Navigation

Burjuvazinin “Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak” Parolası!

Bütün dünyada işçiler, emekçiler, distopik filmleri ve romanları aratmayan zamanlar yaşadılar, yaşıyorlar. Hatta denilebilir ki, “Korona” adlı distopik bir filme gönüllü, gönülsüz figüran edildiler. Egemenlerin söylediklerine ve yaptıklarına bakılırsa “Korona” filminin, “Yeni Normal” ve “Kontrollü Sosyal Hayat” adlı bölümleri çekilmeye devam edilecek. Ama tabii emekçi sınıflar bu bölümlerde de figüran olarak kullanılacak. Çünkü büyük çoğunluğun, filmin nasıl ve neden kurgulandığı, hangi ihtiyaçtan kaynaklandığı, hangi amaçlara hizmet ettiği, hayatlarını nasıl etkileyeceği, kârının, zararının ne olacağı konusunda etraflı bir bilgisi yok. Başrollerde ise burjuvalar ve burjuva devletler olacak. Bütün senaryo onlar tarafından yazılıp yönetilecek. Yeni bölümlerin parolası da “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”. Evet. İddia bu. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak! Bu iddia ilk zamanlarda şekillenmeye başlamıştı aslında. İnsanlar öylesine panikletilmiş, korku öylesine derinlere salınmış, öyle bir infial hali yaratılmıştı ki; zaman, korona öncesi ve korona sonrası diye ikiye bölünüp ifade edilir olmuştu. Şimdi bundan esinlenen burjuvalar “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” parolasını tüm dünyaya yayıyor, emekçi sınıfları da buna inandırmaya çalışıyorlar. Her şeyin nasıl olacağı açıkça söylenmiyor fakat yaptıkları, kafalarının ardındaki gelecek planlarını ayan beyan ortaya koyuyor.

Milyonlarca işçi-emekçiyi emperyalist pazar savaşlarında öldüren, milyonlarcasını iş cinayetlerinde katleden, zehir saçtığı havayla, suyla ölmesine neden olan, doğal dengeyi altüst edip dünyayı yaşanmaz hale getiren, sağlık sistemini özelleştirip sağlığı parayla alınıp satılan bir metaya dönüştüren, çalışma saatlerini uzatan, ücretleri düşüren, patronlar lehine yasalar çıkarıp işçileri onlara kurban eden, grevleri yasaklayan, kölece çalışma koşullarını “esnek çalışma” denilen yasalarla güvence altına alan burjuva hükümetler, şimdi karşımıza geçip insan sağlığını ne kadar önemsediklerinden dem vuruyorlar. Burjuvaların ve onların hükümetlerinin emekçi sınıfların sağlığını ve yaşamını zerre kadar önemsemediği ve onları kölece çalışma ve yaşam koşullarına mahkûm etmekten başka bir dertlerinin olmadığı gün gibi açık bir gerçek. Peki ne oldu da bütün dünya emekçileri distopik bir filmin figüranları haline getirildiler? Bütün bu yasaklar, baskı yasaları ve “kontrollü sosyal hayat” söylemleri ne anlama geliyor? Hiçbir şey neden eskisi gibi olmayacak?

Kapitalizm çıkmazda

Olan bütün açıklığıyla şudur; kapitalizm tarihi bir krizin içinde debelenmektedir. Dünyanın girilmemiş, yağmalanmamış hiçbir alanını bırakmayan, gelişmesinin ve olanaklarının son sınırına dayanan kapitalizmin bundan sonraki yaşamı çok daha çalkantılı ve maliyetli olacaktır. Çünkü “kâr-rekabet” ilkesine göre işleyen kapitalist üretim biçimi artık sürdürülebilir değildir. İşleyiş yasalarındaki derin çelişkilerle yaşamına başlayan kapitalizm bugüne kadar onlarca kriz yaşamış, düzenin sahibi burjuvalar ve onların hükümetleri yaşanan krizlerin yükünü emekçi sınıfların sırtına yıkarak krizlerden çıkmayı başarabilmişlerdir. Ancak atlatılan her kriz bir sonraki krizin çok daha büyük ve amansız olacağının müjdecisi olmuştur. Tabii bu, emekçilerin ödeyeceği faturanın da büyüdüğü anlamına gelmektedir.

Özellikle 1980 dönemecinden sonra kapitalizmin daha sağlıklı ve dinamik bir hayat sürebilmesi için “neo-liberal” yasalar hayata geçirilmiştir. Hastaneler, okullar, yollar, köprüler, limanlar, sahiller, akarsular özelleştirilmiş, kapitalizme “can suyu” yapılmıştır. Yapılanların, sürekli damar tıkanıkları yaşayan kapitalizmin tıkanıklıklarına çare olması murat edilmiştir. Peki, çare olmuş mudur? Kapitalizm, yaratılan bütün değerleri yiyip tüketmesine rağmen tıkanıklıklarına, krizlerine çare bulabilmiş midir? İddia edildiği gibi bir refah toplumu yaratılabilmiş midir? Ne gezer! Aksine yaşamı emekçiler için daha katlanılmaz bir cehenneme çevirmiştir. İşsizlik dayanılmaz boyutlara ulaşmış, açlık bütün dünyaya yayılmış, bütün dünyada emekçiler “sadaka”larla yaşamaya mahkûm edilmiş, savaş günlük yaşamın parçası haline gelmiş, kapitalizmin damar tıkanıklıkları ve krizleri daha da sıklaşmıştır.

Elif Çağlı’nın 2012’deki tespitleri bugün yaşadığımız distopik manzaralara sebep olan kapitalizmin krizini bütün berraklığıyla ortaya koyuyor:

“Bugün tüm belirtileriyle gözler önüne serildiği üzere, kapitalizm tarihsel bir tıkanma içindedir ve peşpeşe gelen ölüm sancıları kaçınılmazdır. Daha önce dünya üzerinden gelip geçmiş çeşitli toplumsal düzenleri tarihin çöp tenekesine sürükleyen akıbet, şimdi kapitalizm için pusuda bekliyor. Kapitalist sistem artık kendini ileriye taşıma potansiyellerini tüketmiş ve onun için de ölüm çanları çalmaya başlamıştır. İşte günümüzde kapitalist dünya düzeninin içine sürüklendiği muazzam çatışmalı ve çıkışsızlıklarla yüklü süreç bu gerçeklere işaret ediyor.” (Kapitalizm Çıkmazda, marksist.com)

Defalarca ölüm döşeğine düşüp can çekişen, her seferinde emekçilerin damarlarından çekilen kanlarla hayat bulan kapitalizm, şimdilerde daha derin bir ekonomik krizle yüz yüze. Yine Elif Çağlı’nın satırlarından okuduklarımız üzere;

“Kapitalizmde sömürünün koşulları ve sömürünün realizasyonu özdeş olgular değildir. Birinci olgu, yani işçi sınıfından daha çok artı-değer sızdırılması toplumun üretken gücüyle sınırlıyken, ikincisi yani artı-değerin gerçekleşmesi toplumun bir bütün olarak tüketim gücüyle sınırlanmıştır. Bu nedenle üretilen artı-değerin gerçekleşmesindeki tıkanıklıklar kaçınılmaz olarak aşırı-üretim bunalımlarına yol açmaktadır.” (Kapitalizmin Krizleri ve Devrimci Durum, Tarih Bilinci Yay., 2. Baskı, s.37)

Bugün bütün dünya kapitalistlerinin bir merkezden çıkmış gibi hemen hemen her ülkede aynı kararları alıyor olmaları tek bir şeye işaret etmektedir; kapitalizm küresel ve ölümcül bir krizle sarsılmaktadır. Krizin nedenini koronavirüse bağlayan kapitalistler, kapitalist üretim biçiminin yol açtığı devasa sorunların üstesinden gelemezken, isyan edecek emekçileri de virüsle korkutup felçleştirmek istiyorlar. Koronavirüs bahanesiyle kentleri ve üretim yerlerini açık ve kapalı cezaevlerine dönüştürüyor, emekçilerin hareket alanlarını kısıtlıyor, aralarındaki ilişkileri “sosyal izolasyon” parolasıyla en aza indirmeye çalışıyor, “kontrollü sosyal hayat” mottosuyla kitleleri oto-kontrol sistemine yöneltiyor ve “hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına” ikna ediyor, etmeye çalışıyorlar. Ya ondan sonra? Ondan sonrası kolay. Milyonlarca işçiyi sokağa atıyor, ücretsiz izinleri yasal hale getiriyor, çalışmayı olabildiğince esnekleştiriyor, kölelik koşullarını yasalarla pekiştiriyor ve bunu “sağlık” için yapıyorlar. Bütün bu ölüm fermanlarını yazarken emekçi kitleleri korkutup birbirinden yalıtıyor, evlerine tıkıyorlar. Peki, işçi-emekçiler korkutulup, panikletilip evlerine tıkılınca ne oluyor? UİD-DER’in sitesinde yayınlanan bir işçi mektubundan okuyalım;

“Sen evdeyken “koronadan değil açlıktan öldüm” diyen bir insan kendini üst geçide asarak intihar etti. Sen evdeyken toplumu paniğe, korkuya sürüklediler. Sen evdeyken dayanışmayı engelleyip insanları yalnızlaştırdılar. Sen evdeyken işçiler fabrikalarda yan yana gelip sorunlarını konuşmasınlar diye boyunlarına kamera takıldı. Sen evdeyken dünya genelinde iktidarlar yetkilerini arttırdı. Ülkeler OHAL’lerle yönetilir oldu. Sen evdeyken dünya işçi sınıfının kazanılmış haklarına saldırdılar.”

İşçi mi, köle mi?

Emekçi kitlelerin haklarına yönelik onca amansız saldırı sermaye sınıfına yeterli gelmemiş olacak ki, MÜSİAD burjuvaları “İzole Üretim Üsleri” (tesis değil, “üs”!) planlıyorlar. Bu “üretim üsleri” 1000 ailenin (4500 kişinin) yaşayabileceği şekilde tasarlanmış. Yedi yıl önce “Orta Ölçekli Sanayi Bölgeleri” olarak planlanan proje, koronavirüsün ardından bakanlıklardan gerekli izinler alınarak “İzole Üretim Üsleri” adı verilen modern çalışma kamplarına dönüştürülmüş. Herhangi bir salgında kapılarını kapatıp içerde üretime devam edebilecek olan bu “üretim üslerini” sınıf işbirlikçisi sendikalardan Hak-İş de “coşkuyla” desteklediğini açıkladı. Tayyip Erdoğan’ın 15 Temmuz’u “Allah’ın lütfu” deyip bütün muhalefeti baskı altına almak için kullanması gibi, patronlar da koronavirüsü “Allahın lütfu” olarak görüp fırsata dönüştürmekte sınır tanımıyorlar. MÜSİAD’cı burjuvalar, okulları, ibadethaneleri, marketleri vb. ile bir “yaşam kompleksi” olarak tasarlandığını söyledikleri bu “üretim üsleri”nde savaş, salgın, doğal afet gibi durumlarda bile üretimi sürdürmeyi planlıyorlar. Kendileri şatolarda, saraylarda, şehirlerden yalıtık kalın ve yüksek duvarlarla çevrili sitelerde yaşamaya alışmış, toplumsal olana olabildiğince yabancılaşmış, deyim yerindeyse toplumsal varlık olma sıfatını çoktan kaybetmiş (artık başka bir türün temsilcisi) bu mahlûkatlar, işçileri de sadece üretmeye koşullanmış varlıklara dönüştürmeye çalışıyorlar. Fakat bu öyle bir üretme biçimi ki, dünya için ama toplumdan ve dünyadan yalıtık. Bu distopik “üretim üsleri”nde işçiler, patronun marketinden alışveriş yapacak, patronun okulunda okuyacak, patronun yaptırdığı ibadethanede ibadet edecek, patronun sendikasıyla (olursa) hak araya(maya)cak, ve kaçınılmaz olarak gittikçe yoksullaşacak, bir süre sonra borçlarını ödeyip özgürlüğünü kazanmaya çalışan Romalı gladyatörler gibi köle olarak ölecek. İşte koronavirüs bahanesiyle “kontrollü sosyal hayat” dediklerinden kasıtları da bu.

“Sosyal mesafe” ve “sosyal izolasyon”la başlatılan “yeni sosyal” anlayış, “kontrollü sosyal hayat” ve “yeni normal” parolalarıyla pekiştirilmeye çalışılıyor. Emekçiler birbirinden yalıtılmaya, dayanışma ve örgütlenme duyguları köreltilip yok edilmeye, bütün dünya emekçileri “süreklileşen olağanüstü hal” ve “sıkıyönetim” yasalarıyla zapturapt altına alınmaya çalışılıyor. Egemenlerin insanlığa reva gördüğü “Yeni Normal” işte budur. Böylesine prangalara vurulmuş bir hayat onlara “normal” olarak görünüyor. Ama “Yeni Normal” olarak. Toplumsal ve insani olandan alabildiğine uzaklaşmış, bireysel kâr ve zenginlik hırsıyla gözleri ve vicdanları körelmiş sömürücülerden başka nasıl bir dünya tasavvuru beklenebilir ki?

Yüzlerce yerinden kopup dağılmaya yazgılı bu üretim biçimi, başladığı tarihsel serüvenini sonlandırmak üzeredir. Bu aşikâr sonu geciktirmeye çalışan burjuvalar, üretim maliyetlerini alabildiğine düşürecekleri, işçileri istedikleri zaman çalıştırıp istedikleri zaman ücretsiz izne gönderecekleri, uzaktan çalışmayı yaygınlaştıracakları, kısa çalışma uygulamalarıyla işçilere daha az ücret ödeyecekleri, onları zamanın köleleri haline getirecekleri çok daha kapsamlı ve acımasız yasalara ihtiyaç duyuyorlar. Koronavirüsle işte böylesi bir planın üstünü örtüyorlar.

Fakat burjuvalar ne yaparlarsa yapsınlar, hangi oyuna, hangi yalana sarılırlarsa sarılsınlar, evet; “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”. Onlar nasıl ki bütün dünyada birleşmiş bir biçimde dünya işçi sınıfına distopik bir dünyayı reva görüyorlarsa, bütün dünya işçi sınıfı da birleşip onları köhnemiş düzenleriyle birlikte tarihin derinliklerine fırlatmasını bilecektir. Evet, söz veriyoruz; hiçbir şey eskisi gibi olmayacak! Ne sömürü kalacak yeryüzünde ne zulüm. Ta kökünden sökülüp atılacak!

Evet,

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Ama hiçbir şey…

Ve;

Yine bir Haziran gününde elbet işçiler,

Sarı, siyah, beyaz, esmer…

Azar azar,

Biraz biraz çoğalarak;

Yanarak güneşin altında,

Irmaklar gibi coşup

Taş kaldırımlardan ve yollardan taşacaklar.

Ve cenge girer gibi

Kuşanarak bilincin ve öfkenin kılıcını,

Varılması gereken yere ulaşacaklar.

Ve yine,

Bir Haziran gününde yeniden elbet,

Çarklar;

İlk kez özgürce dönüp işçilerin ellerinde

Dünyanın bütün açlarını doyuracaklar.

Biz;

Amele sınıfının evlatları…

Biz;

Toprakta tohum,

Yürekte öfke…

Biz Hazirandan Ekime adım adım yürüyeceğiz.

Saraylarının burçlarına

Ve yüreklerinin tam ortasına saplayıp bayrağımızı

Son şanlı kavgamızı vereceğiz.