Navigation

Emeklilik Sistemine Yönelik Saldırılar Artıyor

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Bizzat kapitalist kurumların yayınladığı raporlar işçi sınıfının kapitalist sistemde parlak bir geleceğinin olamayacağını ortaya koyuyor. OECD 2017’de yayınladığı raporda “Gelecekteki yaşlılar daha uzun bir ömür sürüyor olacak ancak kendinden önceki nesillere kıyasla daha eşitsiz koşullarda yaşayacaklar. Daha uzun yaşam, hayatın bir noktasında işsiz kalma ve daha düşük gelir anlamına geliyor” tespitini yaparak emeklilik yaşının yükseltilmesinin bu sorunu olumsuz yönde etkileyeceğini itiraf etmişti.

“Ya şimdi harekete geçeceğiz ya da gelecek nesillerin, çocuklarımızın ve torunlarımızın üzerinde oluşacak dayanılmaz baskıyı kabul etmek zorunda kalacağız.” Bu sözler Dünya Ekonomik Forumu (WEF) finansal ve altyapı sistemleri sorumlusu Michael Drexler’e ait. Hemen harekete geçme çağrısı yaptığı ve küresel ısınma kadar büyük bir soruna benzettiği mesele ise dünyada artan ortalama yaşam beklentisi. Oysa biz gazetelerde, televizyonlarda bilim insanlarının büyük bir uğraşla insan ömrünü uzatmak hatta ölümü yenmek üzere yaptıkları bilimsel çalışmaların takdir ve heyecanla karşılandığını anlatan haberler görüyorduk! Ne yaman çelişki ki, bilim insan ömrünü uzatmak için uğraşırken kapitalistlerin sözcüleri bunun büyük bir sorun (üstelik tüm toplumun sorunu) olduğunu söylüyor. Peki nasıl oluyor da mutluluk kaynağı olması gereken bir durum, küresel ısınma gibi bütün dünyayı felâkete sürükleyebilecek bir tehlikeye benzetiliyor?

Aslında Drexler’in sarf ettiği sözler yeni değil. Çeşitli kapitalist kurum ve kuruluşlar, kişiler bu minvalde söylemleri geçmişten beri dile getiriyor. Kendi çıkarlarını veya sorunlarını tüm topluma mal etmekte pek mahir olan kapitalistler ve düzen sözcüleri bu meselede de aynı şeyi yapıyorlar. Ve büyük bir ikiyüzlülükle yaşam süresinin uzamasıyla birlikte emekli maaşı alacak olan yaşlıların sayısının artmasının sosyal güvenlik sisteminde açık yarattığını/yaratacağını, bunun da tüm toplumun üzerinde bir basınç oluşturduğunu/oluşturacağını söylüyorlar. Ancak sosyal güvenlik fonlarında açık oluşmasının asıl sorumlusunun kendileri olduğunu, fonları yağmalama konusunda gayet hevesli davranırken oluşan açığın faturasını ödemekten kaçınıp bütün yükü işçi sınıfına bindirdiklerini söylemiyorlar! Geçen yıl yayınlanan ve Drexler’in bu dramatik sözleri etmesine vesile olan Dünya Ekonomik Forumunun Küresel Rekabet Raporunda (The Global Competitiveness Report) ortalama yaşam beklentisinin artması karşısında “ekonomik sistem üzerindeki baskının azaltılması için gelişmiş ülkelerde emeklilik yaşının 70’e çıkarılması” önerilmişti. Aslında raporun ismi ve gerekçesiyle birlikte getirilen bu öneri tüm niyetleri ortaya koyuyor. Kapitalist sistemin içine girdiği tarihsel bunalım, düşen kâr oranları ve kızışan rekabet karşısında kârlarından feragat etmek istemeyen kapitalistleri nereye saldıracağını bilmez bir duruma itiyor. Ve sıkışmışlığın verdiği tahammülsüzlükle burjuvazi bir zamanlar işçi sınıfının mücadeleyle kazandığı haklara saldırıyor.

İngiltere’de yakın zamanda gündeme gelen üniversite çalışanlarına yönelik emeklilik yasası düzenlemesi bu saldırıların tipik bir örneğini oluşturuyor. Yüksek öğrenim işverenlerini temsil eden İngiliz Üniversiteleri (UUK) kurumunun hayata geçirmek istediği düzenlemeye göre akademisyenlerin emekli maaşları borsada işlem gören bir fona bağlanacak, yani her türlü spekülasyona açık hale gelerek büyük kayıplara da uğrayabilecek. Şubat ve Mart aylarında bugüne kadar gerçekleşen en büyük akademisyen grevlerinin örgütlenmesine neden olan bu saldırı yasası kabul edilirse akademisyenler borsadaki düşüşe göre emekli maaşlarının yüzde 40’ını kaybetme durumuyla karşı karşıya kalacak. Bu uygulamanın kamu sektöründeki başka alanlara genişletilmesi ihtimali de bulunuyor. İngiltere’de 2007 yılında emeklilik yaşının kademeli olarak arttırılarak 2044-2046 yılları arasında 68’e çıkarılması kabul edilmişti. Ancak geçtiğimiz yıl İş ve Emeklilik Dairesi emeklilik politikalarını tekrar gözden geçirdiğini ve hükümetin kademeli artışı öne çekerek emeklilik yaşını 2037-2039 arasında 68’e çıkarmayı planladığını açıkladı. Benzer uygulamalar diğer Avrupa ülkelerinde de hayata geçiriliyor. Örneğin geçtiğimiz yıl İsveç’te 61 olan emeklilik yaşının 2026’ya kadar 64’e, Belçika’da 65 olan emeklilik yaşının 2030 yılına kadar 67’ye yükseltilmesi ve emekli maaşlarının düşürülmesi kararı alındı. Bu durum her iki ülkede de kitlesel protestolarla karşılandı. Almanya’da da 2007 yılında emeklilik yasasında değişiklik yapılmış ve 65 olan emeklilik yaşının 2029 yılına kadar kademeli olarak 67’ye yükseltilmesi, buna karşılık emekli maaşlarının düşürülmesi kararı alınmıştı. Son iki yıldır ise emeklilik yaşının 69’a yükseltilmesi gündeme getiriliyor.

Latin Amerika’dan da iki örnek verelim. Arjantin hükümeti kitlesel protesto gösterilerine rağmen emekli maaşlarına yapılan zammı yarı yarıya geri çekerken emeklilik yaşını 65’ten 70’e çıkardı. Brezilya’da ise iki kez kongreye sunulan ancak gelen tepkiler üzerine geri çekilen emeklilik düzenlemesine göre kadınlar için 55, erkekler için 60 olan emeklilik yaşı 40 yıl prim ödeme şartı da getirilerek 65’e çıkarılmak isteniyor. Türkiye’de ise bilindiği gibi 2008 yılında çıkarılan sosyal güvenlik yasasıyla, ödenen prim gün sayısının ve emeklilik yaşının erkeklerde ve kadınlarda kademeli olarak arttırılarak 2048 yılında 9000 gün ve 65 yaşa yükseltilmesi kararı alınmıştı. 2017 yılının Ocak ayında ise 45 yaş altı tüm çalışanların bireysel emeklilik sistemine (BES) giriş yapmaları zorunlu hale getirildi.

Emeklilik sistemi neden değiştiriliyor? Yalanlar ve gerçekler…

İşçi sınıfının yükselen mücadelesi karşısında devrim korkusuna kapılan burjuvazi, İkinci Dünya Savaşından sonra SSCB’nin varlığının bindirdiği basıncın da büyük katkısıyla işçi sınıfına tavizler vermek zorunda kalmış ve “sosyal devlet” uygulamalarına geçen ileri kapitalist ülkelerde sosyal güvenlik sistemi geliştirilmişti. Kapitalizmin büyük bir ekonomik canlılık yaşadığı yıllar boyunca bu tavizleri kabullenmek zorunda kalan burjuvazi 70’lerin ikinci yarısında yaşanan krizle birlikte Keynesçi politikaları terk ederek neo-liberal saldırı politikalarını hayata geçirmeye başlamıştı. Sadece Avrupa’da değil bütün dünyada uygulamaya konulan neo-liberal politikalar sonucunda işçi sınıfının kazanılmış pek çok hakkı gasp edildi. Çalışma saatlerinin uzatılması, ücretlerin düşürülmesi, iş güvencesinin ortadan kaldırılması gibi saldırıların yanı sıra sosyal güvenlik sistemleri de erozyona uğratıldı. Sağlık hizmetleri, sosyal yardımlar ve emeklilik için oluşturulan fonların kısılması ya da bu fonların kapitalistlerin kullanımına verilmesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi, sağlık hizmetleri ve kamusal emeklilik sisteminin özelleştirilerek patronlara yeni kâr kapıları açılması olarak hayata geçirilen saldırılar bugün de artarak devam etmektedir. Her ne kadar 70’lerin ikinci yarısından itibaren başlamış olsa da kapitalizmin tarihsel bir sistem krizine girdiği ve ekonomik krizlerin peş peşe patlak verdiği 2000’lerin başından itibaren bu saldırıların işçi sınıfından gelen tepkilere karşın genel örgütsüzlük koşullarında daha pervasızca yürütüldüğünü söyleyebiliriz. Son 15 yıla baktığımızda dünya genelinde kamusal emeklilik sisteminin önemli ölçüde aşındırıldığını ve özel emeklilik sisteminin büyük bir hızla yaygınlaştığını, hatta bazı ülkelerde bireysel emeklilik sisteminin zorunlu hale getirildiğini ya da Türkiye örneğinde olduğu gibi getirilmeye çalışıldığını görüyoruz.

Emeklilik sistemine yönelik saldırılar söz konusu olduğunda yıllardır öne sürülen temel argüman ortalama yaşam süresinin artmasıdır. AB Komisyonu, Avrupa’da yaşlı nüfusunun artıyor olmasından hareketle yaşlıların sağlıklı, bağımsız ve aktif bir yaşlılık geçirmeleri ve yoksullukla mücadele amacıyla 2012 yılını “aktif yaşlanma ve nesiller arası dayanışma yılı” ilan etmişti. Bu güzel temennilerin ve dayanışma çağrısının arkasında ise yine aynı art niyet vardı: Emeklilik yaşını yükseltmek. Nitekim AB Komisyonunun İstihdam, Sosyal İşler ve İntibak’tan sorumlu üyesinin yaşlılıkta fakir düşmeyi önleyebilmek için yaptığı dâhiyane öneri, “istihdam edilme süresini azamiye çıkarmak ve mümkün olduğunca düzenli ve yüksek prim ödemek” idi. Son yıllarda dünyada yaşlı nüfusun artması üzerine pek çok haber, rapor, istatistik vs. daha fazla yayınlanır oldu. Yaşama, insana, dünyaya kapitalistlerin gözünden bakarsanız verilen rakamlardan, yapılan açıklamalardan yola çıkarak erken(!) emekliye ayrılan yaşlıların (pek tabii emekçi yaşlıların) aslında birer baş belası ve yük olduğu sonucuna varabilirsiniz. Ne de olsa rakamlar artan yaşlı nüfusun toplum üzerinde “dayanılmaz bir baskı yarattığını” ortaya koyuyor! Yıllardır aynı ideolojik argümanlarla toplumu hak gasplarına ikna etmeye çalışan burjuvazinin riyakârlığını gösteren birkaç soru soralım. Dünyada işsizlik oranları, özellikle de genç nüfusta işsizlik oranları bu kadar yüksek iken neden yaşlılar çalışmak zorunda bırakılıyor? Yaşlılıkta çalışmak gerçekten fakirleşmeyi önlüyor mu? Ağırlıklı kısmı emekçilerden kesilen primlerden, alınan vergilerden oluşan emeklilik vb. fonlar neden amaçları dışında kullanılarak kapitalistlerin yatırımlarına kaynak olarak aktarılıyor? Kamusal olması gereken emeklilik sistemi neden özel sigorta şirketlerinin insafına terk ediliyor? Üretici güçler bu kadar gelişmişken dünyada yaratılan zenginlik gerçekten de yaşlı nüfusun ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyor mu? Levent Toprak 2006 yılında kapitalizmde sosyal güvenliği anlattığı makalesinde kapitalistlerin niyetlerini şöyle ortaya koymuştu:

“Kapitalistler (…) bir yandan kendilerinden daha az vergi gitmesine (vergi indirimleri, sübvansiyonlar vs.), vergi yükünün işçi sınıfının sırtına yıkılmasına (genellikle KDV gibi dolaylı vergilerle) ve sosyal güvenlik fonları için kendilerinden yapılan kesintinin azalmasına (kayıt dışı uygulamalar bunun araçlarından biridir) uğraşırken, diğer yandan da işçilerin ücretinden her iki kanala giden kısmın mümkün olduğu kadar fazlasının, mümkün olduğu kadar dolaysız biçimde kendi ellerine geçmesini isterler. Bu sonuncusunu sağlamak için de, devlet bütçesinden işçilere dönen harcamaların kısılması (yani bütçenin, sosyal güvenlik fonlarının «açıklarının» finansmanında kullanılmasının engellenmesi) ve sosyal güvenlik fonlarının da doğrudan kendi kullanımlarına açılması için bastırırlar.

“Bu nedenle burjuvazi, değişik ülkelerdeki farklı uygulamalara bağlı olarak, oluşan devasa fonların özel fonlara çevrilmesine, bunları borsa ve spekülasyonda kullanabilme hakkını elde etmeye, işçilerin bu fonlardan mümkün olduğunca kısıtlı yararlanmasını sağlamaya, buna mukabil işçilerin bu fonlara yaptığı ödemelerin mümkün olduğunca artmasına çalışmaktadır. Emeklilik yaşının yükseltilmesi, emeklilik maaşlarının azaltılması, sigorta kapsamındaki sağlık hizmetinin daraltılması gibi tedbirler, bu fonların işçiler tarafından kullanımını kısıtlama amaçlıdır. Özetlemek gerekirse, tüm bu düzenlemelerin temelinde açıkça burjuvazinin sınıf çıkarları yatmaktadır.”[1]  İşte mesele bu kadar açıktır.

Kapitalizmde işçi sınıfının bugünü de geleceği de yok

Bizzat kapitalist kurumların yayınladığı raporlar işçi sınıfının kapitalist sistemde parlak bir geleceğinin olamayacağını ortaya koyuyor. OECD 2017’de yayınladığı raporda “Gelecekteki yaşlılar daha uzun bir ömür sürüyor olacak ancak kendinden önceki nesillere kıyasla daha eşitsiz koşullarda yaşayacaklar. Daha uzun yaşam, hayatın bir noktasında işsiz kalma ve daha düşük gelir anlamına geliyor” tespitini yaparak emeklilik yaşının yükseltilmesinin bu sorunu olumsuz yönde etkileyeceğini itiraf etmişti.[2] Almanya’da Bertelsmann Vakfı, yaptırdığı bir araştırmada 67 yaş grubundakiler arasında fakirleşme oranının 2036 yılında yüzde 16’dan yüzde 20’ye, geliriyle geçinemediği için devletin yardımına muhtaç düşen kadınların oranının ise yüzde 16,2’den yüzde 27,8’e çıkacağını belirtiyor.[3] Euronews’in internet sitesinde yayınlanan bir haberde ise Almanya’da 2033 yılında emekliliğe hak kazanacak olan bir müzik öğretmeninin söyledikleri yukarıdaki araştırmayı doğruluyor: “Emekliliğimde ortalama 351 euro alacağım. Benim kiram 400 euro. Emeklilik maaşım kiramı ödemeye bile yetmeyecek.” Bir başka emekçi ise bunu şöyle açıklıyor: “Bu, serbest sözleşmelerin, saat başına ücret almanın, yaz aylarında hiçbir ücret almadan istikrarsız bir gelire sahip olmanın sonucu. Tüm risklerin sonuçlarına biz katlanmak zorundayız. Hiçbir çözüm sunulmuyor.” Aynı haberde Almanya’da emekli maaşı alan yaşlılar arasında çalışan sayısının arttığına da dikkat çekiliyor: “65-74 yaş arası kesimde çalışan oranı yüzde 5’ten 11’e yükseldi. İçlerinden büyük bir çoğunluğu bunu vakit geçirmek için değil düşük emekli maaşlarını arttırarak normal yaşam standartlarına erişmek için yaptığını ve çalışmanın kendi seçimleri olmadığını belirtiyor.”[4]

Kapitalist sistem işçi sınıfının genç kuşaklarına da yaşlı kuşaklarına da olumlu hiçbir şey vaat edemiyor. Zaten yoksulluk ve işsizlik girdabında yaşam mücadelesi veren emekçiler yaşlandıklarında bir posa gibi kenara atılarak daha büyük bir yoksulluğa itiliyor. Ama her şey karşıtıyla birlikte vardır ve bu durum kapitalist sistemin yarattığı diğer sorunlara eklenerek işçi sınıfının içinde toplumsal patlamalara gebe bir öfke biriktiriyor. Emeklilik haklarına yönelik saldırılar karşısında kitlesel protestolar, grevler düzenleniyor. Ancak kapitalist sistemin doğası gereği, burjuvazi işçi sınıfının içinde biriken öfkeden duyduğu tüm korkuya rağmen saldırılarından vazgeçemiyor. Çünkü nihayetinde kapitalist sistemde her şey kâr içindir. O yüzden kapitalistler milyarlarca insanı sefalet koşullarında yaşatmak pahasına işçi sınıfının yarattığı toplumsal değerin hep daha fazlasına el koymak için uğraşırlar. Bunu yaparken de bir yandan forumlar, zirveler düzenleyerek sebep oldukları gelir adaletsizliği, yoksulluk, işsizlik ve açlık karşısında içten içe mayalanan toplumsal patlamaların önüne geçmek için çareler arar ama bulamazlar. Bulamazlar çünkü sorunun kaynağı bizzat kapitalist üretim tarzının kendisidir. Üretici güçlerin gelişkinlik düzeyi sadece yaşlıları değil tüm toplumu refah içinde yaşatabilecek potansiyelleri taşımasına karşın üretim araçlarının özel mülkiyeti bunun önünde engeldir. Bugün de gelecekte de refah ve huzur içinde, açlık ve yoksulluk kaygısı duymadan yaşayabilmek için işçi sınıfı üretim araçlarının özel mülkiyetine son vererek onları ait olması gereken toplumsal mülkiyetine kavuşturmalıdır.