Navigation

Gökçeada’da İmroz’u Görmek

Çoğu insan için deniziyle, Rum köyleriyle turistik bir adadır Gökçeada. Gökçeada’nın başka tatil yerlerine göre sakin oluşu, bu sakinliğiyle tezat olarak çok güzel koylarının varlığı, sadece resimlerini görmenin bile huzur verdiği taş evleri kendine çeker insanı. Bir kere adaya gidip de bir kez daha gitmek istemeyen yoktur muhtemelen. Biz de bu yıl tatilimizi Gökçeada’da geçirdik. Adanın güzelliği bir yana geçmişin izlerini görüp de etkilenmemek mümkün değil. Tertemiz denizinde yüzerken, yüzünüzü yalayan ada rüzgârının serinliğiyle güneşi batırırken, gece gündüz size eşlik eden cırcır böceklerinin senfonisini dinlerken yaşadığınız huzurun bedelini bir zamanlar adada yaşayan Rumların ödediğini bilmek gerçekten de hüzün verir insana. Adaya neden “hüzün adası” dendiğini daha iyi anlarsınız.

Gökçeada’nın asıl ismi İmroz’dur. Adanın Antik Yunan döneminden beri İmroz olan ismi 1970 yılında değiştirilerek Gökçeada ismi verilmiştir. Ne yazık ki bu topraklarda yaşayan halklar devletin asimilasyon politikalarına, bu politikaların bir parçası olarak göç ettirme ve yer isimlerinin değiştirilmesine alışkındır. Türkiye’nin neresine gitseniz “bir zamanlar burada şu halklar yaşıyordu” ya da “buranın ismi aslında şudur” gibi cümleler duymanız mümkündür.

İmroz’da geçmişin izleri tazedir. İnsanı en çok etkileyen şey, yıkılmaya yüz tutmuş ya da harabeye dönmüş yüzlerce taş eviyle terk edilmiş bir köyün (Shinudi), şimdiki adıyla Dereköy’ün adeta bir hayalet gibi karşınıza dikilmesidir. Her şey gözünüzün önünde ve gerçektir. Tek yapmanız gereken şimdi tek tük keçilerin, ineklerin cirit attığı sokaklarda bir zamanlar neşeli, mutlu çocukların koşturduğunu; harabeye dönmüş, ağıl olarak kullanılan, yıkılmaya yüz tutmuş evlerde hayat olduğunu hayal etmektir! İşte bunu yaptığınızda “peki burada yaşayan insanlar nereye, niçin gittiler ve neden bir daha evlerine geri dönmediler?” sorusunu soruyorsunuz. Bu sorunun gerçek yanıtına egemenlerin değil, ezilenlerin tarihine bakarak ulaşabilirsiniz. Bir de eğer tanışıp konuşma fırsatı bulabilirseniz adada yaşayan ihtiyar Rumlardan dinleyebilirsiniz. Dereköy’ün sokaklarında yıkık evlere bakarken tesadüfen karşılaşıp selamlaştığımız Manol Amca da işte bunlardan biriydi.

Barba Manol şimdi 60 yaşında. Adayı ailesiyle birlikte terk etmek zorunda kaldığında 14 yaşındaymış. Devletin arazilerini istimlâk etmesine, okullarının kapatılmasına dayanmışlar ama hemen köylerinin yanında kurulan yarı açık cezaevi yaşamlarını kâbusa çevirince adayı terk etmeye karar vermişler. Manol çocukken gittiği Atina’da zor olsa da ailesiyle yeni bir hayat kurmuş. Evlenip çoluk çocuğa karışmış, torunları olmuş. Türkiye vatandaşı olduğu halde askerliğini yapmadığı için vatandaşlıktan çıkarılmış. Çocukları İmroz’u geçmişte kalmış bir hikâye olarak dinlemişler ama babaları gibi buraya gelme istekleri hiç olmamış. Manol ise tam 40 yıl boyunca ayak basmadığı halde doğduğu toprakları bir türlü unutamamış. Nihayet 2014 yılında adaya dönüp bir zamanlar yaşadığı evi –geriye ne kaldıysa artık– görmeye karar vermiş. Bir zamanlar iç içe oturdukları akrabalarından ulaşabildiklerine de haber vermiş gelsinler diye. Ama onlar 40 yıl öncesinin yaraları henüz kapanmayacak kadar derin olmalı ki karşı çıkmışlar. “Manol, nasıl bize gelin dersin? Unuttun mu orada yaşadıklarımızı?” demişler. Biz onunla karşılaştığımızda evini tekrar yaşanabilir hale getirmek için uğraşıyordu. Kırık Türkçesiyle yaşadıklarını anlatırken onu anlamakta hiç zorluk çekmedik, zira söyleyemediği kelimelerin anlamını dolu dolu olan mavi gözlerine bakınca anlamak mümkündü. İmroz’dan 60 ve 70’li yıllarda Yunanistan’a gidenler pek çok zorlukla karşılaşmışlar. Bir kere Yunanistan hükümeti İmroz’u terk etmelerini istemediği için onları kabul etmemiş. Bu nedenle Manol Amca’nın deyişiyle tıpkı Suriyeliler gibi deniz yoluyla kaçak olarak gitmişler Yunanistan’a. Uzun yıllar vatandaşlık alamamışlar. Yunanistan hükümetinin adalılara yönelik tutumu Yunan halkının da önyargılarla dolmasına yol açmış. Yine onun ifadesiyle orada Türk olmuşlar, burada ise gâvur! Yaşadıkları tüm zorluklara rağmen “Atina mı, burası mı güzel?” diye sorduğumuzda hiç tereddütsüz “İnsana doğduğu yer güzeldir. Ben burada doğdum, burada ölmek istiyorum” diyor Manol Amca.

İmroz’un geçmişi

İmroz ve Tenedos (Bozcaada) adaları özerklik statüsünün korunması şartıyla 1923’te Lozan Antlaşmasıyla Türkiye’ye bırakılır. Yunanistan’la yapılan mübadele anlaşmasına dâhil edilmezler. Ancak ilerleyen yıllarda adalıların başlarına gelenler mübadeleyi aratır düzeyde olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti devleti anlaşmanın şartlarını 1927 yılında bozar ve adaların özerklik statüsünü kaldırarak okullarda Rumca eğitim verilmesini yasaklar. Bu yasak tek partili dönem boyunca devam eder. Yıllar içinde adaya Türkler de yerleştirilir. Bütün bunlar adadaki Rumları rahatsız eder etmesine ama çok yoğun bir göç olmaması ve karadan uzak, biraz da yalıtık bir hayatlarının olması nedeniyle yerleşik düzenlerini bozmazlar. Tek partili dönem bitip de Demokrat Parti iktidara geldiğinde süreç kısa bir süre de olsa İmrozluların lehine işler. Türkiye’nin NATO’ya girmesi ve Yunanistan’la olan ilişkilerin yumuşaması devletin Rumlara yönelik politikalarında da bir yumuşamaya neden olur. Okullarda Rumca eğitime yeniden izin verilir. Ancak bu “rahatlık” sadece birkaç yıl sürer. Kıbrıs sorununun gündeme gelmesiyle devletin Rumlara yönelik tutumu da değişir. Türkiye, İngiltere ve Yunanistan egemenlerinin çıkar çatışmalarının arasında sıkışıp kalır Rumlar.

1950’li yıllara kadar İngiltere’nin himayesinde bulunan Kıbrıs’ta Rumların ayaklanıp bağımsızlıklarını talep etmesiyle Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın dâhil olduğu bir anlaşmazlık başlar. Yunanistan arka planda Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılması için çalışmalar yürütürken diğer taraftan 1954’te Kıbrıs’ın kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde bağımsızlığının tanınmasını talep eder. O zamana kadar Kıbrıs’la ilgili hiçbir hak iddiasında bulunmayan Türkiye ise Yunanistan’ın bu girişiminin ardından Kıbrıs’ın İngiltere’de kalmayacaksa kendilerine verilmesi gerektiğini söyler. Devletlerin paramiliter güçlerinin devreye girmesiyle Kıbrıs’ta işler karışıp şiddet olayları arttıkça Türkiye’deki Rumlar devletin sopasını üzerlerinde daha fazla hissederler. Bu anlamıyla 6-7 Eylül 1955 olayları bir dönüm noktasıdır. Pek çok Rum İstanbul’u terk eder. Olaylar İstanbul’da yaşanmıştır ama etkisi İmroz’a kadar uzanır. Aslında adalıların tek istedikleri kendi yağlarında kavruldukları sakin ve huzurlu yaşamlarına devam etmektir ama artık bu pek mümkün değildir.

1960 darbesiyle Demokrat Parti iktidardan indirilip yeni bir dönem başladığında Rumlar için de cehennem günlerinin yeni bir evresi başlamıştır. 1961 yılında Rumların arazi alması yasaklanır. Yunanistan vatandaşı olan Rumlar sınır dışı edilir. 1964 yılında MGK’da Rumlara yönelik eritme programı uygulanması kararı alınır. 17 Mart 1964’te Milli Güvenlik Kurulu (MGK) 35 sayılı kararına göre “Adaların kadastrosunun yapılması, kültürlü ve yüksek tahsilli bir müftü tayini, modern bir caminin inşası, açık tarım cezaevi tesisi, devlet üretme çiftliği kurulması, yatılı ilk öğretmen okulu yapımı, bir jandarma er eğitim taburu intikali” planlanır ve uygulanır. Eritme programının uygulanmasına ilişkin MGK’nın gizli raporunda adalıların tek tek fişlenmesi ve faaliyetlerinin takip edilmesinin yanı sıra “Adaların turistik çekiciliğini azaltmak için bölgenin yasak bölge ilan edilmesi, adaların en verimli ve en önemli kısımlarının kamulaştırılması, Rum okullarının yasaklanması, Rumların kendi milli bayramlarına katılmalarına mani olunması ancak Türk Milli bayramlarına katılımlarının sağlanması, kanuni yoldan sistemli şekilde Rumların topraklarının ellerinden alınması ve Rum vakıfların hesaplarının sık sık teftiş edilmesi” maddeleri de yer almaktadır ve bunların hepsi uygulamaya geçirilir. Çoğunluğu zeytinlik olan binlerce dönüm arazi, dönümü bir yumurta parasına istimlâk edilir.

Rumca eğitimin yasaklanmasının ardından aileler çaresiz, bölünürler. Anneler ve çocuklar Yunanistan’a çocukların eğitimi için giderken erkekler adada kalır. Ancak arazileri ellerinden alınan, balıkçılık yapmaları yasaklanan adalıların geçim kaynağı da kalmamıştır. 1965 yılında mahalle ve köy isimleri değiştirilir. 1970 yılında ise adanın ismi değiştirilerek “Gökçeada” olur. Bu süreçte adalıların bir kısmı Yunanistan’a ve başka ülkelere gider. Ama yine de önemli bir kesimi adada yaşamaya devam eder. Ta ki yarı açık cezaevi nedeniyle can güvenliği sorunu başlayıncaya kadar. Türkiye’nin dört bir yanından getirilen adli suçlular (tecavüzcüler, katiller, hırsızlar vs.) gündüzleri devlet çiftliklerine bağlı arazilerde çalışırlar. Ancak geceleri yasak olmasına rağmen ellerini kollarını sallayarak adada dolaşırlar. Yağma, hırsızlık, cinayet ve tecavüzler yaşanır. Hiçbirinin hesabı sorulmaz. İşte bu son darbe her şeye rağmen adada tutunmaya devam eden Rumları da söküp atar. Bugün hayalet köy olarak karşınıza çıkan Dereköy’ün boşalmasının en büyük sebebi de bu yarı açık cezaevidir. Çünkü cezaevi bu köyün sınırlarında kurulmuştur. 1973 yılına gelindiğinde Dereköy neredeyse boşalmıştır. İlk yerleştirme buraya yapılır. Trabzon’un Çaykara ilçesine bağlı Şahinkaya Köyünden 61 aile, yaşanan sel baskınları nedeniyle köylerinde yaşayamaz duruma gelince devlet tarafından İmroz’a getirilerek Dereköy’ün alt tarafına yerleştirilir ve burası Şahinkaya adını alır.

Görünürde İmrozlulara adayı terk etmelerini söyleyen resmi bir beyan yoktur. Zaten kimi kaynaklarda İmrozluların adayı “ekonomik nedenlerle” terk ettiklerini okuyabilirsiniz. Ama bu ekonomik nedenleri doğuran siyasi nedenlere hiç değinilmez bu kaynaklarda! 1974 Kıbrıs harekâtı sonrasında adada son kalan Rumların gidişi hızlanır. Rumların adayı terk etmesiyle devletin Türkiye’nin dört yanından yerleşimciler getirerek yeni köyler kurması süreci birlikte işler. Yeni yerleşim yerleri kurulması 2000 yılına kadar devam eder. Bunu adanın nüfus dağılımından da anlamak mümkündür. 1950 yılında adada 6125 Rum ve 200 Türk yaşarken 1990’a gelindiğinde bu dağılım 300 Rum ve 7200 Türk olarak yer değiştirmiştir. Bugün nüfusu 9000’in üzerine çıkan adada ancak birkaç yüz Rum yaşamaktadır ve bunların çoğunluğu ihtiyarlardır. Bu birkaç yüz Ruma bir de yılın belirli dönemlerinde gelen Manol Amca gibilerini de ekleyebiliriz.

İmroz’da yaşananlar geçmişten bugüne yaşatılan acıların bir parçası aslında. Yani empati kurmak isterseniz Dersim’i, Ermeni kırımını, 1923 mübadelesini hatırlayın. Ya da Rumlar yerine Kürtleri koyun. Her birinde egemenlerin çıkarları uğruna acılar çeken, katledilen, yerinden yurdundan edilen halkları göreceksiniz.