Navigation

Sel Değil Kapitalizm Felâketi!

İstanbul ve çevresi bir haftadır kelimenin gerçek anlamıyla bir felâketle karşı karşıya kaldı. Yaşanan selin ardından 33 emekçi yaşamını yitirdi, 3 kişi kayboldu, binlerce insan ölüm tehlikesi geçirdi, çok sayıda ev, işyeri, hektarlarca tarım arazisi ve pek övünülen otobanlar sular altında kaldı. Burjuva muhalefet partileri gerekli önlemleri almayan AKP’yi tek suçlu ilan ederek siyasi rant peşinde koşmakla meşgulken, hükümet ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi sanık sandalyesine “dere yataklarını işgal eden tedbirsiz cahil vatandaşlar”ı oturttu. Burjuva medya ise olaya “ihmal” penceresinden bakarak suçlu arama peşinde: İhmalkâr halk, ihmalkâr belediye, ihmalkâr yöneticiler! Ama asla, sermaye, onun dizginsiz kâr hırsı ve bu temele oturan sömürü düzeni yok suçlu listelerinde. Medyasıyla, siyasetçisiyle, bürokratıyla düzen sözcülerinin ve kurumlarının gerçek suçluyu ağızlarına almaları elbette beklenemezdi. Oysa gerçek suçlu bir kez daha çırılçıplak karşımızda duruyor: Kapitalizm!

Patronlarının yük olarak görüp, servis niyetine, mal taşıdığı araca tıkıştırdığı 7 kadın tekstil işçisinin cansız bedenleri, kulakları sağır, gözleri kör olmayanlara gerçek suçlunun adını haykırıyor. TIR sürücüsü işçilerin cesetleri, bağır bağır bağırarak aynı suçluyu işaret ediyor. İş bulduğu zaman en kötü koşullarda gece gündüz demeden çalışan ve dişinden tırnağından arttırdıklarıyla başını ancak dere yataklarında inşa edebildiği bir konduya sokabilen on binlerce emekçinin sular altında kalan evlerinden yükselttikleri çığlıklarsa yine o suçlunun, sermaye düzeninin, yani kapitalizmin duvarlarına çarpıp sönümleniyor.

Bu sömürü sistemi yüzünden ne bugünü ne de yarını güvence altında olan milyonlarca işçi ve emekçi, en izbe, en sakat, en sağlıksız alanlarda yaşamaya mahkûm edilirken, seller, depremler, tsunamiler, dünyanın neresinde olursa olsun her daim emekçileri vuruyor. Ve bunun adına “doğal felâket” diyor burjuva sömürücüler sınıfı. Oysa açıktır ki, bu “doğa” tam da, emeği, toprağı, suyu, havayı sınırsızca sömürerek varlığını sürdürebilen kapitalizmin doğasıdır! Üzerine kârhanelerin kurulmadığı bir metre kare toprağa bile tahammülü olmayan, tüm kenti asfalt ve beton yığınına çevirip yağmuru çekecek toprak bırakmayan, altyapıyı ölü bir yatırım alanı olarak görüp mümkün olduğunca el atmayan, zenginleri konaklarda yaşatırken yoksulları izbelere tıkan bu sistemin “doğa”sıdır felâketleri yaratan; yoksa onun gazabına uğrayan yeryüzü doğası değil! Evet yağmur atmosferik bir olay olarak yeryüzü doğasının eseridir, ama onun kentlerde sele dönüşüp emekçileri yutması bizzat kapitalist sistemin yarattığı bir felâkettir.

Başbakan, “size buraları yıkalım dediğimizde kızıyorsunuz, gelin TOKİ’den ev verelim dediğimizde olmaz diyorsunuz” diye azarlıyor, dere yataklarındaki evleri su ve çamur deryası altında kalan emekçileri. Sanki TOKİ’nin her tarafı dökülen üçüncü kalite evleri bile onlara bedava veriliyormuş gibi! Çevre Bakanıysa, koyun can derdindeyken mal derdinde olan kasap misali, “devletin mülkiyetindeki alanlardan başlayarak işgal edilen dere yataklarının belediyenin de yardımıyla boşaltılması gerekir” diyerek, sermayenin “yaşanan felâketi nasıl fırsata dönüştürürüz”ün hesabını yaptığını açığa vuruyor. Kendilerine sormak gerek: Boşalttığınız alanlardaki emekçileri nereye göndereceksiniz? On binlerce liraya ömür boyu borçlandırarak bir lütuf bahşedercesine adres gösterdiğiniz TOKİ konutlarına mı? Ya boşalttığınız bölgeleri ne yapacaksınız? On yıl önce ıslah ettik diyerek üzerini betonla kapatıp TIR parkı ve matbaa sitesi haline getirdiğiniz ve son felakette sular altında kalıp onlarca emekçinin canını alan Ayamama deresine yaptığınızı mı?

Yoksul emekçileri, “neden bile bile oralara ev yaptınız” diyerek suçlu ilan ediyor sermaye cephesi hep bir ağızdan. Tıpkı, 30 kişinin sığabileceği teknelerde 300 kişiyle ölüm yolculuğuna çıkan göçmen işçileri “bile bile neden o teknelere biniyorsunuz” diye suçladıkları gibi. Tıpkı iş güvenliği önlemi alınmadan çalıştırılan işçileri “iş kazasına uğrayacağınızı bile bile neden çalışıyorsunuz o tersanelerde” diye suçladıkları gibi… Peki böylesine insanlık dışı koşullarda yaşamaya ve çalışmaya razı olmayan işçilere, aç ve açıkta kalma özgürlüğünü kullanmak dışında bir alternatif sunuyor mu bu sistem?

Yarattığı her bir felâket, insanlığın kurtuluşunun bu kanlı sömürü sisteminin yıkılmasına bağlı olduğunu bir kez daha gösteriyor. Bu sistem insanlara sağlıklı ve güvenli bir barınma olanağı sağlamıyor. Bir milyar insanın açlık çektiği, yüz milyonlarca insanın işsiz olduğu, milyarların yoksulluk sınırında yaşadığı, en gelişmiş denilen ülkelerde bile milyonlarca insanın çöp karıştırarak sokaklarda süründüğü, sağlık ve sosyal güvencesinden yoksun bırakıldığı bu sistemde, çok açık ki insanlık için iş ve aş güvencesi bulunmamaktadır. Oysa insanoğlunun bugüne kadarki maddi ve zihinsel mirası tüm bu sorunları aşmak için fazlasıyla yetecek potansiyelleri yaratmış durumda. Bu potansiyelin fiiliyata geçmemesinin tek sorumlusu bu kapitalist düzendir.

Meseleye daha dar bir anlamda, sadece parasal kaynak olarak baktığımızda bile tiksindirici bir manzara söz konusudur. Bugün dere yataklarındaki kondularda yaşamakta olan yoksul emekçilere sağlıklı, kalıcı ve güvenli bir barınma olanağı sağlamayan Türkiye’nin burjuva egemenleri, şimdilerde açığa çıktığı gibi, 11,7 milyar lirayı bu ülkenin ve diğer ülkelerin emekçilerini, yoksullarını katletmekte kullanılmak üzere Patriot füzelerine yatırmaktadır. İşte bu düzenin gerçek öncelikleri ve gerçek yüzü!

Türkiye’de kırdan kente göç eden milyonlarca yoksul emekçi, barınma sorununu gecekondularla çözmeye çalıştılar. Barınma sorununa hiçbir çözüm getirmeyen tıkız Türkiye kapitalizmi, uzun yıllar boyu, hem maddi hem de siyasi istismar amacıyla buna göz yumdu. Böylece konut sorunu sanki kendi mecrasında bir çözüme kavuşuyormuş gibi görünüyordu. Ama “doğal afet” diye tevekküle davet edildiğimiz depremler, seller ve diğer doğa olaylarıyla ve “kentsel dönüşüm” gibi yıkım projeleriyle, sorunun hiç de çözülmemiş olduğu açığa çıkmaktadır. Aksine, yanlış üstüne yanlışın inşa edildiği sorun daha da içinden çıkılmaz girift bir hâl almıştır.

Demek ki kondulaşma barınma sorunu için acil bir “çözüm” olarak başlangıçta bir işlev gördüyse bile bunun kalıcı bir çare olmadığı acı insani faturayla bir kez daha ortaya çıkmıştır. O halde yoksul emekçi kitleler için sistemin çatlaklarında, boşluklarında bireysel kurtuluş yolları aramak çare değildir. Ve aslında artık Türkiye kapitalizmi de gitgide gayrimenkul spekülasyonu alanında yeni ufuklara açıldığından ve yeni burjuvalaşan kesimlerin açlığı da doyurulmak isteneceğinden, gecekondulaşmaya göz yumulan eski günler çoktan geride kalmıştır. Bir bakıma deniz bitmiştir!

Bu düzenden insanların en temel sorunlarına bile genel ve kalıcı çözümler beklenemeyeceği bir kez daha açığa çıktığına göre, çare bunu kendi ellerimizle gerçekleştirmektir. Bunun yolu da bu düzene karşı örgütlü mücadeleden geçiyor!

Herkese parasız, güvenli ve sağlıklı barınma için örgütlü mücadeleye!