Navigation

Enternasyonalle Kurtulur İnsanlık

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Tarih düz bir çizgide ilerlemiyor

Enternasyonal marşının anlamlı sözleri nice yıldır kim bilir kaç ülkede işçi sınıfının devrimci umut ve coşkusuna tercüman oldu. Enternasyonalle kurtulur insanlık! Bu sözler yalnızca devrimci heyecanın göğe yükselen sesi olmakla kalmıyor, son derece önemli bir gerçeği de dile getiriyor. İnsanlığın sömürülü ve sınıflı toplumlar belasından kurtulup özgürlüğüne kavuşabilmesi için, işçi sınıfının kapitalizme karşı yürüttüğü mücadelenin başarıya ulaşması şart. Bu mücadelenin ileriye taşınabilmesi ve muzaffer kılınabilmesi ise proletaryanın enternasyonalist bilinç ve örgütlülük düzeyine bağlı. O nedenle proletaryanın enternasyonal örgütünün yaratılması, 19. yüzyıldan başlayarak sınıf hareketinin öncü güçlerinin yaşama geçirmeye çalıştıkları bir hedef oldu. Marx ve Engels’in içinde yer aldığı Birinci Enternasyonal, devrimci işçi hareketinin dünyaya gözlerini açmakta olduğu bir tarihsel dönemin ürünüydü; bir ilk deneyimdi. Bunu Avrupa’da kitleselleşen işçi hareketinin üzerinde yükselen İkinci Enternasyonal deneyimi izledi. İşçi mücadelesinin artık güçlenerek siyaset sahnesine çıkması ve kitlesel işçi partilerinin yaratılması başlangıçta bir ilerleme teşkil etse de, İkinci Enternasyonal burjuva düzene adapte olarak sınıf işbirlikçiliğine kaydı ve nihayetinde burjuva reformist sosyal demokrasi akımının enternasyonal örgütü haline geldi.

Üçüncü Enternasyonal (Komintern), devrimci işçi mücadelesinin çok daha ileri boyutlara ulaştığı ve dünyayı sarsmaya başladığı koşullarda vücut bulacaktı. 1917 Ekim Devrimi, proletaryanın devrimci bir önderliğe sahip olduğunda nelere muktedir olacağını dosta düşmana kanıtlıyordu. Keza dünya komünist hareketinin örgütü Komintern de Ekim Devriminin yarattığı muazzam siyasal etki ve moral güç sayesinde inşa edilebildi. Üçüncü Enternasyonal, oluşumunun temellerini, çekim gücünü ve siyasi otorite hakkını muzaffer Ekim Devriminden alması bakımından tek ve en ileri örnek oldu. Böylece dünya işçi sınıfı, Lenin’in proleter devrimler çağı diye nitelediği yeni bir döneme devrimci silahlarını kuşanarak giriyordu.

Ne yazık ki bu olumlu başlangıcın arkası kötü geldi. Dünya devriminin gelişmiş kapitalist ülkelerde ilerlemeyişi nedeniyle, dünyadaki ilk muzaffer işçi iktidarı Rusya gibi geri bir çerçeveye hapsoldu ve içten yürüyen bürokratik bir karşı-devrimle yıkıldı. Ekim Devriminin önderi Bolşevik Parti egemen bürokrasinin çizmeleri altında can verdi. Stalinizmin egemenliği altında Komintern’in devrimci özü tamamen boşaltıldı ve nihayetinde tasfiye edildi. Dünya işçi sınıfının devrimci mevzilerine yönelen bu saldırılara karşı koyan gerçek Bolşeviklerin çabası egemen bürokrasinin ölüm fermanlarıyla durduruldu. Dünyanın tüm işçi-emekçi insanlarını, sömürünün, baskının ve haksız savaşların olmadığı yepyeni bir geleceğe taşıyacak devrimci mücadelenin önderliği parçalanmış ve yok edilmişti. İnsanlığın bunalımı devrimci önderlik krizinde somutlanır hale gelmişti.

Kapitalizmden kurtuluş ve sosyalist bir geleceği yaratma mücadelesi açısından son derece olumsuz olan bu gelişmeler karşısında, işçi sınıfının devrimci çizgisini yaşatmaya çalışan güçler ve çabalar yer alıyordu. Troçki öncülüğünde Uluslararası Sol Muhalefetin oluşturulması ve ardından Dördüncü Enternasyonalin inşasına girişilmesi bunun somut örnekleriydi. Ancak ne bu çaba yeterli olabildi ne de Troçki’nin ölümünden sonra arkası anlamlı ve doğru bir biçimde getirilebildi. Dördüncü Enternasyonal adına siyasi mücadeleyi sürdüren Troçkistler, Troçki’nin yaşatmaya çalıştığı Bolşevik-Leninist geleneği günümüze taşıyamadılar. Böylece işçi sınıfının enternasyonal önderlik krizi, yıllar içinde daha da büyüyerek çeşitli devrimci kuşakların karşısına dikildi.

Troçkizmin zaafları dışında, bu krizin böylesine uzun bir tarihsel dönem boyunca çözümsüz kalmasının öznel ve nesnel nedenleri vardır. Nesnel nedenler arasında sayılması gereken etkenler, ikinci emperyalist paylaşım savaşı sonrasında oluşan dünya koşullarıdır. Bunu da ikiye ayırabiliriz. Birincisi, yükselen büyük emperyalist güç ABD’nin muazzam atağı temelinde kapitalist sistemin içine girdiği canlanmadır. ABD’nin atağı Avrupa dahil dünyanın pek çok bölgesinde kapitalizmin yeni bir gelişme eğilimi sergilemesini sağlamış ve özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde sistemin işçi sınıfını reformlarla yatıştırma siyaseti izleyebilmesini mümkün kılmıştır. Böylece bu ülkelerde bir zamanlar devrimci isyan ateşleriyle varlığını duyuran işçi hareketi ciddi boyutlarda gerileme ve sınırlı reform talepleriyle yetinme sürecine sürüklenmiştir.

Savaş sonrası dünya koşullarını biçimlendiren ve tüm ülkelerde işçi hareketinin durumunu etkileyen ikinci nesnel etken ise, Stalinist bürokrasinin egemenliği altındaki SSCB’nin varlığı idi. Bu modern despotik-bürokratik rejim Ekim devriminin ülkesindeki egemenliği sayesinde, aslında sosyalizmle hiçbir ilgisi olmayan varlığını dünyaya “yaşayan sosyalizm” diye kabul ettirmeyi başarmıştı. Yine aynı nedenle, Stalinist bürokrasinin doğrudan kontrolu altında dünya ölçeğinde resmi bir komünist hareket yaratılmış ve gerçek devrimcilere göz açtırılmamıştı. Stalinist sistem giderek dünyada kendi kopyalarını da yaratıp, işçi hareketini ve nice genç kuşağı yıllar boyunca dört bir koldan abluka altına alıyordu. Bu durum dünya işçi sınıfının sosyalizm konusundaki kavrayışının altüst olmasına, özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde işçi sınıfının sosyalist mücadeleden soğuyup uzaklaşmasına neden olacaktı. Üstelik SSCB’nin totaliter yapısı karşısında burjuva düzenin “demokrasi”si işçilere cazip bile görünmeye başlamıştı.

SSCB’nin varlığından asla ayrı düşünülemeyecek olan Stalinist gelenek, bu nesnel duruma eşlik eden bir öznel etken olarak işlev gördü. Stalinizm nice kuşağın bilincini çarpıtarak, onları Marksizm dışı bir “sosyalizm” anlayışına sürükledi. Resmi komünist hareketin varlığı ve pek çok ülkede işçi solu içindeki egemen konumu, işçi sınıfını ve onunla bütünleşmeye azimli pek çok iyi niyetli devrimciyi doğru bir mücadele yolundan saptırdı. Dünya işçi sınıfının yüzyılın bu kâbusundan uyanabilmesi, genç kuşakların Marksizmi ve örgütlü devrimci mücadelenin gereklerini çarpıtılmamış biçimde kavrayabilmeleri için Stalinizmin çökmesi gerekiyordu. Ama tarihin onca yılına onca ağırlığıyla damgasını basmış, varlığı süresince dünya dengelerini birinci dereceden etkilemiş, sayısız insanın bilincinde sosyalizmin temsilcisi olarak yer etmiş bir sistemin çöküşü elbette ki bir geceyarısı kâbusundan uyanmaya benzemez.

Sosyalist diye adlandırılan blokun çöküşü döneminde yaşanan altüstlükten yalnızca Stalinizmin değil Troçkizmin de fazlasıyla nasibini aldığı, gerçekleri itiraf etmekten korkmayan Marksistler için yeterince açıktır. Ama ne yazık ki pek çok Troçkist çevre, bu siyasal depremin yalnızca Stalinist örgütleri etkileyeceği, kendilerinin ise hiç çaba sarf etmeksizin bir çekim merkezi haline geleceği düşüyle oyalanıp durdu. Bu tür unsurlar, yaşanan büyük krizi devrimci Marksizm temelinde esaslı bir muhasebe yürütme ve bu temelde yenilenme için bir fırsata dönüştüremediler. Bu durağanlık ve aymazlık, dönemin olumsuz koşullarıyla da birleşerek Troçkist çevreleri daha da fazlasıyla parçalanma, içe kapanma ve birbirleriyle didişme girdabına çekti.

Bu büyüklük ve şiddetteki siyasal depremlerin yarattığı şok dalgalarının atlatılması ve tarihsel gelişmelerden gereken derslerin çıkartılması, aslında sanıldığından daha fazla zaman alır. Eski dönemin kapanışıyla birlikte siyasal yaşamları son bulan kuşaklar çekip gider ve mücadele alanının yeni güçlere hazır hale gelmesi gerekir. Fakat umulan atılımlar hemen gerçekleşemez. Yılların biriktirdiği sorunları bir çırpıda çözecek mucizevi formüller yoktur. Tam tersine, büyük altüstlükleri takibeden her dönemde olduğu gibi uzunca bir geçiş dönemi boyunca nice sonuçsuz denemeler yaşanır. İşte Sovyetler Birliği ve benzerlerinin çöküşünden günümüze dek sol harekette yaşanan gerçeklik budur. Böylesi dönemler, sorunların “hemen şimdi” çözüleceği yolunda naif hayaller besleyen küçük-burjuva unsurlarda hayal kırıklıkları yaratır ama tarihin akışını Marksist temellerde kavramayı başarabilenleri asla karamsarlığa sürükleyemez.

Tasfiyecilik dönemi

Aslında her türlü ters rüzgâra direnebilmek ve sağlam temellere oturtulmuş bir iyimserliğe sahip olabilmek için, çeşitli gelişmeler karşısında konjonktürel değil tarihsel bir bakış açısına sahip olmak büyük önem taşıyor. İşçi sınıfının devrimci önderliğinin yaratılması hiçbir zaman kolay bir iş olmadı. İhtiyaç duyulan bir önderliğin inşası için beslenen arzu ve sarf edilen çabalar her zaman burjuva düzenin açık baskılarına veya sinsi ideolojik saldırılarına hedef oldu. Yakın tarihimizin çarpıcı yönü, bu tip saldırıların etkinlik alanının inanılmaz ölçülerde genişletilmesi ve dozunun alabildiğine arttırılmasıydı. Dünya burjuvazisi sözde sosyalist sistemin çöküşünü fırsat bilip Marksizmin mevzilerini topa tutmak amacıyla, toplumsal ve bireysel yaşamın en ücra köşelerine dek uzanan muazzam bir ideolojik bombardımanı başlatmıştı.

Tarihsel hafızayı diri tutmakta büyük yarar var. Hatırlayalım, o dönemde devrim fikri ve örgütlü mücadele anlayışı genç kuşaklar indinde tamamen gözden düşürülmeye çalışıldı. Burjuvazi, sınıfsal aidiyet ve dayanışma duygusunu kökünden söküp atmak ve gençliğin beynini dumura uğratmak için elinden geleni ardına koymadı. 80’lerden 90’lara ve 21. yüzyıla ilerleyen süreçte genç kuşaklar burjuva ideolojisinin aşıladığı bireysel kurtuluş safsatasıyla, cinsel ve psikolojik takıntılarla nasıl da siyasal mücadeleden uzaklaştırılmaya çalışıldılar. Öte yandan eski kuşakların büyük bir bölümü Stalinizmin ve Sovyetler Birliği gerçeğinin o denli etkisi altında biçimlenmişlerdi ki, “reel sosyalizm” denilen sistemin çöküşüyle birlikte onlar da büyük bir çöküntüye uğradılar. Ya tamamen yozlaşarak ya da yorularak mücadele alanını terk ettiler. Resmi komünist partilerin çoğunluğu kendilerini sosyal demokrat partilere dönüştürdüler. Türkiye örneğinde parti bürokrasisi Moskova’daki ağababalarının dönemi kapanınca onca yıllık TKP’nin kapısına kilidi vuruverip “işi” bitirdi.

Politik ve örgütsel mevzilerin yitirildiği bütün bu dönem boyunca ideolojik mevziler de büyük oranda hasar gördü. Bazı istisnalar dışında kuşaklar arasında devrimci deneyim aktarımı gerçekleşemedi. Toplum korkunç bir hafıza kaybına uğratıldı. “Büyük birader”in hafıza silme aygıtları tam gün çalışarak işçi sınıfının toplumsal ve siyasal yaşamda devrimci rol oynadığı dönemleri neredeyse hepten unutturdu. Egemen güçler, yakın tarihin iz bırakan büyük olaylarından bihaber, çöküşe yüz tutan Roma İmparatorluğu’nu hatırlatırcasına bu kez de modern “gladyötör dövüşleri”ni izleyip durmakla beyni uyuşmuş amorf bir toplum yaratmaya koyuldular. Kapitalist toplumun içyüzüne ışık tutan Marksizmin bilimsel öğretisinin artık çağının geçtiği yolunda bir düşünsel atmosfer yaratmak üzere seferberlik ilân edildi. Burjuva ideolojisinin ve buna eklemlenen küçük-burjuva inkârcılığının etkisiyle işçi sınıfının varlığı dahi sorgulanır hale geldi. Böylece genç kuşaklar dünyaya gözlerini hepten olumsuz koşullar altında açıyorlardı.

Tarihin böylesi kesitlerinde genel esinti Marksizmin inkârı, devrimci örgütlenme gereğinin reddedilmesi, varolan örgütlerin likidasyonu, özetle tam bir ideolojik ve örgütsel tasfiyecilik yönündedir. Bu tür dönemlerde burjuvazi devrim fikrini işçi sınıfının beyninden tamamen söküp atabilmek amacıyla ideologlarını tam gaz çalıştırır. Marksizmi çağdışı ilân edebilmek, sosyalizm hedefini saçma bir fikir düzeyine indirgeyebilmek ve devrimci başkaldırıların her zaman yenilgiye mahkûm olacağı yolunda beyin yıkamak üzere elinden geleni ardına koymaz.

Bu gibi ortamlar işçi hareketinde akla karanın tam anlamıyla ayrıştığı momentlerdir de aynı zamanda. Marksizmi derinden içselleştirmiş, proletaryanın devrimci misyonuna yürekten inanan bir devrimci azınlık, mücadele bayrağını genç kuşaklara teslim etme azmiyle akıntıya karşı yüzer. Daha önce genel sele kapılıp “devrimci” kesilen tüm geçici yol arkadaşları, tüm kararsız, yüreksiz ve dönek unsurlar ise, devrim yolunda heba ettikleri yıllarına hayıflanıp kendilerine yeni rotalar çizerler. Daha önce işçi dostu geçinirken bu kez işçi sınıfına düşman kesilen tüm küçük-burjuvalar, burjuvazinin yarattığı yeni iklimin etkisi altında şu ya da bu biçimde egemen sınıfın korosuna katılırlar: “Marksizm öldü!”, “Tarih sona erdi!”, “Devrim fikrine ve devrim için örgütlenme çabasına saplanıp kalan dinazorlara hücum!”, “Elveda proletarya!”, “Yaşasın kapitalizm!”

Yarattığı tahribatın izleri henüz bütünüyle silinmemiş olsa bile, nihayetinde bu karanlık dönem yaşandı ve geride kaldı. Çünkü uzun bir tarihsel kesit boyunca sözde sosyalist blokun kötülenmesi sayesinde kendini matah bir şey gibi göstermeye çalışan kapitalist sistem yalnızlaştı ve “büyü” bozuldu. İnsanlığı ve üzerinde yaşadığımız gezegeni büyük felâketlere sürükleyen kapitalizm artık çırılçıplak ortadadır. Bekasını sağlayabilmek için, şimdi eskisine oranla misliyle güçlendirilmiş bir yalan imparatorluğuna ihtiyaç duyuyor. Ama ne yapsa nafile! Yerküremizin tümünü tek başına kaplayan bu imparatorluk, onca afra tafrasını boşa çıkartırcasına tüm pisliğini gizlenemez biçimde dünyanın her tarafına kusmaktadır. Yaşlanan ve çürüyen kapitalizm, körpe bedenlerin kanını içerek ömrünü uzatmaya çalışan bir canavar gibi dört bir yana saldırıyor. Yeni bir milenyuma, derinleşen ve yaygınlaşan bir sistem kriziyle giriş yapan kapitalizm, dünyanın hemen her yerine siyasal istikrarsızlık tohumları saçıyor. Dünya halkları büyük emperyalist güçlerin başlattığı yeni paylaşım savaşlarının ateşleri içinde kavruluyorlar.

Bir üretim tarzının zulmü ve sömürüyü arttırarak varlığını sürdürmeye çalışması onun akıbeti bakımından hiç de hayra alamet değildir. Kapitalizm, topluma geleceğe dair anlamlı bir umut aşılamaksızın yalnızca ürettiği korku senaryoları temelinde ayakta kalmaya çabaladığı bir döneme girmiştir. İşin aslına bakacak olursak, tarihin çöplüğü artık sırası gelen kapitalizmi yutmayı beklemektedir. Eksik olan başlıca unsur, kapitalizmi o çöplüğe gönderecek olan dünya işçi sınıfının devrimci süpürgesidir. O nedenle, bugün işçi sınıfının Marksizme ve tüm dünya üzerinde dalgalanacak enternasyonal mücadele bayrağına muazzam derecede ihtiyacı var.

İkamecilik tuzağı!

Proleter devrimin nesnel önkoşulları bugün düne oranla misliyle olgunlaştı. Ama öznel faktör, Büyük Ekim Devrimini doğuran 20. yüzyılın başlangıcına kıyasla çok daha geri konumda bulunuyor. Dünya işçi sınıfının devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyinin zayıflığı nedeniyle, kapitalizmin yıkılabileceği fikri bugün kitlelere gerçekleşmesi olanaksız boş bir düş gibi görünmektedir. Kapitalist sistemin içine sürüklendiği derin sarsıntılara rağmen dünya burjuvazisinin yine de bir çıkış yolu bulabilmesi zaten bu sayede mümkün olmaktadır. Sistemin tüm egemenlerinin, cin fikirli ideologlarının, genç işçi-emekçi kuşaklarını Marksizmden, sosyalizm inancından ve devrimci mücadeleden uzak tutabilmek için çırpınmalarının nedeni de budur.

İşçi sınıfı devrimci mücadeleden geri durduğunda, sorunlar ne denli büyük ve ciddi olursa olsun burjuvazinin öyle ya da böyle yeni bir kapitalist denge kurmaya muktedir olacağı çok açık. Fakat ne pahasına? Kapitalizmin tarihi, sistemin bunalımı derinleşip yaygınlaştıkça yeni bir kapitalist dengenin ancak yeni paylaşım savaşları, işçi-emekçi kitlelerin birbirine kırdırılması, sömürü ve baskının arttırılması, faşizm ve ırkçılığın hortlatılması, toplumun tam bir yozlaşma ve çılgınlık batağına sürüklenmesi pahasına kurulabildiğini gösteriyor. Dolayısıyla tarihin böylesine sarsıntılı dönemlerinde mücadeleden kaçarak tehlikeden kurtulmanın bir yolu da bulunmuyor. Tam tersine, emperyalist güçlerin bombaları gündelik yaşamın hayhuyu içinde ömür tüketen yoksulların tepesinde patlıyor. Kapitalizmin çeşit çeşit belâsı, devrimci mücadeleyi riskli bulup dört duvar evinin damı altına sinerek kendisini ve çocuklarını koruduğunu sanan işçinin başına musallat oluyor. Çok açıktır ki, işçi ve emekçi kitleler ancak mücadeleye atıldıkları takdirde tehlikenin kaynağını kurutabilir ve tarihin akış istikametini kendi lehlerine çevirebilirler.

Dünyayı devrimci tarzda değiştirebilecek yegâne güç olan işçi sınıfının örgütsüzlüğü nedeniyle devrimci siyaset alanında büyük bir boşluk doğmuştur ve bu durum günümüzün en ciddi sorunudur. Bu boşluk asla başka “dinamik” güçler tarafından doldurulamamıştır, doldurulamaz ve doldurulamayacaktır. Proletaryanın devrimci hareketinin artık geçmiş tarihe ait bir hayal olduğunu, kapitalist barbarlığı geriletecek modern gücün alternatif hareketlerde aranması gerektiğini söyleyenler fena halde yanılıyorlar. Kapitalist sömürü düzenine son verecek dinamik güç dün olduğu gibi bugün de devrimci proletaryadır. O, örgütlü gücüyle mücadele alanında yerini almadıkça başka hiçbir toplumsal dinamik kapitalizmi temellerinden sarsamaz.

“Küreselleşme karşıtı hareket” ve benzeri örneklerde somutlandığı üzere, bugün dünya üzerinde kapitalizme muhalif genç insanların sayısının artması aslında olumlu bir gelişme. Emperyalist güçlerin kendi çıkarları için çeşitli uluslara, insana ve doğaya yönelttiği saldırılar karşısında genç kuşakların büsbütün tepkisiz kalmayıp dünya ölçeğinde eylemler sergilemeye çalışmalarında kötü olan bir taraf yok. Esas sorun, bu tür hareketlerin eksik ve hatalı yönlerini eleştirerek daha doğru bir çizgiye çekmeye çalışacak yerde bunlara boyundan büyük anlamlar yüklenmeye başlandığında ortaya çıkıyor.

Küçük-burjuva sol anlayışın sınırlarını aşamayan genç muhalif güçlerin taşıdığı potansiyelin küçümsenmesi doğru değildir. Ama proletaryanın devrimci misyonu bunların sırtına yüklenmeye çalışılırsa, bu siyaseten çok vahim bir tutum anlamına gelir. Burada asıl suçlanması gerekenler, kapitalizme muhalefetlerini yetersiz de olsa bir biçimde ortaya koymaya çalışan genç insanlar değil, hem Marksist geçinip hem de bu yetersiz muhalefet üzerinden yeni bir tarz-ı siyaset yaratmaya yeltenenlerdir.

Örneğin “Avrupa Sosyal Forumu” gibi bazı oluşumları, bu dönemin devrimci örgütlülüğünü hatta işçi enternasyonalini yaratmada merkez bir güç olarak kabul ettirme yönünde girişimler söz konusu. Oysa kapitalist sistemin işleyişinden kaynaklanan temel siyasal yasalar asla değişmiş değildir. İşçi sınıfının devrimci önderliği olmaksızın, bu tür oluşumlar ve eylemlilik halleri kendi geçici ateşleri içinde yanıp sönmeye mahkûmdurlar.

20. yüzyılın tarihi, işçi sınıfının kapitalist sömürü koşullarına son verebilecek muazzam bir devrimci potansiyele sahip olduğunu kanıtlamış bulunuyor. Ama sınıf örgütsüz olduğunda bu devasa potansiyel derin bir uykuya yatmaktadır. Böylesi durumlarda burjuvazi işçi sınıfını yalnızca sömürülecek bir nesne olarak görür. Aslında örgütsüz olduklarında işçiler de kendilerini böyle algılarlar. Küçük-burjuva unsurlar ise proletaryadan umut kesip, kendi “devrimciliklerini” dev aynasında görmeye başlarlar. İşçi sınıfında dünyayı değiştirecek gizil bir gücün var olduğunu iddia eden Marksistler, bu tür konjonktürlerde toplumun çoğunluğuna havanda su döven deliler olarak görünür. İşçi sınıfı örgütlenip kendini dünyayı değiştirecek politik öncü güç olarak yeniden ortaya koyduğunda ise, burjuvaziden aydınlara ve tüm topluma kadar herkes bu gücün farkına varmak zorunda kalacaktır. Zaten Marksizmin doğruları da toplum nezdinde ancak o zaman (destekleyecek olanlar açısından da, karşı çıkacak olanlar açısından da) gerçek anlamlarına kavuşurlar.

Son derece olumsuz ve karanlık bir dönemi geride bıraktık ama dünyanın hemen hiçbir yerinde proletarya yeterince silkinip kendine gelemedi. O nedenle gerçek bir Marksist olmak için çabalamak, tüm yaşam çizgisini bu amaca göre düzenlemek son derece “marjinal bir uğraş” addediliyor. Fakat biliniyor ki bu tür ortamlar tarih boyunca kaç kez gelip geçmiştir. Ama gelip geçerken de, toplumun çoğunluğu tarafından onay gören “akıllılık” anlayışına uyum sağlayan “Marksistler” üretmiştir. Kural bugün de değişmiş değildir. Böyleleri dün olduğu gibi günümüzde de en düzeysiz burjuva ve küçük-burjuva muhalefetlere fit olabilecek, onların peşinden sürükleneceklerdir.

Herkes kendi yoluna. Önemli olan, Marksizme onu sulandırmadan, çarpıtmadan sahip çıkmayı görev bilen unsurların sayısını arttırabilmek. Küçük gibi görünenlerden yeni bir enternasyonalin yaratılması gibi karmaşık olanlarına dek, sınıf hareketinin tüm sorunlarının proletaryanın devrimci misyonunu içselleştiren ve bunun gereği doğrultusunda davranan sınıf güçlerinin çabasıyla çözümlenebileceği aşikâr. Marksizmin yerine “Marksizmin”, proletaryanın devrimci hareketinin yerine “yeni toplumsal dinamiklerin”, gerçek bir işçi enternasyonalinin yerine sınıf rengi olmayan “sosyal forumların” geçirilmek istenmesine asla prim vermemek gerekiyor.

Kurtuluş yok tek başına

Kapitalizmin tarihinin kanıtladığı üzere sınıf mücadelesi her zaman büyük gelgitlerle ilerliyor. Bazen işçi sınıfı bazen de burjuvazi diğerini geriletebilecek büyük bir tarihsel hamlede bulunuyor. Bu tarih böylece, genel toplumsal uyanış dönemlerinin yanı sıra muazzam gerileme dönemlerini de içermektedir. Burjuvazi kapitalist düzenin egemen sınıfı olarak, fırsatları zorlamak bakımından daha avantajlı bir konuma sahiptir. İşçi sınıfı ise, ancak ve ancak ciddi ve kararlı bir devrimci önderlik altında toplandığında ve devrimci bilinçle donandığında eline geçen fırsatı değerlendirebilir; bu fırsatı kapitalist sömürü düzenine ölümcül bir darbe indirmek üzere kullanabilir.

Derin bunalımlarla yol almaya yazgılı kapitalist sistem işçi sınıfını defalarca devrimci durumlarla yüz yüze getirdi. Getirmeye de devam edecek. Ancak önemli olan şu ki, tarihin bu belirleyici momentlerine proletarya hazırlıklı girebilecek mi? Aksi halde kapıya gelmiş gibi görünen fırsat kaçar ve bir daha ele geçirilebilmesi için belki de yeniden uzun bir gericilik dönemi boyunca beklenmesi gerekir. İki koca on yıla damgasını basan koyu bir karanlık dönemini geride bıraktığımız günümüz koşullarında tarihin bu dersinin önemi de bir o kadar artmıştır. Zira kapitalist sistemin içine girdiği sarsıntılı dönemin dünya işçi sınıfına yeni tarihsel fırsatlar sunması kuvvetle muhtemeldir. O nedenle genç işçi-emekçi kuşaklarının doğru fikirlere, doğru bir mücadele anlayışına kazanılması gün geçtikçe daha da yakıcı bir önem kazanmaktadır.

Tarihsel deneyimin verdiği dersler, devrimci işçi sınıfının ve devrimci gençliğin daha işin en başından enternasyonalist bir mücadele çizgisine çekilmesinin zorunlu olduğunu gösteriyor. Marx ve Engels’ten Lenin’e, Troçki’ye ve diğer devrimci önderlere uzanan bu çizgi dünya devrimi anlayışı üzerinde yükselir. Bunun karşısında yer alan ulusalcı sosyalizmle kapitalizmden başka bir yere varılmadığını ve varılamayacağını yaşanan tarih açıkça kanıtlamıştır. Marksist devrimcilik ulusal dargörüşlülükle asla bağdaşamaz. İşçi sınıfının kurtuluşu ulusal değil dünyasal ölçekte gerçekleşebilir. O nedenle devrimci mücadele uluslararası bir programa dayanmak ve enternasyonal düzeyde örgütlenmek zorundadır.

Kapitalizm giderek daha da globalleşip tam bir dünya sistemi oluşturarak ilerleyebildiğinden, farklı ulusların burjuvaları (aralarındaki rekabete rağmen) çeşitli uluslararası birlikler teşkil etmeden varlıklarını sürdüremiyorlar. Tüm dünyada benzer yaşam koşullarını paylaşan ve kapitalizmden kurtuluşu dünyasal ölçekte mücadeleye bağlı olan proletaryanın çıkarları ise enternasyonal düzeyde kaynaşmayı çok daha fazlasıyla gerektirmektedir. Enternasyonalist perspektiften yoksun bir siyasal örgütlenme anlayışı ve ulusalcı mücadele çizgisi, işçi sınıfını dolayısıyla insanlığı yeni bir dünyaya, özgür bir geleceğe taşıyamaz.

Bunlar soyut doğrular değil, dünya komünist hareketinin tepesine Stalinist egemenliğin balyozu inmeden önce komünistler tarafından ısrarla savunulan ve yaşama geçirilmeye çalışılan gerçeklerdir. Stalinist egemenlik sosyalizmi bir çeşit devletçilik ve ulusal kalkınmacılığa indirgeyip kepazeye çevirmeden önce, işçi sınıfının devrimci parti ve program anlayışına ulusallık değil gerçek bir enternasyonalizm damgasını basıyordu. Proletaryanın enternasyonal örgütü, ulusal partilerin zaman zaman biraraya gelecekleri bir danışma ya da dayanışma platformu değil, dünya işçilerinin devrimci partisiydi. Enternasyonali oluşturan çeşitli ülkelerden komünistlerin gerçekleştirdiği ulusal düzeydeki örgütlenmeler dünya partisinin muhtelif seksiyonlarıydı. Lenin döneminde inşasına girişilen Üçüncü Enternasyonal dünya devriminin örgütüydü.

Lenin sonrasından günümüze enternasyonal örgütlenme anlayışında çok önemli yarılmalar, kırılmalar, erozyonlar yaşandı. İşin aslına bakılacak olursa dünya işçi sınıfı çok uzun süredir devrimci enternasyonal bir örgütlülükten yoksun bulunuyor. Fakat kendisini Dördüncü Enternasyonal’e dayandıran veya başka şekilde tanımlayan ve değişik siyasal çizgiler izleyen onlarca “Enternasyonal Komite” mevcut. Kısacası, yıllardır bir yanda enternasyonal önderlik krizi devam ederken diğer yanda da bu krizi çözmeye muktedir olamayan yapılanmalar varlığını sürdürdü. Yani enternasyonal sorunu ve bu sorunun çözümü bağlamında ortaya atılan iddialar, gelişen tartışmalar bugün ortaya çıkmadılar. Bunlar uzun süredir varlığını sürdürüyor. Ama yine de günümüzde yeni bir gelişme eğiliminden söz etmek mümkündür ve bu, enternasyonal sorununa önem vermeye başlayan siyasal çevre ve kümelerin çeşitlenmesi ve sayısındaki artıştır. Stalinizmin uzantısı olan siyasal yapılardan merkezcilere ve çeşitli Troçkist çevrelere dek bugün yeni bir devrimci işçi enternasyonalinin yaratılması ihtiyacı giderek daha yüksek bir sesle dillendiriliyor.

Ne var ki, bu önemli sorunun bu şekilde dile getiriliyor oluşuna bakıp da çözümün kolay olacağı hayaline kapılmak çok yanlış olur. Bir kere aralarında ideolojik birlik bulunmayan siyasal eğilimlerin eninde sonunda farklı oluşumlar yaratacağı bellidir. Ayrıca yıllardır çözümlenemeyip kangrenleşmiş görünen her önemli sorun vesilesiyle yaşandığı üzere, yeni yaşam belirtilerinin öncesinde belirli bir süre daha tam bir çözümsüzlük ve kaos görünümü egemen olabilir. Çünkü çok iyi bilinir ki, yerleşik düşünceler vaktiyle onları yaratan maddi koşullardan daha fazla direngendir. Enternasyonal örgütlenme bağlamında doğru bir yol tutabilme çabalarının üzerine de geçmişin yanlışlarının gölgesi koyu bir biçimde düşmektedir ve önemli bir süre boyunca da düşmeye devam edecektir. Aslında bu kaçınılmaz bir durum. Zira hiçbir yeni ve doğru başlangıç gökten zembille inmiyor; eski döneme karşı yürütülen uzun ve zahmetli bir mücadelenin ürünü olabiliyor ancak.

Bunu bu şekilde kavrayamayanlar, ya geçen süreyi bıktırıcı şekilde uzun bulup birtakım fırsatların hepten yitirilmesi olarak algılayacaklar ya da sorunların çözümü için tutulması gereken zahmetli yol onlara artık tamamen anlamsız görünecek. Oysa onca yıl yaşanan yığışmalı krizden sonra sınıf hareketinin hiçbir sorunu bir el çabukluğuyla çözümlenemez. Sabırlı davranmayı becermek ama zamanı da asla boşa tüketmeyip devrimci hedefler doğrultusunda yol almayı başarmak gerek. Bu bir örgütsel tarz sorunudur ve bir anda parlayıp aynı hızla çökme eğiliminden kurtulamayan küçük-burjuva sosyalistler tarihin hiçbir döneminde bunu başaramamışlardır. Bundan böyle de başarmaları mümkün değildir.

Çözümü için çaba sarf edilen konularda büyük yanılgılara sürüklenmek istenmiyorsa, eski dönemin uzantısı olan sahte canlanma belirtileriyle yeni dönemin doğum sancılarını birbirinden ayırt edebilmek de büyük önem taşıyor. Sahte belirtileri sahici sanan ve sonuçsuz birlik arayışlarıyla kendilerini tüketenlerin yeni doğumların ebesi olabildiği görülmemiştir. Türkiye’de Sovyetler Birliği’nin çöküşü döneminde bazı sosyalist çevrelerin yaşadığı Kuruçeşme süreci ve ardından gözlemlenen gelişmeler bu gerçeğin çok canlı bir örneğidir.

Ter akıtmadan devrimci olunamaz

Bugünün somut koşullarına bakıldığında, işçi sınıfının enternasyonal önderlik sorununun çözülmesinin hiç de kolay bir iş olmayacağını söylemek için müneccim olmak gerekmiyor. Ancak çözümün zor olması imkânsız olduğu anlamına gelmiyor. Çözüm doğrultusunda yol alabilmenin kuşkusuz bazı vazgeçilmez koşulları var. Her önemli dönemeç noktasında esaslı bir muhasebe yürütülmeli; önemli teorik ve örgütsel konularda doğruya varabilme çabası sürekli kılınmalı, salt günü kurtarmaya yarayan formüllerle yetinilmemeli. Sürekli bir çaba sarf etmeden, sorunların çözümü için ter akıtmadan devrimci olunamaz. Yeni zahmetlere katlanamayıp düşünsel ve örgütsel rutinizmin kucağında huzur arayanlar, işçi sınıfının enternasyonal örgütünün yaratılması konusunda boş yere çene yorup durmasınlar. Devrimci Marksizmi gerçekten öğrenmeye ve içselleştirmeye çalışmak yerine, Stalinizmde ayak diremekle, merkezciliğin kolay fakat çıkmaz yollarına sapmakla ya da “biz zaten Troçkist gelenekten geliyoruz, bizim düzeltecek bir yanımız, yönümüz yok” diye böbürlenmekle bir yere varılamıyor. Elbette bu tespit yalnızca Türkiye’deki siyasal çevrelerle sınırlı değildir; bu tür tutumların izdüşümleri hemen her ülkede bulunabilir.

Tarihin her döneminde işçi hareketinde farklı eğilimler ve dolayısıyla çeşitli sosyalist örgütler var olmuştu; olmaya da devam edecek. Esaslı fikir ayrılıklarının ve farklı örgütsel anlayışların olduğu her durumda, bölünmüşlük eşyanın doğası gereğidir. İlkesiz birliklerle işçi sınıfının devrimci önderliği inşa edilemez. Durup dururken bölünmek ve onlarca sekt yaratmak marifet değildir ama dara düşüldüğünde birlik çığırtkanlığı yapmakla da bir yere varılmıyor. Böylelikle sektler daha büyük ve sağlıklı siyasal yapılara dönüşmüş olmuyorlar. Türkiye’de veya diğer ülkelerde, daha kendi çıkış yolunu bulamamışken başkalarını derleyip toparlama iddiasıyla boyundan büyük laflar etmeyi marifet bilen sosyalist çevrelerin hali pür melali ortadadır. Zaman zaman hırçınca sekterleşip, zaman zaman mülayim bir birlikçi kesilmek ve bu tür şizofrenik spazmlarla yaşamaya çalışmak aslında tüm sektlerin kaderidir.

Bir konuda yanılgıya düşülmemeli. Her küçük çevre illâ da sekt anlamına gelmez. Kendi yanlışları temelinde kemikleşen irili ufaklı sektlerle, işçi sınıfının içine gömülerek devrimci Marksizm temelinde yol almaya çalışan küçük yapıları bir tutmak son derece yanlış olur. Ancak bu ikincisi söz konusu olduğunda da tarihsel deneyimin içi boş kalıplara dönüştürülmemesi için özen gösterilmeli. Evet, Lenin önderliğindeki Bolşevikler de devrim öncesinde küçük bir siyasal gruptular. Fakat unutulmasın ki Bolşevik çizginin doğum süreci kerameti kendinden menkul bir önderlik iddiasına değil, önemli teorik ve örgütsel sorunlarda çeşitli siyasal çekirdeklerin birliğini sağlama potansiyeline dayanıyordu. Programatik ve örgütsel bir birliğin sağlandığı düşünülürken, devrimin sert yasaları bir süre sonra bölünmeyi zorunlu hale getirdi. Bolşevik örgütlülüğün biçimlenmesi, aynı parti içinde yer alan Menşeviklerle yolların ayrılması temelinde ilerleyen zahmetli bir mücadele sürecinde gerçekleşti. Üstelik bu süreç Rusya gibi muazzam büyüklükteki bir ülkede ve birbiri ardısıra yanan devrim ateşlerinin içinde yaşandı. Sınıf mücadelesinin harı, güçlenmeye hizmet edecek bölünme ve birlikleri olgunlaştırdı ve bu temelde çeşitli harmanlanmalar yaşandı.

Bu tarihsel deneyimin ışık tuttuğu temel doğrular günümüzde de değişmemiştir. Ne var ki somut koşullar henüz farklıdır. İşçi sınıfının öncü unsurlarını benzer bir yola sokacak, çürükleri eleyip sağlıklı güçleri aynı potada eritecek o güçlü ateş henüz tutuşmadı. İşte bu nedenle de, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün yarattığı muazzam altüstlüğe rağmen bugünü ve geleceği etkileyecek önemli bir harmanlanma henüz yaşanmadı. Gerçi birlik ya da bölünme doğrultusunda çok laf edildi. Ama işin gerçeğine bakılacak olursa, uzun yıllar boyu geniş çevrelerce “sosyalizm” olarak kabul edilen bir sistemin çöküşü aslında Stalinistinden Troçkistine hemen her çevreyi derinden etkileyip fazlasıyla sersemletti. O dönemden günümüze yeni bir yapılanma sağladığını iddia eden pek çok siyasal çevrenin gerçek durumu da, o yüzden sağlıklı tercih ve sağlıklı inşa süreçlerine dayanmadı.

Genel bir gericilik ve çöküş dalgasının darbeleri altında güçsüz düşülen koşullarda oluşan siyasal yapıların büyük bölümü geleceğe yönelik umut vaat etmekten ziyade, dönemin iki arada bir derede siyasal tercihlerinin ve ruh hallerinin ürünüdür. Dönekler kervanından fazlaca söz etmeye gerek bile yok. Bunun dışında, kimi çevreler reformizme demir atarak devrimci görünen bir geçmişi noktaladılar. Kimileri Stalinizmden kopuş doğrultusunda yol almaya çabalarken neticede oportünist siyasal hesaplar ağır bastı ve merkezcilikte karar kılındı. Stalinizmden devrimci Marksizme doğru (ya da bazen tersi yönde) hareket halinde görünen siyasal salınımların merkezde durması neticesinde merkezci yelpaze alabildiğine genişledi. Bu tür gelişmeler eskiyi tasfiye eden derin altüstlük dönemlerinin ürünüdür. Günü gününe yaşanırken kimilerine istikrarlı gibi görünecek bu siyasal “dengenin”, daha geniş bir tarihsel perspektiften bakıldığında nasıl da istikrarsız ve geçici olduğu görülür. Belirli bir süredir istikrar kazandığı izlenimi doğuran siyasal örgüt ve kümelenmeler tablosu, yeni gelişmeler yaşanmaya başlandığında hızla altüst olmaya adaydır. Asıl olarak da devrimci yükseliş doğrultusunda yeni bir döneme girildiğinde sağa ve sola salınımlar çok daha şiddetli biçimde başlayacaktır. Bu bakımdan şu anki siyasal tabloyu değişmez bir veri kabul edip, enternasyonal önderlik sorunu da dahil pek çok önemli sorunda buradan hareketle kesin sonuçlara varma isteği tamamen sağlıksızdır.

Enternasyonal düzeyde yeni harmanlanmalara ihtiyaç var ve bu alanda giderek yükselen bir hareketlenmenin yaşanacağı da aşikâr. Diğer yandan çok açıktır ki, sorunların çözümünü mümkün kılacak yeni koşullar ve yeni güçler ortaya çıkmadıkça doğruların egemen olabildiği tarihin hiçbir döneminde görülmemiştir. Kuşkusuz yeni koşullar ve güçler insanların zihinlerinden değil, dünya ölçeğinde sınıf mücadelesinin gerçek ateşleri içinde doğabiliyor. Unutulmasın ki, eğer 20. yüzyılın başlangıcında dünya dengelerini altüst eden büyük olaylar, devrimci sarsıntılar ve nihayet 1917 Ekim Devrimi yaşanmasaydı, o dönemin devrimci Marksist önderlerinin tüm çabalarına rağmen Komünist Enternasyonal’in dünyaya gözlerini açması en iyi durumda çok daha zor olurdu. Ama şüphesiz öte yandan da, bunu önceleyen o çabalar olmasaydı, olayların içinden bir enternasyonal kendiliğinden çıkmazdı. Ya bugün? Öznel faktörler bugün için ne denli umut kırıcı görünürse görünsün, kapitalist sistemin içine sürüklendiği sarsıntılı dönem her alanda yeni altüstlüklere, sürprizlere ve yeni oluşumlara gebedir.

Bugünün en önemli görevi ise, sınıf hareketinde ulusal ve enternasyonal düzeyde gücünü devrimci Marksizmden alan bir silkinme ve canlanmanın yaşanmasına hizmet etmek olarak belirginleşiyor. Ancak sağlam bir teorik donanıma, mücadele azmine ve devrimci tutku ve heyecana sahip olan unsurların bu tür görevlerin üstesinden gelebileceği de açık bir gerçek. Heyecanını yitirmiş, yıllardır kendini aynı minval üzre tekrar eden, hiçbir yanlışını sorgulamayan siyasal çevreler belki rutinizm temelinde varlıklarını sürdürebilirler ama böylelerinin ihtiyaç duyulan yeni bir atılımı başlatabildikleri görülmüş müdür? Proletaryanın devrimci mücadelesinin yeni güçlere, gençliğin dinamizmine ihtiyacı var. Ayrıca çeşitli ülkelerde işçi hareketinin devrimci canlanışı için fiilen ter akıtılmazsa, enternasyonal düzeyde yeni bir atılım da boş bir hayale dönüşür. Zira böyle bir atılımı gerçekleştirecek güçler göklerde bir yerlerde yeryüzüne inecekleri günü bekliyor değiller. Bugüne dek işçi sınıfının hiçbir sorunu “Godot’yu bekleyerek” çözülmedi. Enternasyonal söz konusu olduğunda da çözümün yolu bu uğurda bıkmadan usanmadan mücadeleyi sürdürmekten geçiyor.