyla oluşturulan atmosfer genç kuşakların çıkışsızlığını derinleştirmektedir.

Sınıf mücadelesinden kopan teorinin başıboşluğu

Devrimci Marksizm alanına uzak düşen teori icat etme eğilimini, sınıfın devrimci mücadelesine yabancı bir teoricilik tutkusu olarak niteleyebiliriz. Üniversite çevrelerinde dönüp duran “Marksist” çalışmalar bağlamında ün kazanan yazarlarca üretilen teori, genelde bu kapsamdadır. Teori, devrimci sınıf mücadelesinin ışığından ve disiplininden kopuk biçimde başıboş kaldıkça, sonuç da tam anlamıyla kafa karıştırıcı çeşitlemeler olmaktadır. Ayrıntılar bir yana, akademik Marksizme (Batı Marksizmi de diyebiliriz) egemen olan temel özellik, işçi sınıfının devrimci misyonunun inkârı ve bu inkâra sözde düşünsel temeller icat etme çabasıdır. Günümüzde çeşitli örneklerine tanık olduğumuz üzere, örgütsüzlüğe davet çıkaran sosyal iletişim tarzlarını teşvik veya işçi sınıfı dışında yeni toplumsal dinamikler keşfetme modası böyle bir çabanın sonucudur.

Hangi biçimler altında sergilenirlerse sergilensinler, Marksizmin şu ya da bu yönünde köhnelik ya da kusur bulma  iddiasındaki çeşitlemelerin büyük çoğunluğu aslında yeni olmayıp, uzun yıllardır yinelenen niteliktedir. Bunlar yeni görünen bazı sözcük değişiklikleri ve makyaj ilaveleriyle orjinal diye satılmaya çalışılsalar da özü bayat ürünlerdir. Örnekse, Marksizmin kapitalist toplumun sınıfsal yapısına ilişkin çözümlemelerine çomak sokan ve işçi sınıfını sözde “yeni ve genişleyen bir orta sınıf” safsatası içinde eritmeye çalışan tezler hatırlanabilir. Keza, “devrimci bilinç işçi sınıfının kitlesel eylemlerinin içinden kendiliğinden doğar” benzeri teorilerle devrimci örgütün önemini ve böyle bir örgütü inşa faaliyetinin gerekliliğini silikleştiren yaklaşımlar da bu mahiyettedir. Marx’ın Kapital’inin veya bu devasa incelemedeki yönteminin ya da toplumların tarihsel materyalist kavranışının kusurlu, hatalı olduğu noktasından hareketle kitaplar yazan ve buna rağmen Marksist yazar diye ünlenen nice akademisyen de unutulmamalıdır.

İşçi sınıfının devrimci mücadelesine hiçbir yararı olmayan bu tür “teoriler”, bu mücadeleye yarı gönüllü yaklaşan okumuş unsurlar ya da Marksist geçinen akademisyenler tarafından hep ilgiyle karşılanmakta ve tartışma konusu edilmektedir. Marksizmin falanca ya da filanca konulardaki yetersizliğinin ilanıyla başlayan cafcaflı yazı-çizilerin vardığı sonuç, ancak okumuş cahiller dünyasını mest edecek bir mesnetsiz, tutarsız tezler çeşitlemesidir. Bu nitelikteki bir devinimden türeyen laf yarışının, okumuşlar dünyasını fazlaca cezbetmesi anlaşılır bir şeydir, fakat böyle laf yarışlarının devrimci teorik mücadeleyle bir alâkası yoktur.

Burjuva ideolojisinin Marksizme karşı yürüttüğü saldırılar sınıf mücadelesinin doğasından kaynaklanır ve bu kaynaktan fışkıran bir anti-Marksizm hep olmuştur, olacaktır. Ne var ki, Marksizm bunun yanı sıra onyıllar boyunca kendi içinden çıkan ve bu bakımdan daha sinsi bir tehlike oluşturan revizyonist saldırılarla yüzyüze gelmiştir. Bu tür saldırılar genelde Marksist çözümlemelerin değişen koşullara uyarlanması adına gerçekleştirilir. Hiçbir yanlış anlamaya fırsat vermemek için altını çizmek gerekirse, Marksizm kuşkusuz kendi yaşamı açısından da devrimcidir. Toplumsal değişimin ışığında kendini yenileyebilme kapasitesine sahiptir. Yeni toplumsal gelişmeleri açıklamak üzere, Marksist teorinin onun bilimsel ve devrimci özüne bağlı kalınarak gözden geçirilmesi ve geliştirilmesi vazgeçilmez bir ihtiyaçtır ama bu ayrı bir konudur. Revizyonizm, akademik Marksizm veya Batı Marksizmi başlıkları altında incelediğimiz akımlar ise, Marksizmin devrimci temellerine ve bilimsel yöntemine sadık kalınmaksızın ve sınıf mücadelesinden kopuk biçimde yürütülen bir teoriciliktir.

Açık ki, böyle bir teoricilikle devrimci Marksizm arasında kapanmaz bir uçurum vardır ve işçi sınıfının devrimci mücadelesine yol gösterecek teorinin sınıfın örgütlü kolektif mücadelesinden kopuk biçimde üretilmesi asla mümkün değildir. Marksizmin bilimsel özü diyalektiktir, devrimci pratikle devrimci teori birbirinden kopartılamayacak ve birbirinin karşısına dikilemeyecek bir bütündür. Marx’ın 11.Tez’de değindiği üzere, dünyayı yorumlayabilmek için onu kavrayacak bir pratik içinde olmak yani dünyayı değiştirme mücadelesine katılmak gerekir. O nedenle işin gerçeğinde akademik Marksizm veya Batı Marksizmi devrimci Marksizmin özüne, bütünselliğine ters düşen, ona aykırı akımlardır. Hangi ülkede olursa olsun, Batı Marksizminin laf yarışını teorik mücadele diye benimseyenlerin işçi sınıfı içinde devrimci bir örgütlenmeyi başaramadıkları ya da zaten buna hiç mi hiç niyetlerinin olmadığı açıktır.

Batı Marksizmi dediğimiz, işçi sınıfının devrimci örgüt ve devrim anlayışına yabancıdır ve son tahlilde bunlara  karşıdır. İşçi sınıfı devrimcileri açısından haklı bir eleştiri konusu olan Stalinizm, Batı Marksizmi için kendi günahlarını ardına saklayacağı bir paravan gibidir. Batılı ülkelerin üniversite kürsülerine çöreklenmiş Marksist geçinen akademisyenler takımı, Stalinizm eleştirisini, işçi sınıfının örgüt ve devrim anlayışına saldırmanın bir aracı olarak kullanırlar. Batı üniversitelerinden kaynaklanan sözde bir Marksizm, Stalin’i Lenin’in yarattığı ve asıl suçlunun Lenin olduğu savlarıyla devrimci örgüt düşmanlığını, Bolşevizm düşmanlığını yayar. Böylece Batı Marksizmi, Marksizme yönelen gençleri daha baştan gerçek bir devrimci sınıf örgütlülüğünden uzaklaştırır.

İşin bir diğer ilginç yanı da şudur ki, Lenin ve Bolşevizm söz konusu olduğunda keskin karşıtlığı elden bırakmayan Batı Marksizmi, istediği kadar Stalinizm eleştirisi yürütmüş olsun, aslında o konuda son derece tavizkârdır. Bunu anlamak için, yıllar boyunca Batı Marksizmi çerçevesinde ün yapmış pek çok yazarın bir küçük-burjuvanın güce tapmasından kaynaklı “reel sosyalizm” hayranlığını hatırlamak yeterlidir. Genelde Batılı ülkelerdeki üniversite kürsülerine çöreklenmiş pek çok yazar, bir yandan Stalinizme karşıt görünürken diğer yandan bürokratik rejimlerin Yugoslavya, Çin, Küba vb. gibi kopyalarını hararetle savunup dünyaya tanıtmış ve bu örnekler etrafında sempati yaratmışlardır.

Batı Marksizmi

Akademik Marksizm devrimci dalgaların geri çekiliş dönemleri boyunca işçi hareketinin basıncından kurtularak büsbütün üniversite kürsülerinde tez konularına odaklandı. Bu gruba giren ve bu eğilimi yansıtan aydınların Marksizme ilgisi de genelde olumsuzundan bir ilgi oldu. Bu çevreler Marksizme en çok yakınlaştıkları izlenimi verdikleri noktalarda dahi, kendi aydın tatminleri uğruna Marksizmi tırtıklamaya ve onun açılımlarını bulandırmaya hizmet ettiler. Marx ve Engels tarafından aslında doğru ve net biçimde ortaya konmuş olan pek çok hususta, bunların eskidiği veya yetersiz kaldığı savlarıyla yaratılan sözde bir Marksist külliyat oluştu. Batı Marksizmi diye eleştirdiğimiz olgu özetle işte budur. Bu akım kuşkusuz yalnızca Batılı ülkeler içinde kalmadı, kaynağı Batı oldu ama zamanla etkisi Türkiye de dahil diğer ülkelere yayıldı.

Devrimci mücadele disiplininden kopuk olan ama Marksist geçinmeyi de elden bırakmayan entelektüellere, siyasi mücadele alanı aslında sıkıcı görünür. O nedenle bunların Marksizm yağına bulanmış teoriciliği, genelde sanat veya dilbilim gibi alanlarda yoğunlaşır. Kişiyi sınıf mücadelesinin yakıcı sorunlarından uzaklaştırıp adeta meleklerin cinsiyetinin tartışıldığı bir gerçeküstü düşünceler dünyasına sürükleyen bu eğilimin, felsefe, dil, sanat alanında egemen olan yapısökümcülük, postmodernizm gibi çeşitlemeleri mevcuttur. Düşünsel dünyasını ve ilgi alanlarını bu tür çeşitlemeler temelinde vareden kişi ve çevrelerde yaygın olan duygu ise aşağı yukarı ortaktır. Bu, devrimci mücadeleye duyulan inançsızlık ve bunun da ötesinde devrimci örgütler karşısında zamanla derinleşen bir nefrettir.

Marksist teorinin şu ya da bu yönünün gözden geçirilmesi iddialarıyla ortaya atılıp, işi Marksizmin devrimci bütünselliğini parçalamaya vardıran yazarlara örnek bağlamında Louis Althusser (1918-1990) hatırlanabilir. Althusser yazıp çizdikleriyle 1970’lerde Althusserci bir ekol yaratmış ve ünü zamanında dünya ölçeğinde yayılmıştır. Bu yazar, Marksizmin devrimci özüne inanmayan ama Marksizm konusunda kelam etmeye de meraklı entelektüel çevreleri bir hayli etkilemiştir. Althusser ve benzerleri, el attıkları konuları altyapı ve üstyapı arasındaki diyalektik ilişkiyi keyfi biçimde paramparça ederek ele alırlar. Böylece insan toplumlarının gizlerini kavramayı mümkün kılan Marksist tarihsel materyalizm anlayışından uzaklaşılır. İdeolojik alan son tahlilde kendisini belirleyen ekonomik temelden bağımsız bir güç katına yükseltilir. İdeolojiye böyle keyfi tarzda tanınan büyük güç neticesinde, idealist felsefeye yani düşüncenin maddi dünyayı belirlediği yaklaşımına kapı açılır.

Althusserci veya benzeri ekollere egemen olan anlayış, bağlamlarından kopartılmış kavramlar ve tanımsal yaklaşımlar etrafında düşünce çeşitlemeleri üretimidir. Oysa Marksist düşünce, tarihsel ve toplumsal olguların kaynaklandığı nesnel temelin bilimsel ve diyalektik yöntem çerçevesinde kavranması üzerinde yükselir. Fakat kişinin toplumsal gerçekleri Marksizm temelinde kavrayabilmesi, burjuva ideolojisinin etki alanından uzaklaşma azmini ve akademisyenler dünyasının elitizmine prim vermeme kararlılığını gerektirir. Althusser ve benzeri düşünürler tarafından üretilen cilâlı, cazip, kolay kavranamaz görünen teori ve tezler ise, sınıf mücadelesinden kaçıp entelektüel tatmin arayanlar için çekici bir kaynaktır. Bu kaynak burjuvazi açısından da, okumuş genç kuşakları gerçek Marksizmden ve devrimci mücadeleden uzak tutmak için son derece elverişlidir.

Althusser, kendi gibilerinin dünyasına egemen olan mücadele kaçkını teoriciliği olumlu bir yaklaşım olarak göstermeye hizmet etmiştir. O bu hizmet yolunda “teorik pratik” diye bir kavram icat etmiş ve bu kavramın ifade ettiği tutumun kutsanmasına, rağbet görmesine çalışmıştır. Buna göre bir kişinin devrimci örgütlülükten ve kolektif mücadeleden uzak biçimde, kendi bireyci dünyasında birtakım fikirler icat etmeye dayalı düşünsel çabası “teorik pratik”tir ve bu da bir mücadele biçimi olarak kabul edilmelidir! Kuşkusuz yalnızca Althusser değil, genelde Batı Marksizmi bu tür yaklaşımlarla teoriye sınıf mücadelesinden kopuk bir özerklik ve önem atfeder. O halde bu noktada vurgulamak gerekir ki, sözde Marksist aydınlarla, işçi sınıfı içinde mücadele temelinde teori ve pratiğin örgütlü birliğini içselleştirmiş devrimci aydınlar arasında dağlar kadar fark vardır. 

Teoriye sınıf mücadelesinden ve tarihin materyalist kavranışından azade bir özerklik atfeden Batı Marksizminin yöntemi de ampirizmdir. Bu yöntemle Marksist yöntem arasında uzlaşmaz farklar bulunur. Marksist yöntem deneyselliğe boyundan büyük önem atfetmez, dönemsel, yüzeysel ve parçasal deneyimleri bilimsel bilgi katına yükseltmez. İrdeler, sorgular ve toplumsal olguların iç bağıntılarını kavramaya odaklanır. Ampirik yöntem ise toplumsal olgu ve oluşumları, kapitalizmi vb. yüzeysel ve konjonktürel salınımları itibariyle ele alır ve bunların derinlerine yeterince inmeden, sentezlemeden sonuçlar türetir. Bu yöntem çerçevesinde türetilen sonuçların, genellemelerin, kavramların, tanımlamaların vb., gerçekliğin derinliğinde yatan eğilimleri açıklığa kavuşturamayacağı bellidir.

Batı Marksizmi reformisttir; son tahlilde Batı’nın burjuva demokrasisine bağımlıdır ve bu demokrasiyi (yani burjuva devlet biçimini) sosyalizme geçişi sağlayacak bir köprü olarak görür. O nedenle Batı Marksistlerine Bolşevik devrimin özü ve burjuva devlet aygıtını parçalama fikri fazlaca radikal, anarşizan bir yaklaşım gibi görünür. Keza bunlar, sanki burjuva demokrasisi de bir sınıf diktatörlüğü değilmişcesine, proletarya diktatörlüğünü kötücül ve demokrasisi olmayan bir egemenlik biçimi olarak görür ve öyle tanıtırlar. Oysa proletarya diktatörlüğü işçi iktidarından, işçi-emekçi kitleler için en geniş demokrasi demek olan işçi demokrasisinden başka bir şey değildir ve olamaz da.

Kapitalizmin çürüme eğilimini ve burjuva demokrasisinin devrime düşman sınıf karakterini kavramaktan aciz ya da niyetsiz Batı Marksizmi, bu içsel özellikleri nedeniyle son tahlilde kapitalizme biat etmeye yazgılı bulunuyor. Yazar-çizer-akademisyen takımı ve onların takipçisi okumuşlar dünyası, Sovyetler Birliği ve benzeri bürokratik rejimlerin tarihinden ve yıkılışından gerekli devrimci sonuçları çıkartamıyor. Bunlar kapitalizmden başka bir dünyanın yaratılabileceğinden umudu kestikçe, rotalarını kapitalizme inanç noktasına kırıyorlar. Bu durum bizce bir sürpriz oluşturmuyor. Marksizme sırtını dönen teorinin kapitalizme yüzünü döneceği açıktır. Daha iyi bir geleceği işçi devrimlerinin yaratacağına inanmayanların kapitalizmden iyilik beklemeleri ve giderek bu insafsız  sömürü düzenini ebedi düzen addedip onda “olumluluklar” keşfetmeleri doğaldır. Nihayetinde hayat boşluk tanımaz ve sorunları devrim yolunda çözemeyenler kapitalizm yolunda çözülürler.

Bireyci eğilimler

Marksizmin bilimsel temellere oturan devrimci içeriğinin en önemli unsurlarından biri, nesnel ve öznel arasındaki ilişkiyi doğru ve derinlikli biçimde kavrayışıdır. Marx, insanların varoluşunu belirleyen şey bilinçleri değil, bilinçlerini belirleyen şey toplumsal varoluşlarıdır diye vurgular. O nedenle devrimci bilinci belirleyen bir nesnel varoluş koşulu da vardır ve o da devrimci örgüttür. Devrimci insan nesnel yaşam ortamını devrimci örgütte bulabilir ve kendini bu ortamda varettiği sürece devrimci bilincini koruyup geliştirebilir. Bu bilince sahip bir sınıf devrimcisi, devrimci örgütün varlığını ve disiplinini içsel bir kavrayışla sahiplenir. Oysa bu düzeye yükselmemiş bir kişi, devrimci örgütün kriterlerini dışsal baskı olarak görecek ve öyle gösterecektir. Örgütlü mücadelenin atmosferini paylaşmadan devrimci olmak ve bireycilikten kurtulmak mümkün değildir. Bu durumun en çarpıcı örneklerini, işçi sınıfının devrimci mücadelesinden kaçarken sözde toplumsal bilim alanıyla, teoriyle ilgilenir görünen okumuşlar sergiler. 

Toplumsal alanlarda sınıflar üstü ve şu ya da bu sınıfın dünya görüşünden ve mücadele disiplininden bağımsız, tarafsız bilim yoktur. O nedenle, teoriyi işçi sınıfının devrimci mücadelesi açısından ilerletebilmek de bu mücadeleye ikircimsiz bir inanç ve onun disiplinine tâbi olmayı gerektirir. İşte ancak bu temelden hareket eden bir teorik çaba devrimci Marksizm sıfatına lâyık olabilir. Şurası bir kural ki, işçi sınıfının devrimci mücadelesinin yükseklerde seyrettiği tarihsel dönemlerde bu gerçeklik kendini çok daha net biçimde ortaya koyar. Mücadelenin gerilediği tarihsel dönemlerde ise, teorik mücadele adına sergilenen başıboşluk had safaya ulaşır. Birincisine örnek 20. yüzyılın başlarından verilebilir. O yıllarda gerek Rusya’da gerek Avrupa’da Lenin ve benzeri pek çok nitelikli devrimci savaşçının işçi sınıfının devrimci mücadelesinin disiplinine sıkı sıkıya bağlanarak yürüttükleri teorik mücadele unutulamaz. İkincisine örnek ise, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra işçi mücadelesinde dünya genelinde yaşananlardır. Hatırlanacak olursa, daha önce bu mücadelenin disiplinine uyar görünen unsurlar bile dönemin ters akıntısına karşı yüzmeyi başaramayıp yozlaşma kervanına katılmışlardır. Bu tür unsurlar, Marksizmin krizinden söz ede ede Marksizmden uzaklaşmış ve devrimci mücadele açısından zamanla tamamen tükenip yitik unsurlara dönüşmüşlerdir.

Bireycilik tutkusu, devrimci ve örgütlü mücadeleyi ilerletme azmine bütünüyle düşmandır. Bireycilik tutkusu, devrimci Marksizm temelinde yürütülen mücadelenin ruhuyla ve tarzıyla asla bağdaşmaz. Kolektif çabayı ve niteliği yükseltme hedefinden kopuk bir “bireyci gelişim” hırsına kapılan kişi, teorik mücadelenin önem ve gereğini de sağlıklı biçimde kavrayamaz. Burjuva ideolojisinin şeytanı, devrimci mücadelenin zayıf unsurlarına musallat olmak için her daim hazır ve nazır bekler. O şeytanın beyinlere sokmaya çalıştığı “önce kendi çıkarlarını düşün” komutu, sallantılı unsurları kolektif haz ve ruhtan kopartır. Kolektif mücadelede bir tutam tuzunun olmasından duyulan mutluluk ve tatminin yerini bireyci plan ve hırslar aldıkça, kişiye kıskanç ve takıntılı bir ruh hali egemen olur. Kişi böylece devrimci örgütlülüğe ve onun disiplinine ya hiç yaklaşmaya teşebbüs etmez ya da bir şekilde yaklaşmışsa da giderek ondan uzaklaşır. Bu temelde başkalaşım geçiren unsurların teoriye önem vermekten anladıkları ise, Marksist geçinen entelektüellere ve onların teoriciliğine duyulan aptalca bir hayranlıktan ibaret kalır. Yanlış anlaşılmasın, insan şu ya da bu fikre ilgi duyabilir, öğrenmek isteyebilir, fakat örgütlü mücadelenin kolektif iradesine kendini teslim etmeden işçi sınıfı devrimcisi olunamaz. Bireyci eğilimlerle komünistlik bağdaşmaz. 

Bu bakımdan, genel olarak aydın kategorisi içinde değerlendirilen unsurlarla, devrimci işçi sınıfı mücadelesine kendini adamış aydın unsurlar arasında derin bir farklılık var. Örgütlü mücadelenin iradesini bireysel varoluşuna tehdit olarak gören aydın unsurların iç dünyalarına devrimci Marksizmden kaçış eğilimi egemen oluyor. Bireyci aydın, en iyi ihtimalle kapitalizme karşı mücadeleden söz ettiğinde bile, ona devrimci örgüt ve buna bağlı gereklilikler en başta reddedilmesi gereken boyunduruklar gibi görünüyor. O halde devrimci Marksizm temelinde mücadeleye niyetli ve azimli unsurların, ancak örgütlenme sorununda takınılan tutumlarla ayırt edilebileceği yeterince açık değil mi?