Navigation

Burjuvazinin Torba Yasa Saldırısı Onaylandı

Farklı tipte konulara dair yasal düzenlemeleri içeren bir “torba yasa” daha 11 Eylül 2014 tarihli resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Yeni torba yasa başta İş Kanunu olmak üzere, Katma Değer Vergisi Kanunundan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununa, Devlet Memurları Kanunundan Yüksek Öğrenim Kurumu Kanununa kadar sayısız kanuna dair düzenlemeler içeriyor. Bu niteliğiyle torba değil çuval deyimini daha fazla hak ediyor.

Son derece anti-demokratik olan “torba yasa” yöntemi son yıllarda burjuvazi tarafından sıklıkla tercih ediliyor. Başlangıçta İş Kanununda birtakım değişiklikler yapmak üzere Meclise getirilen bu kanun da, birkaç ay içinde, meslek odası aidat borçlarından yabancıların çalışma iznine, tüp bebekten belediye sınırlarının belirlenmesine kadar birbiriyle alâkasız onlarca kanunda değişiklikler içeren bir çuvala dönüştürüldü. Böylece başlangıçta 30-40 maddeden oluşan yasa taslağı, 148 maddeyi içeren bir yasa olarak yürürlüğe girdi.

Torba yasa yöntemi, burjuvazinin belli konularda yapmak istediği değişiklikleri herhangi bir muhalefetle karşılaşmadan hayata geçirmesine olanak veriyor. Sonradan eklenen maddelerle çuval o kadar şişiyor ki, içinde yer alan düzenlemelerin tümünün mahiyetinin anlaşılması çok zor hale geliyor. AKP’nin tüm yasal düzenlemelerde uyguladığı birtakım iyileştirmeleri öne çıkarıp gerçek saldırıyı gizleme taktiği böylesi bir yöntemle çok daha kolay hayata geçiriliyor. Bu torba yasada da hükümet bazı olumlu maddeleri öne çıkarıp emekçilerin hak kayıplarını ve anti-demokratik maddeleri gözlerden saklamaya çalıştı. Maden işçilerinin çalışma saatlerinin düşürülmesi, kıdem tazminatlarında kıdem şartı aranmaması ve emeklilik yaşının düşürülmesi, 35 bin öğretmen ataması gibi hususlar öne çıkarılarak emekçilerin gözü boyanıyor. Oysaki yasa dikkatle incelendiğinde bunların yanı sıra çok sinsi saldırıların da olduğu görülüyor.

Burjuvaziye kıyak, emekçiye kazık

Toplamda 148 maddeden oluşan çuvalda yok yok. Öncelikle taşeron çalıştırmaya dair olan maddelere bir bakalım. Hükümet 4857 nolu kanunla tüm işçilerin zaten sahip oldukları hakları sanki yeni bir şeymiş gibi sunmaktadır. Örneğin İş Kanununda halihazırda var olan “asıl işveren, alt işverenin işçilerine karşı o işyeri ile ilgili olarak bu kanundan, iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerinden alt işveren ile birlikte sorumludur” maddesiyle, taşeronun işçiye karşı yükümlülüklerini yerine getirmediğinde bundan asıl işverenin de sorumlu olduğu zaten belirtiliyordu. Taşeron işçisi hakkını buna rağmen alamadığında yasal yollara başvurarak alabiliyordu. Hükümet söz konusu kanuna, “işverenler, alt işverene iş vermeleri hâlinde, bunların işçilerinin ücretlerinin ödenip ödenmediğini işçinin başvurusu üzerine veya aylık olarak resen kontrol etmekle ve varsa ödenmeyen ücretleri hak edişlerinden keserek işçilerin banka hesabına yatırmakla yükümlüdür” cümlesini ekleyerek göz boyamaya çalışıyor. Taşeron işçilerin yıllık izinlerine dair de benzer bir değişiklikle, asıl işvereninin bu konuda denetim yapmakla sorumlu olduğu belirtiliyor. Oysaki yıllık izinden kıdem tazminatına kadar taşeron işçisinin haklarının aynı zamanda asıl işvereninin de sorumluluğu altında olduğu İş Kanununda zaten yer alıyordu. Sorun bu gibi konularda devletin denetim görevini yerine getirmemesi, yasalara uygun hareket etmeyenlere gerekli yaptırımları uygulamamasıdır. Üstelik bizzat devletin kamu kuruluşlarında yasalara aykırı hareket ettiğini de biliyoruz. Özel şirketlerde ise taşeron işçisi çok daha vahim durumdadır. Ne alt işveren, ne asıl işveren, ne de onları denetlemekle sorumlu kurumlar üzerine düşeni yapıyorlar.

“Taşeron işçiye müjde” başlığıyla hükümete yakın medya organlarında haberleri yapılan yasadan taşeron işçi lehine bir şey çıkmadı. Faruk Çelik taşeron işçilerin kadroya alınması gerektiğini söylese de, tersine yasa taşeronlaştırmanın önünü açıyor. Aslında bu yasayla birlikte fiili olarak yapılan yasa dışı uygulamalar yasalaştırılıyor. “Kamuda yeterli nitelik ve sayıda personel olmaması durumunda yardımcı işlerde ihaleye çıkılması”nın önünü açan madde, “yardımcı iş”lerin neler olacağına Bakanlar Kurulu karar verir diyerek, aslında asıl işlerin taşeron firmalara devredilmesinin önündeki yasal engeli kaldırıyor. Ayrıca İş Kanununa aykırılık teşkil edecek şekilde asıl işin taşerona verilmesi durumunda (muvazaa) ise, devletin sorumluluğunu azaltacak düzenlemeler de yer alıyor torbada. “Uygun görüş alınmadan yapılan” hizmet alımlarında idare aleyhine çıkacak zararlar bu zarara neden olduğu tespit edilenlere rücu edilmek suretiyle tahsil edilecek. Özellikle kamuda çok sayıda taşeron işçi açtığı davaları kazanmış durumda ve asıl işi yaptıkları için kadroya alınmaları veya kadrolu işçi gibi haklarının ödenmesi gerekiyor. Yeni düzenlemelerle birlikte, hem taşerona verilebilecek işlerin sayısı arttırılıyor, hem de buna karşı başlatılacak hukuki süreç daha da zorlaştırılıyor.

Kamu İhale Kanununda yapılan diğer bir değişiklikle “zorunlu haller” hariç hizmet alımlarının minimum süresi 3 yıla çıkartıldı. Bu da başka bir aldatmaca! Henüz yasa taslak halindeyken şunu ifade etmiştik: “Bakanlık bununla taşeron işçilerin seneleri dolmadan işten çıkarılmasının ve kıdeme bağlı haklarını kaybetmelerinin engelleneceğini iddia ediyor. Oysa bu tam bir çarpıtmadır. Çünkü kısa süreli sözleşmeyle işçi çalıştırma ortadan kaldırılmamaktadır. Dolayısıyla taşeron patronlar ile asıl patronlar belki üç yıllığına sözleşme yapacak; fakat taşeron patronlar işçilerle kısa süreli sözleşmeler yapacakları için (meselâ 8 ya da 11 ay), işçileri istedikleri zaman tazminatsız olarak işten atabilecekler. Üstelik biliyoruz ki, işyerlerinde ister taşeron olsun ister olmasın, ister işçi belirli süreli sözleşmeli olsun ister belirsiz süreli, patronlar örgütlü bir güçle karşılaşmadıkları müddetçe keyfi bir biçimde işçileri işten çıkartabilmektedirler. İşçilerin işe iade davaları açmaları ise dava masraflarının artırılması gibi çeşitli yöntemlerle bizzat hükümet tarafından engellenmeye çalışılıyor. Peki, bu koşullarda işçilerin hakları nasıl garanti altına alınmış olacak?” (Gülhan Dildar, Sermayenin Arzusu: Her Yer Taşeronlaştırılsın!, MT, Haziran 2014)

Maden işçilerini ilgilendiren düzenlemeler

Soma faciasından sonra maden işçilerinin çalışma koşulları tüm Türkiye’nin gündemine girmiş ve işçilerde büyük bir tepki oluşmuştu. Bu tepki karşısında hükümet kendi kusuru yokmuş gibi tepkiyi tümüyle maden sahibine yöneltmeye çalışmış ve ayrıca yapılacak düzenlemelerle madencilere bazı yeni hakların verileceği vaadinde bulunmuştu. Torba yasayla maden işçilerinin çalışma süreleri, emeklilik yaşları ve ücretleri hakkında değişiklikler yapıldı.

Madencilerin çalışma saatlerine ilişkin olarak  yasaya şu madde eklendi: “Yer altı maden işlerinde çalışan işçiler için yer altındaki çalışma süresi, haftada en çok otuz altı saat olup günlük altı saatten fazla olamaz.” Ancak bu madde, 1 Ocak 2015’te yürürlüğe girecek. Ayrıca burada da hükümetin bir alicengiz oyunu var. “Yer altındaki” ifadesiyle aslında madencilerin sadece yeraltındaki çalışma süresi kısaltılıyor. Böylece yer altı işçisinin geri kalan sürede yerüstünde çalıştırılabilmesine açık kapı bırakılıyor. Yani hukuki düzenbazlık! Bir taraftan güya çalışma süresi kısaltılıyorken, diğer taraftan “zorunlu hallerde” 36 saati aşan fazla çalışma için saat başına iki kattan az ücret ödenmeyeceği belirtilerek uzun çalışma saatlerinin önü açılıyor. Yasalarda yer alan “zorunlu hallerde”, “gerekli durumlarda” gibi muğlak ifadelerin burjuvazi tarafından nasıl yorumlandığını ve uygulandığını çok iyi biliyoruz. Burjuvazi açısından en temel zorunluluk ve gereklilik kârını arttırmak olduğu için, buna halel getirecek her şey bu kapsama girer. Zorunluluk ve gereklilik genel bir hal alır. İşçilerin zorunlu ve gerekli ihtiyaçları ise dikkate alınmaz. Oysaki maden gibi çok ağır işlerde fazladan çalışılacak her saat, iki kat ücretle telafi edilemeyecek meslek hastalıklarına ve iş kazalarına sebep olma riskini barındırmaktadır. Hükümet maden işçilerine bir iyilik yapmak isteseydi, ücretleri yükseltir, fazla mesaileri yasaklar ve böylece daha fazla işçinin istihdam edilmesini zorunlu kılardı.

Yasaya göre maden işçilerinin yıllık izinleri dörder gün arttırılarak uygulanacak. “Linyit” ve “taşkömürü” çıkarılan işyerlerinde, yeraltında çalışan işçilere ödenecek ücret miktarı asgari ücretin iki katından az olamayacak. Ayrıca İş Kanununun 18. maddesine, “yer altı işlerinde çalışan işçilerde kıdem şartı aranmaz” cümlesi eklenerek maden işçilerinin kıdemden kaynaklı olarak hak kaybına uğraması engelleniyor.

Madenlerde emeklilik yaşı 50’ye düşürülecek. Maden ocakları, kanalizasyon ve tünel yapımı gibi yeraltında yapılan işlerde çalışan sigortalıların, bu işlerde fiilen çalışmadıkları ücretli izin, yıllık izin, eğitim ve kurs, iş öncesi ve sonrası hazırlık süreleri ile resmi tatil günleri de fiili hizmet süresi zammı kapsamında olacak. Soma katliamında hayatını kaybeden madencilerin eş ya da çocuklarından birisi, eşi ya da çocuğu yoksa kardeşlerinden birisi olmak üzere, toplam bir kişi kamuda istihdam edilecek. Ölen işçilerin SGK’ya olan bütün borçları silinecek. Ölüm geliri bağlanan hak sahiplerine prim ödeme şartı aranmaksızın ölüm aylığı bağlanacak. Şimdi sormak gerekmez mi: Maden işçileri için yapılan iyileştirmeler için 301 madencinin ölmesi mi gerekiyordu? Diğer sektörlerde de en ufak bir hak almak için kaç işçinin toplu halde can vermesi gerekiyor?

Torbadan çıkan diğer anti-demokratik düzenlemeler

Yasa, işçilerin çalışma koşullarının yanı sıra internet, memurların hakları, sendikal haklar ve AKP’nin kadrolaşmasına yönelik anti-demokratik maddeler de içeriyor. Hükümet, 17 Aralıktan hemen sonra çıkarttığı başka bir torba yasayla internete yönelik baskıyı daha da ağırlaştırmış, ancak Cumhurbaşkanı Gül’ün uyarıları doğrultusunda bazı maddeler paketten çıkartılmıştı. Yeni torbayla işte bu maddeler geri getirildi ve Erdoğan tarafından onaylandı. Yeni yasa, TİB’in mahkemeleri bypass eden anti-demokratik yetkilerini daha da arttırıyor. TİB Başkanlığı, “millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması”, “suç işlenmesinin önlenmesi” bahanesiyle erişimin engellenmesine karar verebilecek. Erişim sağlayıcıları Başkanlıktan gelen erişimin engellenmesi taleplerini en geç dört saat içinde yerine getirmek zorunda olacak. Başkan tarafından verilen erişimin engellenmesi kararı, Başkanlık tarafından, yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulacak. Hâkim, kararını kırk sekiz saat içinde açıklayacak. Dolayısıyla karar erişimin engellenmesi yönünde olmasa bile ilgili web sitesi bu süre boyunca kapalı kalmış olacak.

Taşerona müjde diye sunulan torba yasadan bir kazık da memurlara çıktı. Kamu görevlilerinin atama, bu görevlerden alınma, bu görevlerle ilgili yer değiştirme, görev ve unvan değişikliği işlemleri hakkında verilen mahkeme kararlarının gereği, ilgilinin kazanılmış hak aylık derecesine uygun başka bir kadroya atanması suretiyle iki yıl içinde yerine getirilecek. Bahsi geçen işlemlerle ilgili mahkeme kararlarının yerine getirilmemesi ise ceza soruşturması ve kovuşturmasına konu edilemeyecek. Yani ilgili memur, haksızlığa uğradığında yargıya başvurur ve kazanırsa, mahkeme kararı yerine getirilmeyebilinecek. Anayasa ve yasalar açıkça çiğneniyor. Bu aslında Erdoğan’ın sıkça dillendirdiği “hukukun üstünlüğü”, “hukuk devleti” gibi kavramların, mahkemeler AKP’nin çıkarlarına uygun kararlar verdiği sürece geçerli olduğunu gösteriyor.

Ayrıca bundan böyle, adaylık süresi içinde aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezası alan memurun disiplin amirlerinin teklifi ve atamaya yetkili amirin onayı ile memuriyetten ilişikleri kesilecek. Yani işe yeni başlayan memurların iş güvencesi, amirlerin iki dudağı arasındaki cezalarla ortadan kaldırılıyor.

Kamu görevlileriyle ilgili bu saldırılar hükümetin başlattığı cadı avının yasal kılıfı anlamına geliyor. 17 Aralıktan sonra devletin çeşitli kademelerinde operasyona başlayan hükümet, bunu tam gaz devam ettirerek devletin her kademesine kendine bağlı görevlileri yerleştirecek. Hükümet ayrıca torba yasaya tıkıştırdığı maddelerle çeşitli kurumlara kendi adamlarını yüksek maaşla sokmak üzere danışman, müşavir yardımcısı, uzman vs. adlar altında yeni kadrolar açıyor.

Torba yasayla Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununda yapılan değişiklikler ise şöyle. Kanunda daha önce toplu iş sözleşmesi yapma veya yetki itirazı başvurusu için “kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde üçünün üyesi bulunması şartı” yüzde bir olarak değiştirilmişti. Ancak kanuna yapılan ek madde ile bu değişiklik yalnızca Ekonomik ve Sosyal Konseye üye konfederasyonlara üye olan işçi sendikaları için geçerli kılınmış durumda. Yani ESK’ya bağlı olmayan bir konfederasyona üye sendikaların ve bağımsız sendikaların önüne yüzde üç barajı dikilmiş bulunuyor.

“Müjde” diye lanse edilen bu yasayla emekçilere verilenler, alınanların yanında devede kulak kalır. Torba yasada emekçilere saldırıların yanı sıra, burjuvaziye sayısız kıyak yapılmış durumda. %3’lük bir vergi vererek geriye dönük kara para aklamak mümkün olacak, çeşitli borçlar silinecek, belediyeler taşınmazlarını bedelsiz olarak vakıflara (bu vakıfların yandaş vakıflar olacağını söylemeye gerek bile yok) devredilebilecek, meralar talan edilecek, özelleştirilmesinin üzerinden 5 yıl geçmiş kuruluşlar yargı kararı ile geri alınamayacak… Liste uzayıp gidiyor. Ancak bu bile burjuvazinin gözünü doyurmadığı için, önümüzdeki aylarda patrona kıyaklar, emekçiye kazıklar yeni torbalarda karşımıza çıkacak. Nitekim daha bu yasa onaylanmadan, Mecidiyeköy’de 10 işçinin öldüğü işçi katliamından hemen sonra Faruk Çelik yeni bir torba yasa için çalışmaların başladığı “müjdesini” verdi. Belli ki son torba yasayla hayata geçiremedikleri saldırı planlarını bu yeni torbayla gerçekleştirmeye çalışacaklar. AKP, işçiye gıdımla verdiğini burjuvaziye gani gani vermektedir. Medya aracılığıyla emekçi kitleleri manipüle eden AKP, birkaç basit iyileştirmeyi öne çıkararak saldırılarını gizlemektedir. İşçi sınıfı örgütlü bir mücadele yürütmeden, burjuvazinin açık/gizli saldırılarına karşı koyamaz.