Navigation

“Parçalanan Dünyada Ortak Geleceği” Davos’ta Oluşturmak!

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Bu yıl 23-26 Ocak tarihleri arasında İsviçre’nin Davos kentinde 48. Dünya Ekonomik Forumu “parçalanan dünyada ortak gelecek oluşturmak” gibi ironik bir başlıkla toplandı. G7 ülkelerinden altısı liderler düzeyinde katıldı. Bu “ortak gelecek oluşturucular”, kapitalist rekabet ve hegemonya mücadelelerinin sonucu parçalanan, büyük acılar, göç ve yıkımla sarsılan dünyanın bu hale gelmesinden hiç sorumlu değillermiş gibi görünüyorlardı. Bu yılki Davos, ABD başkanı Trump’ın sahneye bir rock yıldızı edasında orkestra eşliğinde gelişiyle ve basına yönelik saldırı şovuyla dikkat çekti. Trump konuşması sırasında “İşadamı olarak basın bana iyi davrandı. Siyasetçi olana kadar basının ne kadar kötü, saldırgan ve yalancı olabileceğini bilmiyordum” dediğinde salonda bulunan medya temsilcileri tarafından protesto edilse de, 17 yıl sonra toplantıya katılan ilk ABD başkanı olarak ilginin kendisinde olacağını biliyordu.

Forum ilk günden cafcaflı duyarlılık gösterilerine de sahne oldu. Bu yılki gündem maddelerinden biri de “cinsiyet eşitsizliği” sorunuydu ve forumu kadın eş başkanların yaptığı açılışla başlatarak cinsiyet eşitsizliğine karşı ne kadar duyarlı oldukları mesajını verdiler burjuva liderler! Her yıl yapılan Dünya Ekonomik Forumu toplantılarında olduğu gibi bu yıl da sunumlar dikkat çeken başlıklarla yapıldı. Dünyanın zenginlerinin buluştuğu toplantıya 100’den fazla ülkeden devlet bürokratı, kapitalist, akademisyen, çeşitli kurum ve kuruluşların temsilcileri, burjuva politikacılarla üç bin civarında insan katıldı.

Bu yıl toplantılara Türkiye’den Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi ve Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya katıldı. Türkiye ekonomisinin ne kadar hızlı büyüdüğünden bahsederlerken elbette 130 bin metal işçisinin grevlerinin yasaklanmasından, artan faşist baskılardan Ortadoğu’daki emperyalist hesaplarından ve artan kutuplaşmanın yarattığı gerilimden bahsetmediler.

Herkese açık toplantılarda, iktisadi gelişmenin sürdürülmesi gibi başlıklardan çevre kirliliğine, iklim değişikliklerinin önlenmesinden dünyada artan gelir eşitsizliğine, iş ve sosyal güvencesizliğin yarattığı sorunlardan siber güvenlik ve yapay zekâya kadar çeşitli başlıklar gündeme alındı. Yoksulluk, çatışma, cinsiyet eşitsizliği, kitle imha silahlarının yarattığı tehlike gibi sorunların gündem başlıkları olmaktan öteye geçemediği Davos toplantıları bu sorunların vitrin süsü olarak kullanılmasının dışında gerçek sorunların hiçbirine bir dirhem çözüm üretememiş zirvelerden biri olmaya da devam etti. Zaten Davos’un asli önemi burjuva devletlerin ve burjuva iş âleminin kapalı kapılar ardında yaptığı görüşmelerin, gayri resmi işbirliklerinin, pazarlıkların döndüğü önemli mecralardan biri olmasıdır. Önceki yıllardaki gibi, emperyalist güçlerin gövde gösterileri, kapitalist devlet başkanlarının yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali birbirlerine insanlık dersi vermeye kalkmaları çarpıcı görüntüler oluşturdu. İkiyüzlülük konusunda yarışan devlet adamları kendi ülkelerindeki işçi ve emekçilerin yoksulluğunu derinleştiren, demokratik talepleri şiddet ve kanla bastıran burjuva devletlerin keskin temsilcileriydi. Bu türden şovların bilinçsiz kitleler üzerinde nasıl bir yanılsama yarattığını, 2009 toplantılarında Erdoğan’ın Peres’e yönelik “one minute” çıkışıyla da görmüştük. Davos’u Peres’e “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” diye seslenerek terk ettiği zaman, başta Filistin olmak üzere Müslüman coğrafyada bir kahraman, kurtarıcı gibi karşılanmıştı. Oysa gerçeklik “tencere dibin kara seninki benden kara” denilebilecek cinstendi.

Bu seneki Davos toplantısında oturumların açılışını Hindistan Başbakanı Narendra Modi yaptı. Modi, Avrupa’daki faşist hareketlerden etkilenmiş Hindu milliyetçisi bir hareketin aktif bir üyesiydi. 12 yıl boyunca başkanlığını yaptığı Gujarat eyaletinde 2002 yılında dini bir tören sonrası evlerine dönmekte olan 58 Hindu yolcuya yönelik katliamın arkasından polis Müslümanları hedef göstermişti. Modi’nin de engellemeye çalışmak yerine izlediği katliamda haftalar boyunca eyaletteki Müslümanlara yönelik linçler yaşanmış, insanlar canlı canlı yakılmış, on binlerce insan evlerini terk etmek zorunda kalmış ve en az bin kişi öldürülmüştü. Modi 2014’te Hindistan başbakanlığına yükselmiş, onun döneminde Müslüman, Hıristiyan ve Sih azınlıklara yönelik düşmanlık ülke genelinde sistematik bir hal almıştı. İfade özgürlüğünü kısıtlayan, artan sansür ve üniversitelere yönelik baskı politikalarının mimarı, tüm muhalif unsurları komünistlikle, milli olmamakla ve teröristlikle suçlayan, doğanın ve çevrenin korunması için mücadele edenlere seyahat engelleri koyan ve baskı uygulayan bir başbakanın, ayrılıkçı hareketlerin durdurulması gerektiğinden dem vuran açılış konuşması bize tanıdık gelebilir. Aslında açılışın Modi tarafından yapılması bile Davos toplantılarından ezilen emekçi halkların hayrına bir şey çıkmayacağını kör göze parmak sokarcasına gösteriyordu.

İnsanlığa sefaleti yaşatanlar, kendi geleceklerini planlıyor

SSCB’nin çöküşüyle birlikte dünyada dengeler sarsılmıştı. Uzun yıllar komünizm korkusuyla ve SSCB’nin karşısında kurulmuş olan ekonomik, siyasi ve askeri ittifak dengeleri bozuldu. Şimdi emperyalist güçler arasındaki rekabet kızışmakta ve derinleşen ekonomik krizin harlanmasıyla üçüncü emperyalist paylaşım savaşının sınırları her geçen gün biraz daha genişlemektedir. Savaşın yoğunlaştığı Ortadoğu emperyalist güçler tarafından paylaşılmak üzere parçalanmıştır. Milyonlarca insanı yaşadıkları topraklardan sürüp çıkaran, yüz binlerce insanı katleden, açlığa, salgın hastalıklara mahkûm edenlerse, İsviçre Alplerindeki görkemli manzaraya bakarak, parçaladıkları dünyada kendi ortak geleceklerinin planlarını yapmışlardır!

Türkiye de dâhil olmak üzere birçok ülkenin geçen bir yıllık süre içinde kırılganlığı ve çelişkileri artmış olsa da ekonomik büyüme göstermiş olmaları, dış yatırımcılara güven vermeye çalışmaları katılımcıların iyimser değerlendirmelerine yol açsa da, genel gidişattan duyduğu kaygıyı dile getirenler de vardı. Euronews’in muhabirine açıklama yapan WEF global programlama başkanı Lee Howell, “çalkantılı küresel ortamda sürdürülebilir mali kalkınma açısından üç risk var, en başta jeopolitik riske odaklanmalıyız. Yani barış ve istikrar olduğu müddetçe refah ve büyüme gerçekleşir. Ancak bugün bu çağda bu mümkün değil. Nükleer silahların çoğalmasıyla artan potansiyel tehditler hakkında her gün bir şeyler duyuyoruz. Tüm dünyada en büyük güçleri bile savaşın içine çekebilecek önemli çatışmalarla karşılaşıyoruz” diye uyarıyordu. Dünya Ekonomik Forumunun (WEF) mimarı ve başkanı Klaus Schwab ise, “Bölünmüş bir dünyadan gelen seslere duyarlı olmalıyız. Sürdürülebilir ekonomik kalkınma, sosyal kabullenme varsa mümkün olabilir” diyordu. Siz bu ağdalı sözlerden şunu anlayın: “Dünyada cenneti yaşayan bir avuç insanın gelirinin 2010 yılından bu yana 6 kat artmasına karşılık milyarlarca insanın her gün ölesiye çalışarak yoksulluk içinde yaşamaya çalışmasını sürdürülebilir kılmak için daha etkili çözümler bulmalıyız!”

Sistemin tarihsel krizinin çanları daha güçlü çalarken, kapitalist pazardaki acımasız rekabet nedeniyle, aslında küresel kapitalizm çağının nesnel gerçekleriyle çelişen biçimde, “önce Amerika” yani “önce ulus-devlet tekellerinin korunması” benzeri söylemler öne çıktı. Özellikle Amerika’daki petrol, silah ve demir-çelik tekellerinin siyasi temsilcisi Trump’ın, ABD’nin en güçlü rakiplerinden biri olan Çin’e yönelik saldırgan siyaseti, parçalanan dünyanın daha da parçalanabileceğinin işaretlerindendir. Ekonomik, siyasi ve askeri gücüyle uzun bir süredir dünya kapitalizminin en tepesindeki ABD’nin gücü sarsılıyor.

Geçen yıl yapılan toplantılarda küreselleşmeye yönelik eleştiriler öne çıkıyordu. Bu yıl da aynı düzeyde olmasa da derinleşen tarihsel kriz koşullarında savunmacı, korumacı politikaları öne çıkaran ve küreselleşmenin zararlarından dem vuranlar vardı. Emperyalist ABD, Almanya ve Fransa bu konuda farklı saflarda yer aldılar. AB’nin dinamosu Almanya’nın başındaki Merkel 2. Dünya Savaşına atıfta bulunarak korumacı politikaların sistemin derdine deva olamayacağını söyledi. Burjuvazinin diplomasi dili elmaya elma demese de görünen köy kılavuz istemiyor. Kapitalist dünyanın kaçıp kurtulamayacağı iktisadi kriz burjuva devletleri köşeye sıkıştırmakta ve en büyükler bu krizden daha az yara alarak ve faturayı kendinden güçsüzlere daha fazla keserek çıkmanın hesabını yapmaktalar.

Sorunları yaratanlardan çözüm beklenmez

Bu yüzden, dünyayı kana bulayan, milyarların alın terinin sömürüsü ile sefa süren kapitalist dünyanın efendilerinin sahte duyarlılık gösterilerine tepki gösteren binlerce insan sokaklardaydı. Önceki yıllara kıyasla güç kaybetse de WEF toplantılarına yönelik protestolar bir hafta öncesinden başladı. Sol çevrelerin, küreselleşme karşıtlarının ve çevrecilerin ağırlığını oluşturduğu protestolar Basel, Cenevre, Lozan ve Zürih kentlerinde yoğunlaştı. Toplantılar başlarken aşırı kar yağışı gerekçe gösterilerek Davos’ta gösteri yapmak yasaklandı ve uçuşa yasak bölge ilan edildi. O nedenle protestoların merkezi ağırlıklı olarak Zürih’e kaydı. Gösterilerde yoğun olarak Trump’ın katılımına öfkeyi yansıtan sloganlar öne çıktı. “Trump defol”, “Trump’a hayır” dövizlerinin yoğun olduğu gösterilerde, Trump’ın Paris iklim sözleşmesinden çekilme kararı da protesto edildi. “Davos zirvesi küresel krize çözüm olamaz, çünkü Davos’un kendisi bir kriz kaynağı” pankartları taşıyan protestocular %1’in temsilcilerinin milyarlarca emekçinin kaderini belirlemek için kapalı kapılar ardında toplanmalarını kabul etmeyeceklerini dile getirerek tepkilerini haykırdılar. Güvenlik önlemleri, yasaklar ve polisin müdahalesine rağmen protestolar devam etti.

Toplantılardan birkaç gün önce İngiliz yardım kuruluşu OXFAM bir rapor yayınlamıştı. Bu rapor, yaşadığımız sistemin ne kadar mantık dışı olduğunu göstermesi bakımından önemli veriler içeriyordu. Rapora göre, dünyanın en varlıklı %1’lik kesimi geçen yıl yaratılan toplam zenginliğin %82’sine sahip olmuş. 2016 yılının Mart ayından 2017 yılı Mart ayına kadar geçen bir yıllık sürede iki günde bir yeni bir dolar milyarderi çıkaran kapitalizm, 2043 milyarder sayısı ile önceki yılların rekorunu da kırmış. Krizde en zenginler daha hızlı ve daha fazla zenginleşirken, fakirlerin hem sayısı daha hızlı artmış hem de daha fazla fakirleşmiş. Dünya nüfusunun yarısını oluşturan 3,7 milyar insana ise bu zenginlikten hiçbir şeyin düşmediği açıklanıyordu. Dünya burjuvazisinin kaymak tabakası daha fazla semirirken her zaman olduğu gibi kadın işçilere, erkek işçilere kıyasla daha az ücret vermeye de istikrarla devam etmiş.

Dünyanın en büyük beş moda markasının genel müdürlerinin maaşlarının sadece dört günlük toplamı, Bangladeş’teki bir tekstil işçisinin bir hayat boyu kazandığından daha fazlaymış.

Oxfam direktörü Winnie Byanyima’nın “milyarder patlaması, gelişen bir ekonominin işareti değil, başarısız bir ekonomik sistemin belirtisidir” demesi artık gizlenemeyen gerçeklerin karşısında seçilebilecek en basit ifadelerden biridir. Kapitalist sistemin yarattığı çelişkiler akıl sınırlarının ötesine geçmiştir.

Burjuva dünyanın bu zenginler kulübü toplantısı için güvenlik önlemlerine harcanan 10 milyon dolar civarındaki para, örneğin bugün Yemen’de bulaşıcı hastalıkların pençesinde kıvranmakta olan çocuklara kullanılsaydı yıllardır yapılan Davos toplantılarının tümünden daha hayırlı bir işlev görürdü kuşkusuz. Lakin sorunu yaratanlar çözümün adresi olamazlar. Bir yanda üretici güçlerin ve teknolojinin geldiği düzey, insanlığın yüzlerce yıllık birikiminin yarattığı zenginliğin büyüklüğü, diğer yanda ise milyarlarca insanın kahredici açlık ve sefaletinin derin çelişkisi. Bu çelişkinin kaynağı kapitalizm. Elif Çağlı’nın “Çürüyen Kapitalizm” makalesinde de vurguladığı gibi, “hangi güncel sorunu ele alırsak alalım, kapitalizmin insanlığın geleceğini tehdit eden küresel bir canavara dönüştüğü gerçeğiyle karşılaşıyoruz. 21. yüzyıl kapitalizmin yarattığı küresel felâketlerle adeta kapitalizmin kıyamet çağına dönüşmüş durumda. Kapitalizm kendi haline bırakılırsa modern insanlığın yeni bir yüzyılı olmayacak. Ya kapitalizm kendisiyle birlikte doğayı ve kendisiyle birlikte dünya üzerindeki insanları bir çöküşe sürükleyecek ya da işçi-emekçi kitleler onu yıkıp sınıfsız ve sömürüsüz bir geleceği kendi elleriyle yaratacaklar. Başka seçenek yok, zaman daralıyor!”