Navigation

Butto Suikastıyla Derinleşen Kriz

Kısa bir süre önce, “seçimlere kadar geçecek sürede Pakistan’da sular durulacağa benzemiyor. Bir yandan Navaz Şerif diğer yandan İslamcı örgütler ‘ittifak’ arabasının yoluna taş koymak için ellerinden geleni yapacaklar gibi görünüyor. Zaten emperyalist paylaşım kavgasının kızıştığı koşullarda bu bölgede kalıcı bir sükûnet beklemek abes olurdu” değerlendirmesinde bulunmuştuk. Benazir Butto’nun öldürülmesiyle Pakistan’da var olan siyasal kriz ortamı daha da derinleşti.

Butto’nun öldürülmesinin ardından, onun “siyasi kalesi” olarak görülen Karaçi’de, başkent İslamabad’da ve Ravalpindi, Yakubabad, Multan, Haydarabad, Muzafferabad, Peşaver, Larkana, Lahor gibi birçok kentte gösteriler düzenlendi. İçişleri Bakanlığı ülkede çıkan olaylarda ilk iki günde 32 kişinin öldüğünü açıkladı. 8 Ocakta yapılacak olan genel seçimlerin ertelenmesi gündeme gelirken muhalefet lideri Navaz Şerif, partisi Pakistan Müslüman Birliğinin genel seçimleri boykot edeceğini duyurdu. Düzenlediği basın toplantısında “Pervez Müşerref’in varlığında, adil ve özgür seçim yapmak mümkün değil. Bütün sorunların temel nedeni Müşerref’tir” diyerek Müşerref’in istifasını isteyen Şerif, halka da grev çağrısında bulundu. Hatırlanacağı üzere, 6 Ekimde düzenlenen başkanlık seçiminde Müşerref, Benazir Butto ile ABD nezaretinde yaptığı, Butto’nun Pakistan’a dönmesine izin veren anlaşma sayesinde yeniden seçilmiş, ancak bu durum ülkedeki gerilimi de artırmıştı. Bunun üzerine Müşerref, 3 Kasımda ülkede olağanüstü hal ilan etmişti. Benazir Butto, ilerleyen günlerde Müşerref’e olan desteğini azaltmaya başlamış, zamanla da geri çekmişti.

Butto’nun kanlı bir biçimde tasfiye edilmesiyle birlikte şimdi bu suikastın arkasında kimlerin olduğu sorusu yanıtlanmaya çalışılıyor. Kimileri ilk elde Pervez Müşerref’i işaret ediyor. Şimdi ertelenmesi gündeme gelen 8 Ocakta yapılacak seçim, Pervez Müşerref’in Cumhurbaşkanlığının meşruiyeti bakımından büyük önem taşıyordu. Ancak Butto’nun seçim zaferi durumunda, Müşerref en çok sıkışacak, baskı görecek ve durumu en zor hale gelecek kişi olarak gözüküyordu aynı zamanda. Gerçi ordu içindeki desteğiyle belli ölçülerde bu baskılara karşı koyması da söz konusu olabilirdi. Yine de Butto suikastının doğuracağı tepkilerin doğrudan yöneleceği kişi olarak Müşerref, bu tepkileri göğüsleyebilecek sağlamlıkta bir iktidar gücüne de sahip görünmüyor.

Müşerref, ABD ve burjuva medya tarafından öne çıkarılan bir diğer olasılık da suikastın arkasında İslamcı güçlerin yattığıdır. Nitekim Butto Pakistan’a gelmeden önce, ilk iş olarak radikal İslamcı gruplarla mücadele edeceğini, liberal demokrasiyi hâkim kılacağını belirtmişti. Son dönemlerde, ABD’nin Müşerref’e yoğun baskısı yüzünden bu gruplar, Pakistan’da hareket alanı bulmakta belli ölçüde zorluk çekiyorlardı. ABD’ye ve İngiltere’ye bu konuda sözler vererek ülkeye dönebilmiş Butto’nun olası iktidarında daha da zorlanacaklarını düşünen bu örgütlerin Butto’yu hedef almış olabileceği ilk bakışta akla aykırı gözükmüyor. Ne var ki ABD’nin ve Müşerref’in hedef olarak sivrilttikleri El-Kaide suikastı kendisinin gerçekleştirmediğini duyurmuştur.

Derinleşen krizin boyutlarının Pakistan ile sınırlı kaldığını düşünmek de mümkün değil. Suikastın hemen ardından ortaya konan uluslararası tepkiler ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin olağanüstü olarak toplanması, olayı sadece Pakistan’ın iç meselesi olarak düşünmenin anlamsızlığını açık bir biçimde ortaya koyuyor. Zaten uluslararası medya organlarında olayın sıcaklığı ile yapılan ilk değerlendirmelerde bile, Benazir Butto’ya düzenlenen suikastın ardından, nükleer silah sahibi Pakistan’da büyük bir ayaklanma veya iç savaş çıkmasından korkulduğu sıklıkla yazıldı. Örneğin The Times of London gazetesinde, Pakistan’da “Kabus Senaryosu” yaşandığı belirtilerek, “Batı, her zaman Cumhurbaşkanı Pervez Müşerref’in öldürülmesinin uluslararası düzen açısından bir ‘Kabus Senaryosu’ olduğuna inanmıştı. Şimdi aynı şey Butto’nun ölümüyle gerçekleşebilir” yorumu yapıldı. Elbette nükleer silahlar iç savaşta kullanılamayacağına göre, bu yorumcuları asıl kaygılandıranın bu nükleer silahların emperyalist paylaşım kavgasının hangi unsurlarının kontrolüne gireceği olmalı.

Kuşkusuz bir başka olağan şüpheli de ABD. Gerçi uğraştığı Afganistan ve Irak gibi iki cephe mevcutken, ABD’nin, nükleer silahlara sahip Pakistan’ın radikal İslamcı örgütlerin güçlenmesiyle derin bir istikrarsızlığa sürüklenmesini istemeyeceğini, böylesi bir durumun Afganistan’daki müttefiklerini güç durumda bırakacağını, bu yüzden bile bile ayağına kurşun sıkmayacağını düşünenler de hiç az değil. Ancak emperyalist sistemdeki hegemonyasını sürdürmek için başlattığı projesini hayata geçirme doğrultusunda müdahaleci bir strateji izleyen ABD emperyalistlerinin istikrarsızlıktan korktuklarını düşünmek de pek anlamlı değildir. Müşerref aracılığı ile yarım yamalak kontrol edebildiği, ona destek olarak düşündüğü Butto’nun da yer yer çizilen çizgilerin dışına çıkmaya meylettiği bir durumda, ABD’nin karışıklığı bahane edip, Pakistan’a da kendi eliyle “demokrasi” götürmeyi düşünmesi hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. Nitekim ABD’nin Pakistan ordusu ve gizli servisi içindeki etkinliği bir sır değildir.

Sonuçta tüm bu karmaşa içinden bizlerin gerçek faili bulup çıkarması pek de mümkün görünmüyor. Birbirlerine giren güçlerin diğerlerine ilişkin faş edecekleri bilgi kırıntılarından daha fazla bir şeyin elimize geçmeyeceği açık. Üstelik her zaman olduğu gibi, gene manipülatif açıklamalarla gerçeklerin üzerini bir sır perdesiyle örtülemeye çalışacakları da kesindir. Bu yüzden bizlerin dikkati, sınıf mücadelesinin ihtiyacı olan kavrayışları üretmek doğrultusunda yoğunlaşmalıdır.

Pakistan’da olup bitenler, emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda son dönemde attıkları adımları göstermektedir. Bundan sonra, Pakistan’da ordunun müdahalesi, sıkıyönetim ilanı söz konusu olabilir, hatta bir iç savaşa doğru da gidilebilir. Ancak bütün bunlar işçi sınıfı ve yoksul köylülüğün kıyımı pahasına olacaktır. Butto’nun Halk Partisinin ya da diğer burjuva partilerin peşinden giden işçiler ve emekçiler, fillerin bu tepişmesinde de ezilen olmaktan kurtulamayacaktır.

Öte yandan emperyalist kapitalist sistemin içine girdiği konjonktürün, yıkımı, çatışmaları ve savaşları her tarafa yaydığını Pakistan’da olanlar bir kez daha gösteriyor bize. Emperyalistlerin yaktığı ateş dünyayı içten içe sarmaktadır. Bundan hiçbir coğrafyadaki işçiler kaçınamayacaktır. Bu yüzden buna karşı koymanın yegâne yolu olan işçi devrimlerine hayat bulduracak mücadeleleri her yerde örgütlememiz ve yükseltmemiz gerekiyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:34, Ocak 2008