Navigation

Emperyal Dış Politikanın Uçurum Yolculuğu

Son yıllarda Türkiye’nin siyasi gündeminde dış politika konuları önceki dönemlere göre daha ağırlıklı bir yer işgal ediyor. Gazeteler, televizyonlar, haber bültenleri, tartışma programları artan ölçüde dış politika konularını ele alıyorlar. Ancak bu büyüyen dış gündemin ve medya ilgisinin toplumun dünya meseleleriyle daha fazla ilgilenmesini, ulusal dar görüşlülükten çıkarak daha geniş bir görüş ufkuna ulaşmasını sağladığını söylemek mümkün değil. Aksine tüm bu dış haber ve yorum bombardımanının, şayet bir ilgi yitimine yol açmıyorsa, mevcut ulusal dar görüşlülüğü daha da derinleştirip pekiştirdiği söylenebilir.

Zira bu dış haber-yorum sağanağı tümüyle mevcut rejimin sahiplerinin ve muhalefet kılığındaki gönülsüz yancılarının milliyetçi anlayışları doğrultusunda şekillendirilmektedir. Bu çerçevede dış politika ya da dış haberler denen şey esasen “dünyadaki gelişmeler” olmayıp, Türkiye burjuvazisinin ya da daha tam olarak onun iktidardaki fraksiyonunun dış faaliyet ve emellerinin içeride halkla ilişkiler stratejisi şeklinde pazarlanmasından ibarettir. Yani bu tasavvurda dış dünya olarak bir dış dünya değil, “Türkiye”nin dış dünyası bulunuyor. Ya da bir başka ifadeyle dünya Türkiye’nin bir uzantısından ibarettir.

Bu milliyetçi ideolojik hegemonya yüzünden, geniş emekçi yığınlar açısından da dış dünya ilgisi başka ülkelerdeki sınıf kardeşleriyle duygu ve gönül birliğinin oluşmasına, özdeşlik hissinin gelişmesine hizmet etmek şöyle dursun, aksine keyfi seçimlerle ayrıştırılan dünya halklarının birçoğuna karşı düşmanlık hislerinin gelişmesine ya da pekişmesine yol açmaktadır. Dahası dış konularla ilgilenmeye davet edilen emekçinin bu konuları adeta milli maçlar gibi takip edip içte kendi sorunlarını unutması, öfkesini içerideki gerçek sınıf düşmanına değil dışarıda başka halklara yöneltmesi istenmektedir. Türkiye’nin sözde dış başarılarıyla coşup, düştüğü müşkül durumlarla dertlenmesi ya da “düşmanların kalleşlikleriyle” öfkelenmesi sağlanmaya çalışılmaktadır.

Dış politika gündeminin büyümesinde elbette hüküm süren “tek adam rejimi”nin izlediği politikalar temel rol oynamaktadır. Çevresindeki ülkelere, hatta daha ötelerine doğru elini kolunu uzatan, bu ülkelerin iç işlerine fazlasıyla karışan, artan ölçüde gerilimi kışkırtan ve dört bir yanda düşmanlar büyüten yayılmacı ve saldırgan dış politika bu rejimin kopmaz bir parçası olmuştur. Gün geçmiyor ki Erdoğan ve diğer düzen sözcülerinin dünyada başka bir ülkeye, devlete ya da lidere efelendiğini, tehditler savurduğunu işitmeyelim. Bu milliyetçi şişinme ve dayılanmalar rejimin kendisine payanda yaptığı kitlelerin bir bölümü tarafından hoşnutlukla karşılansa da birçok yorumcu tıpkı ekonomideki gidişat gibi bu alanda izlenen politikaların da çöküşle sonuçlanacağını söylüyor.

Burada özellikle önemli olan bir nokta, söz konusu politikaların sadece milliyetçi motiflere değil aynı zamanda özellikle dini motiflere sarılıp sarmalanmasıdır. Günümüz dünyasının bir kriz, savaş, çalkantı, gerilimler dünyası olduğu, bu tabloda dinsel ayrıştırmaların ve önyargıların körüklenerek kullanılmaya çalışıldığı ve bunda İslam meselesinin merkezi bir yer tuttuğu düşünüldüğünde bu konunun önemi daha iyi anlaşılabilir. Zira bu düzlemden bakıldığında konunun sadece içeride emekçi kitlelerin din tacirliğiyle aldatılmasıyla sınırlı olmayıp dünya ölçeğinde milyarlarca insanın hayatıyla oynamak anlamına geldiği görülecektir. Bugünlerde Fransa’da başlayan ve diğer Avrupa ülkelerine de yayılma eğilimi gösteren saldırıların da gösterdiği gibi, bu alan son derece tehlikeli süreçlerin ateş alabileceği bir alandır. Küresel düzeyde dinsel gerilim faylarını tetikleyen kışkırtıcı tutumlar tüm dünya emekçileri açısından vahim sonuçlar doğurma potansiyeli taşıyor.

Bu politikalara nasıl gelindiğini, hangi aşamalardan geçildiğini iyi kavramak gerekiyor. Zira mevcut iktidar varlığını sürdürmek için bu çizgiyi temel dayanaklarından birisi haline getirmiştir ve ufukta esasen emekçilerin kan ve gözyaşıyla tarif olunan bir uçurum görünmektedir. Bu politikaların bu tempo ve biçimleriyle sürdürülmesinin hem başka ülkelerin emekçilerinin, yani sınıf kardeşlerimizin kan ve gözyaşına, hem içeride benzer bedellere mal olacağı açıktır. Şimdiye kadarki süreçte zaten kötüleşen işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşulları, böylesi bir gidişatla çok daha ağırlaşacaktır. Suriye’de yaşananlar, Libya’da yaşananlar, şimdilerde Kafkaslar’da yaşananlar, oralarda ve üzerinde yaşadığımız bu topraklarda buna fazlasıyla ışık tutmaktadır. Bugünkü yoksullaşma, işsizleşme bu saldırgan ve masraflı politikalara indirgenemezse de, bunlarla ilgisiz değildir. Aksine arada hayli sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Bütçede rejimin askeri harcamalarının boyutları her geçen gün şişerken, yabancı ilaç şirketlerine milyarlarca dolar borç takıp bu salgın günlerinde emekçiler için sıradan grip aşısının bile temin edilmemiş olmasına varıncaya kadar bir dizi irili ufaklı sorunda bu politikaların parmak izi vardır.

“Büyük devlet” olma sorunu

Burada ele aldığımız tüm bu politikaların temelinde şu anda iktidardaki sermaye fraksiyonunun kendine özgü bir “büyük devlet” (“Büyük Türkiye”) oluşturma hevesi yatmaktadır. Son tahlilde ideolojik bir marka olan bu hedef hem söz konusu sermaye fraksiyonu bakımından hem de kitlelerde bulduğu yankı ve özlemler bakımından kilit bir önem taşımaktadır. Yeterli düzeyde sınıf bilinci ve örgütlenmesi olmadıkça dünyanın her yerinde işçi-emekçiler bu tür söylemlere kulak vermeye eğilimlidirler. Erdoğan’ı benimseyen emekçilerde çeşitli biçimleriyle bu söylem önemli bir rol oynadığı gibi, ABD’de Trump bağlamında da bu böyledir. Trump’ın ana sloganının “Make America Great Again” (Amerika’yı Yeniden Büyük Yapalım) olduğunu hatırlayalım.

Sınıf bilinci ve örgütlülüğü zayıf olduğu ölçüde işçi kitleler büyük devlet olma hayalinde kendi ezilmiş ve sömürülmüşlüklerinin bir tür telafisini görürler. Burjuva toplumunun güç ve hiyerarşi ilişkileri çerçevesinde şekillenen ortalama toplumsal algıya uygun olarak, sermaye karşısında kendisini zayıf ve yenik konumda gören işçi, yaşadığı eziklik duygusunu, aidiyet bağı duyduğu futbol takımı gibi, milliyetinin, dininin, mezhebinin, ulusal devletinin diğerleri karşısındaki sözde üstünlükleriyle, başarılarıyla bastırıp telafi eder. Ancak burada işleyen mekanizma sadece bu tür sosyal psikoloji mekanizmaları değildir. Söz konusu kitleler aynı zamanda geri bir bilince tekabül eden sınıf dürtüleriyle de hareket etmektedirler. Bu noktada, “büyük devlet” olununca kazançtan işçi sınıfının da abat olacağı hayal edilir. Lenin de Emperyalizm kitabında ünlü İngiliz burjuva politikacısı Cecil Rhodes’un işçi sınıfının İngiliz burjuvazisi için oluşturduğu tehlikelerden korunmanın yolunun dışarıya yönelmek (=emperyalistleşmek) olduğu yolundaki sözlerini hatırlatır: “İç savaştan kaçınmak istiyorsanız, emperyalist olmak zorundasınız.” Doğrudur, emperyalist sömürü ve talanın büyüklüğüne bağlı olarak görece daha zengin ve güçlü emperyalist burjuvaziler içeride işçi sınıfına kırıntılar bahşedip onu yatıştırabilmekte, onun gözünü boyayabilmektedir.

Kabaca özetlediğimiz bu dürtüler üzerinden “büyük devlet” türünden politik söylem ve hedeflerin işçi yığınlarda karşılığı olabilmektedir. Burjuva siyasetinin çeşitli gerici kanatları, onlar için büyük sakıncalar söz konusu değilse, bu tür söylemleri ve politikaları gütmeye heveslidir. Bunlar güç kazandıklarında ve iktidarı ele geçirdiklerinde bu politikaları hayata geçirmeye soyunabilmektedirler. Ve tarihteki birçok örnekte görüldüğü gibi bu yolun sonu genellikle felâket olmaktadır. Yukarıda bu tür politikaların ulusal değil uluslararası bir sınıf olan işçi sınıfının çıkarlarına ters olduğuna, sömürünün ve baskının kaynağı olan egemenler yerine diğer ülkelerdeki sınıf kardeşlerinin gırtlaklarına sarılmalarına zemin hazırladığına, kan ve gözyaşı anlamına geldiğine değinmiştik. Ancak daha kısa vadeli çıkarlar açısından da bu tür politikaların olumsuz sonuçları vardır. Türkiye gibi ancak alt-emperyalist konuma ulaşabilmiş orta boy kapitalist ülkeler bir yana, büyük emperyalist ülkelerin işçi sınıfları için dahi kırıntı politikalarının kalıcılığı ya da istikrarı yoktur.

Örneğin 2. Dünya Savaşından sonraki birkaç onyılda gelişmiş kapitalist ülkelerde oluşan göreli refah düzeyi bile bu yılları takip eden birkaç onyılda giderek son bulmuş ve gelinen nokta Marksizmin çözümlediği bir eğilim olarak göreli yoksullaşmayı net biçimde doğrulamıştır. Sermaye ve emeğin yaratılan değerden aldıkları paylar daima sermaye lehine artmıştır. O kadar ki bugün sadece bir minibüs dolusu burjuvanın sahip olduğu servet dünya nüfusunun yarısının sahip olduğu varlıktan fazladır. Son birkaç onyıldır işçi sınıfının maruz kaldığı sermaye saldırıları yoksullaşmayı göreli olmaktan da öte mutlak yoksullaşma noktasına taşımıştır. Son pandemi sürecinin de çarpıcı biçimde gösterdiği gibi çöken sağlık sistemleri, çöküşün eşiğindeki sosyal güvenlik sistemleri, eğitimin çöküşü, altyapıdaki inanılmaz gerilemeler vb. tam bir iflas tablosu sunmaktadır. Tam da bu nedenle söz konusu ileri kapitalist ülkelerde son yıllarda işçi sınıfının artan hoşnutsuzluğunun belirtisi olan politik gelişmelere tanık oluyoruz. İşsizleşen, güvencesizleşen, yoksullaşan, borçları dağ gibi yükselen emekçiler çeşitli vesilelerle öfkelerini dışa vuruyorlar. ABD gibi, İngiltere gibi kapitalizm tarihinin gördüğü en âlâ “büyük devletler” olan ülkelerde bile durum böyle olduğuna göre, bu büyük devlet olma hayalinin işçi-emekçiler için hayırlı sonuçlar doğuracağı zannının elle tutulur hiçbir dayanağı yoktur.

Çok daha büyük kaynakları kontrol eden ileri kapitalist ülkelerde sürecin seyri ve gelinen nokta buyken, Türkiye gibi geriden gelen ve orta boy kapitalist ülkelerin görece bağımsız biçimde emperyal politikalar alanına girmelerinin o ülkelerin işçi-emekçileri için çok daha zorlu bedeller getireceği açık olmalıdır. Bugünlerde Türkiye’nin ekonomik tablosunu uzun boylu çizmeye gerek bulunmuyor. Sefaletin her geçen gün derinleştiği, işsizliğin, enflasyonun, borç düzeylerinin sürekli yeni rekorlar kırdığı bir doludizgin dibe gidiş tablosudur önümüzde duran.

Bu boyda kapitalist güçlerin yer yer büyük emperyalist güçlerle itiş kakışa da girdikleri yayılmacı politikalar giderek maceracı bir nitelik kazanır ve hüsranla sonuçlanma olasılığı çok yüksektir. 1980’lerde Arjantin’in darbeci generallerinin uzaklardaki İngiltere’ye kafa tutup kıyılarının az ötesindeki Falkland/Malvina adalarını ilhak etme girişimi hüsran ve askeri rejimin de çöküşüyle sonuçlanmıştı. Saddam’ın benzer biçimde Kuveyt’i ilhak etme girişiminin de vardığı nokta bugünkü yıkım tablosuyla paramparça edilmiş Irak olmuştur. Yine aynı bağlamda İran’ın bölgede izlediği nüfuz ve yayılma politikalarını da örnek verebiliriz. Bu politikaların sonucu İranlı emekçilerin ağır bedeller ödedikleri abluka ve yaptırımlar olmuştur. Bu tür örnekler meramımızın anlaşılması için yeterlidir.

İran örneği diğer örneklere göre daha kapsamlı, daha sofistike bir vaka olarak özellikle önemlidir. İçte emekçi kitleler açısından yol açtığı ağır bedellere, sorunlara ve gelinen noktada yaşadığı ciddi tıkanmalara rağmen, İran bölgede yayılmacı bir nüfuz politikasını uzun yıllar boyunca belirli bir başarıyla sürdürmüştür. Ancak bunda bölgenin karmaşık tarihsel/toplumsal/dinsel süreçlerinden gelen özel faktörlerin rolü olduğunu belirtmek gerekiyor. “İslam devriminin meşalesi”yle sahneye çıkan ve ABD’ye açıkça kafa tutan İran’daki molla rejimi genel olarak emperyalizmin acılarını çeken Müslüman halklar arasında genel bir sempati yaratmış, farklı ülkelerdeki İslamcı hareketler nezdinde büyük bir ilham kaynağına dönüşmüştü. Öte yandan, öncesinde bazı yönleriyle Türkiye’ye benzeyen bir kapitalistleşme ve modernleşme sürecinden geçmiş olmanın birikimleri üzerine de yaslanarak bölgede ve Şii dünyası üzerinde bir nüfuz oluşturabilmiştir. Türkiye ekonomik anlamda İran’dan daha gelişmiş bir ülke olsa da, ne bölgede ne de genel olarak İslam dünyası üzerinde, tarihsel kökleri olan ve moral otorite olarak görülmesine yol açabilecek özgün etkilere sahiptir. Hatta aksine geçmişte Arap coğrafyasını boyunduruk altında tutmuş bir imparatorluk mirasından gelmektedir.

Türkiye’nin emperyal serüveni

Türkiye gibi orta boy ülkelerin bazıları, Marksist Tutum’da daha önce çeşitli yönleriyle çözümlemiş olduğumuz gibi (bkz. Elif Çağlı, Alt-emperyalizm Üzerine: Bölgesel Güç Türkiye; Mehmet Sinan, Ulus-Devletten Emperyalistleşen Ulus-Devlete ve AKP; Selim Fuat, Emperyalizm, Alt-emperyalizm, Türkiye) bu kategorinin kendi içinde üst basamaklara doğru ilerleyerek alt-emperyalist konuma ulaşmışlardır. Kapitalist gelişmenin hızlanarak sermaye ihracı düzeyine kadar ulaşması, büyük emperyalist güçlerle öncesine nazaran daha bağımsız bir zeminde işbirliğine giden alt-emperyalist ülkeler çıkarmıştır ortaya. Türkiye, Brezilya, Hindistan gibi ülkelerin örnek olarak ilk bakışta sayılabileceği bu kategorideki ülkeler, büyük emperyalist güçlerle genel olarak bir uyum çerçevesinde hareket ettikleri ölçüde emperyalist sömürü ve ganimetin “nimetlerinden” yararlanabilmektedirler. Elif Çağlı’nın da açıkladığı gibi bu konum ve bu çerçevede yürütülen teşriki mesai “uşaklık” ya da “taşeronluk” gibi kavramlarla nitelenemez.

Ancak kapitalist gelişmesi bu düzeye ulaşmış ülkelerin daha öte yol alabilmesi için büyük emperyalist ülkelerle uyum ve işbirliği şartı olmazsa olmaz denebilecek nitelikte bir şarttır. İşte bu nedenledir ki AKP’den önce başlamış olan Türkiye’nin alt-emperyalist konuma ilerleyiş süreci ve emperyal politikalara yönelişi, önceleri bu çerçeve içinde gerçekleşiyordu. Özallar, yeni dönemindeki Demireller vb. esasen TÜSİAD’ın programı diyebileceğimiz bu çizgi üzerinde ilerliyorlardı. ABD ile uyum içinde hareket etmeyi ve AB’ye katılmayı esas alan bu program çerçevesinde, SSCB’nin dağılışıyla birlikte bir boşluk alanı olarak açılan Orta Asya cumhuriyetlerine doğru açılım, Balkanlar ve Kafkaslar’a yöneliş ve Özal gibi İslami bir geçmişi ve uluslararası ilişkileri de olan liderler üzerinden Ortadoğu’ya ve Müslüman ağırlıklı ülkelere açılım gibi politikalar hayata geçirilmeye başlanmıştı. Bu dönemde sermaye ihracı, dış yatırımlar hız kazanıyor, bu bölgelerle ilişkiler gelişiyordu. ABD ve Avrupa’yla işbirliği bu çizginin temel ilkesini oluşturmaktaydı.

Çeşitli ekonomik ve siyasi krizlerle çalkalanan Türkiye’de 2002’ye gelindiğinde sahneye yeni bir siyasi güç olarak AKP çıktı. İslamcı köklerden gelen, ama değişim geçiren, geleneksel merkez sağ ve muhafazakâr partilerin birikimini de bünyesine katan AKP başlangıçta TÜSİAD’çı programı benimsedi. AKP’nin Milli Görüş geleneğinden gelen çekirdek kadrosunda her ne kadar İslamcı bir dış politika özlemi olsa da, bu özlemler son tahlilde uygun modifikasyon ve uzlaştırmalarla genel TÜSİAD’çı AB programının çerçevesine dâhil olmuştu. Bu kapsam içinde AKP ve Erdoğan hem TÜSİAD burjuvazisinin hem de ABD ve AB emperyalizminin onayını almıştı. Dünyanın geldiği yeni kavşakta Müslüman coğrafyalara yeni bir şekil verilmesi de söz konusu olduğundan, özellikle ABD emperyalizmi için böylesi bir Türkiye rol model olarak sunulabilecekti. Şimdilerde sıkça ABD’ye ve Avrupa’ya çatan Erdoğan o sıralarda bu güçlerin oluşturduğu Büyük Ortadoğu Projesinin eşbaşkanı olmakla övünüyordu.

TÜSİAD’çı sermaye fraksiyonu açısından İslam dünyasına açılmak, bu dünyaya liderlik etmek ve dolayısıyla buralara sermaye ihracı vb. yaklaşımlarda prensip olarak bir sorun yoktu. Ancak öncelik ve ağırlık AB programı ve bu çerçevede Türkiye’nin AB güvencesi altında az çok istikrarlı bir burjuva demokrasisi zeminine getirilmesiydi. Bu program devlette kurucu rol oynamış ve geleneksel olarak kilit konumları muhafaza etmiş, başta ordu olmak üzere statükocu bürokrasi kesimlerinin de gücünün kırılması anlamına geliyordu. Bu kesimler geleneksel devletçi refleksleri ve tutuculuklarıyla TÜSİAD’çı burjuvazinin emperyal emelleri açısından da bir ayak bağı oluşturuyorlardı. Özalların, Mesut Yılmazların, Cem Boynerlerin vb. bir türlü başarılı olamadığı yıllardan sonra sahneye çıkan AKP ve Erdoğan TÜSİAD için de yeni bir umut olmuştu.

Nitekim hem başlangıçtaki kompozisyonuna uygun olarak hem de statükocu burjuva güçlerin gazabından sakınan AKP, ABD ve AB’nin de desteğiyle, başlangıçta TÜSİAD’çı emperyal programı yürütmeye çalıştı. Bu aşama Türkiye’nin 1980’li yıllardan itibaren yönelmeye başladığı emperyal arayışlarında ikinci evreyi temsil ediyordu. O zamanki AKP, genel doğrultusunu, ağırlık ve önceliklerini değiştirmediği bu programa yine de kendine özgü İslami renkler kattı. Bu ilave esasen bu kadronun İslam dünyasıyla zaten öteden beri kurulmuş olan ilişkileri çerçevesinde bu coğrafyalara yeni bir zemin üzerinde yöneliş anlamına geliyordu. TÜSİAD’çı sermaye her ne kadar bu fazlalıklardan rahatsız idiyse de, elinde başka bir politik aktör olmadığından ve AB süreci öncelik taşıdığından, AKP’nin bazı kontrol dışına çıkmaya meyilli hareketlerine şüpheyle yaklaşmakla beraber bunları sineye çekiyordu. Ancak AKP bu dönemde dış politikada İslam dünyasına model oluşturma gibi nispeten ılımlı ve mütevazı bir perspektifin ötesine geçerek, Osmanlıcı kuruntuların da etkisiyle, İslam dünyasına hamilik ve liderlik etme, bu ülkeler üzerinden emperyalist güçlerle pazarlık ederek kendisine daha çok alan açma sevdasına kapıldı. “Komşularla sıfır sorun” sloganı eşliğinde startı 2009’da verilen bu politikayla, Suriye ve İran konusunda ABD emperyalizminin ve İsrail’in çizmeye çalıştığı sert müdahale yanlısı çerçeveyi zorlayarak, bu ülkeleri daha yumuşak yöntemlerle dünya kapitalizmine entegre etme çabasına girdi. Benzer biçimde Filistin sorununda da Hamas’ın hamiliğine soyunup büyük tarihsel sorunu çözen bir numaralı arabulucu rolünü oynamak istedi. Böylece 2010’lara doğru bu tür uyuşmazlık ve terslikler giderek artar oldu. Sözde görüşme süreci yürürken İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısı, abluka süreci ve Mavi Marmara hadisesi bu dönemin sona ermekte olduğuna dair önemli işaretleri vermekteydi. Bu yıllar aynı zamanda askeri-sivil bürokrasinin hegemon konumuna karşı verilen mücadelenin başarıya ulaştığı ve muzafferlerin kendi aralarında yeni bir iktidar kavgasına giriştiği bir dönem oldu. Bir önceki dönemde yukarıda andığımız ve sineye çekilen farklılıklar, bu süreçte giderek sivrilip belirginleşmeye başladı.

Yine de asıl dönüm noktası, ABD’nin “ılımlı İslam” projesini rafa kaldırması ve bununla bağlantılı olarak “Arap Baharı” sürecinde yaşanan gelişmelerdi. Zaten nicedir ABD egemenleri arasında sorgulanan bu projeden vazgeçildiği, Arap Baharı sürecinde ortaya çıkan Mısır’daki İhvan iktidarının bir askeri darbeyle devrilmesine ABD’nin onay vermesiyle teyit edilmiş oldu. Tüm bu süreçte içte zaten muhtelif badirelerden geçen ve alaşağı edilme kaygısı yaşayan Erdoğan iktidarı, Arap ülkelerini saran halk isyanlarının kendisi aleyhine de işleyebileceğini görerek bir otoriterleşme sürecine yöneldi. Ayrıca bu süreçte Suriye içindeki Kürt hareketinin etki kazanarak Rojava’nın hâkim gücü haline gelmesini ve Suriye konusunda ABD’nin arzusu hilafına Esad rejimini yukarıdan ikna yoluyla dönüştürme stratejisinin parsayı kaçırmak anlamına geleceğini de gören Erdoğan, burada cihatçı grupların kullanılması yöntemine daha fazla bel bağlamaya başladı. Önceleri ABD’nin yanı sıra Suudi Arabistan, Katar gibi bölge güçlerinin de işbirliğiyle bu savaş çetelerinin kullanımında ortak hareket edilirken, süreç içinde Esad rejiminin sanıldığından daha dayanıklı olduğunun ortaya çıkması ve Rusya’nın da ağırlığını koymasıyla ABD’nin tutum değişikliğine gitmesi Türkiye’yi bu sahada aşağı yukarı yalnızlaştırdı.

Ancak bir yandan Kürt hareketine karşı cihatçı çetelerin etkin biçimde kullanılması, diğer yandan tüm güç oyununda bu unsurların yararlı bir maşa olarak kullanılabilmeleri, süreç içinde Türkiye’yi bu güçlerin dünyadaki en önemli hamisi konumuna getirdi. Böylece bugünlerde bu güçlerin Libya’dan Kafkaslar’a kadar sahaya sürülebildiği bir tablo ortaya çıktı. Değişen Suriye politikasının bir parçası olarak aynı zamanda Suriye’deki Sünni Müslümanların Türkiye’ye göçüne yol verildi. Bundan murat, gelecekte rejim yıkılırsa yerine kurulacak yeni rejimde bu kesimlerin hamisi olarak boy göstermek ve bunlar üzerinden Suriye’nin zenginliklerine ortak olmaktı. Ancak bu heves kursakta kalınca sığınmacılar da cihatçıların durumuna benzer biçimde dünyaya karşı şantaj ve tehdit aracı olarak kullanılmaya başlandı.

Böylece Türkiye’nin emperyal dış politika sürecinin üç evreden geçtiğini görmüş oluyoruz. AKP öncesi ilk evredeki politika çizgisi Türkiye’nin konumuna daha denk düşen bir çizgiydi. O nedenle içerdiği riskler de görece daha sınırlıydı. Ama AKP ile bu çizgiye önce İslamcı renkler eklendi ve haddinden büyük paylar talep edilip kontrol dışı hamleler yapılmaya başlandı. Bu eğilimler büyüyüp olgunlaştığı ölçüde, içteki başka dinamiklerle birlikte, Batıcı TÜSİAD programından kopma noktasına gelindi. Böylece sonlanan ikinci evrenin ardından maceracı ve saldırgan üçüncü evreye geçilmiş oldu. Bu evrede, daha da zayıflayan iktisadi temele büyük gelen abartılı ve hayalci hedefler güdülmeye başlandı. Bu evrenin aynı zamanda bugünkü totaliter rejimin oluşma sürecinin önünü açtığını ve onun varlığıyla cisimleştiğini de belirtelim. Tüm bunlar ve burada sıralamaya gerek olmayan diğer birçok gelişme sonucu Türkiye hem ABD’yle, hem Avrupa’yla, hem Rusya’yla, hem de Arap dünyasıyla gerilimli ilişkilere sahip bir ülke konumuna geldi. “Komşularla sıfır sorun” şiarıyla çıkılan yolda gelinen nokta “sıfır dost” noktası oldu.

İslamın lideri kim olacak?

Bugün dünyada derinleşen kapitalist sistem krizi ve bu zemin üzerinde yürüyen emperyalist dünya savaşı sürecinin önemli politik meselelerinden biri dinsel çatışmalar, özellikle de yaklaşık 2 milyarlık bir kitleyi doğrudan ilgilendiren İslam eksenli gerilimlerdir. Bu nüfusun neredeyse tamamı dünyanın kapitalist gelişme açısından geriden gelen coğrafyalarında yer almaktadır. Büyük zenginlikleri de içeren bu coğrafyaların kapitalist dönüşümü, yeniden yapılandırılması ve dünya kapitalizmine daha derinden entegre edilmesi özellikle SSCB’nin çöküşü sonrası dönemde en büyük meselelerden birisi olarak küresel efendilerin gündeminde yer aldı. Medeniyetler Çatışması, Medeniyetler İttifakı, Ilımlı İslam, Büyük Ortadoğu Projesi gibi birçok tez ve girişim, adı ne olursa olsun esasen ve ağırlıklı olarak bu sorunla ilgiliydi.

Uzun yıllardır dünyada en çok çatışma, gerilim, savaş yaşanan bölgenin geniş anlamıyla Ortadoğu olması boşuna değildir. Esasen yürümekte olan Üçüncü Dünya Savaşının ana eksenlerinden birisini oluşturan Ortadoğu, SSCB’nin çöküşünden bu yana savaş halindedir, isyanlar yaşanmakta, rejimler yıkılmakta, sınırlar değişmekte, yeni siyasal güçler sahneye çıkmaktadır… Büyük bir hercümerç içindeki bölgede yürüyen süreç, geçen uzun zamana rağmen sonuçlanmış olmaktan uzaktır. Buradaki gerilim ve çatışmalarda dinsel boyut büyük bir yer tutmaktadır. Güneydoğu Asya’nın uçlarına kadar uzanan tüm bir coğrafya bu gerilimlerin potansiyel ve fiili adresi konumundadır. Batı’ya karşı genel olarak büyük bir hınç içindeki Müslüman yoksul emekçi kitlelerin dinsel duygularının çok yönlü istismarı, meselenin can alıcı boyutlarından birini oluşturmaktadır. Bir yandan tarihsel sistem krizi içindeki kapitalizmin ana yatağı olan Batı’da yükselen faşist eğilimlerin bir damarı olarak İslam düşmanlığı, diğer yandan İslam coğrafyasında bunun karşılığı olarak yükselen dinsel radikalizm bu istismarın çift yönlü olarak temel görünümlerini oluşturmaktadır.

Büyük bir çalkantı ve hareketlilik içindeki İslam coğrafyasının bu süreçte lideri ya da hamisi kim olacaktır? Küresel arenada bu siyasal dinamiklerin kontrolü kimde olacaktır? SSCB’nin ortadan kalkmasından sonra buraların yeniden harmanlanmasında kimler söz sahibi olacak, zenginlikler kimin cebine akacaktır? İşte bu gibi sorular çerçevesinde, büyük emperyalist güçlerin yanı sıra yıllar içinde sayısı artan ve çeşitlenen birçok siyasal hareket ve devlet bu alana talip olmaktadır. Şimdiki haliyle Türkiye ve Erdoğan şürekası bunların en iddialılarından birisidir ve yukarıda ele aldığımız ve almadığımız birçok dış politika sorunu ve gelişmelerinin önemli bir boyutunu da bu emperyal heves ve iddia oluşturmaktadır. Anakronik Osmanlıcı mitolojiyle de soslanan bu hevesler artan ölçüde felâketlere yol açmakta, çok daha büyük yeni acılar için de zemin hazırlamaktadır. Eskiden Türkiye’nin içinde olmadığı bu alan, AKP ile birlikte ta göbeğine doğru yol alınan bir alan haline gelmiştir. Bugünün dünyasında Suudi Arabistan’ından İran’ına, Katar’ından Birleşik Arap Emirlikleri’ne, Endonezya’sından Türkiye’ye kadar geniş bir rakipler kümesi mevcuttur. Bu rekabet Türkiye’deki rejimin varlığı ve politikalarından bağımsız olarak dünya çapında önemli bir politik sorundur. Milyarlarca insanın inancı üzerinde yürütülen bir politik savaş söz konusudur.

İrili ufaklı kapitalist güçler çıkarları için dinsel/mezhepsel fay hatlarıyla pervasızca oynamaktadırlar. Macron İslamın yeniden ele alınması gerektiğinden bahsetmekte, Erdoğan ona hakaretlerle saldırmakta, Malezya eski başbakanı Müslümanların milyonlarca Fransızı öldürmeye hakları olduğunu söyleyebilmektedir. İşte Erdoğan şürekasının sıkıştığı ölçüde daha fazla bel bağlayıp sarıldığı bir alandır aynı zamanda burası. Batı’da yükselen Müslüman düşmanlığı bu konuda Erdoğan’ın işini kolaylaştıran bir etmen olarak rol oynamaktadır. Bu sayede Erdoğan Batı’nın en çok içine girmiş Müslüman ağırlıklı ülke olarak Türkiye’yi İslam dünyasının lideri gibi sunma havasına giriyor.

Erdoğancı sermaye fraksiyonu sahip olduğu İslami geçmiş ve referanslarla kendisini bu alanda en büyük, hatta yegâne aday olarak görmektedir. Dünyanın büyük bir çalkantı ve yeniden şekillenme sürecinde olduğunun farkında olan bu kadro bunun boşluklar ve fırsatlar doğurduğunu hesap etmekte, cüretkâr, girişken, saldırgan olunmadıkça bu fırsatlardan yararlanılamayacağını, hatta eldeki varlığın da kaybedileceğini düşünmektedir. İşçi-emekçi kitleler için buradaki politikanın bir din kardeşliği ve dayanışması olarak algılanması ya da yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi “büyük devlet” olmanın gereklerinden ya da görünümlerinden biri olarak görülmesi bir ideolojik yanılsamadır. Tekrar pahasına vurgulayalım ki bu bir kan ve gözyaşı politikasıdır, tüm ülkelerin emekçileri için felâketler içermektedir.

İşçi-emekçiler açısından öncelikle dikkatimizin içteki gerçek sınıf düşmanımızdan kaymasına ve yanlış hedeflere yönelmesine karşı durmak asli önem taşımaktadır. Dış politika söz konusu olduğunda da sınıf bilinçli işçilere yaraşır şekilde başka ülkelerdeki işçi ve emekçilerin sorunlarıyla dertlenmek, onların mücadeleleriyle coşmak asıl kaygı alanı olmalıdır. Hem ortak sınıf düşmanlarının başka ülkelerde yaptıklarından hem de oralardaki sınıf kardeşlerimizin mücadelelerinden dersler çıkarmak, mücadelemizi zenginleştirmek ve daha da ötesi o mücadelelerle bağlar kurarak birlikte yürümek işçi sınıfının gerçek sınıf çıkarlarının gereğidir.