Dünyamız yüzeyiyle, kutuplarıyla, okyanusları ve atmosferiyle görülmedik bir hızla ısınıyor. Bilimsel araştırmalar, fosil yakıtlara dayalı kapitalist sanayi üretiminin küresel ısınmayı körüklediğini açıkça ortaya koyuyor. Artan sıcaklıklara bağlı olarak gezegenin dört bir yanında yüzey ve yeraltı su kaynakları kuruyor, topraklar nemini kaybederek çoraklaşıyor, yüz milyonlarca insan ve sayısız canlı türü kuraklık tehdidiyle karşı karşıya bırakılıyor. Uluslararası raporlar kuraklığın bölgesel veya mevsimsel bir olgu olmadığını, sanayi devriminden bu yana gözlemlenen en keskin kırılma noktasına gelindiğini gösteriyor.
On yıllar boyunca küresel ısınma gerçeğini inkâr eden burjuvazi, gerçek yadsınamaz hale geldiğinde bu kez suyu bulandırmaya çalışıyor. Sermayenin denetimindeki ana akım medya ve sözde bilim insanları, ekolojik krizi genel bir “insan etkisi” söyleminin ardına gizleyerek sorunu sınıfsal içeriğinden koparıyor, üretimin nasıl örgütlendiğini, hangi kararların hangi kâr hesaplarıyla alındığını daha en baştan tartışmanın dışına itiyor. Benzer biçimde su kaynaklarının tükenişi için de “insan faaliyetleri”, “iklim değişikliği” gibi sınıfsız, adeta faili meçhulleştiren kavramlar kullanılarak sorumluluk yine tüm insanlığa pay ediliyor. Zira meseleyi böyle kabul ettiğinizde çözüm de kolayına bireysel tutum ve tasarruflar oluveriyor. Daha az su tüketin, dişlerinizi fırçalarken musluğu kapatın, kısa duş alın… Oysa tek bir çokuluslu şirketin bir günlük su tüketimi bile binlerce emekçi hanenin yıllık tüketimini aşabiliyor.
Burjuvazinin kalemşorları bu tür sinsi genellemelerle sorunun kökündeki nedenleri perdeleyerek asıl suçluyu kalabalığın içinde görünmez kılmaya çalışmaktadır. Oysa sınıfsal pencereden bakıldığında tablo oldukça nettir. Susuzluk sorunu, esasında üretim faaliyetlerinin kapitalist tarzda, sermaye sınıfının dar çıkarları temelinde örgütlenmesinin bir sonucudur. Temiz enerji kaynakları mevcutken kârı önceleyen fosil yakıtların tercih edilmesi, bunun tetiklediği karbon salımı, ormanların katledilmesi, suyun sınırsızca kullanıldığı tarım, sanayi ve enerji politikaları… Tüm bunlar ekolojik krizi ve bunun bir sonucu olarak kuraklığı büyüten başlıca etkenlerdir. Bu nedenle, meseleyi küresel ısınma ve onu körükleyen kapitalist üretim tarzı çerçevesinde ele almadan sorunun özü kavranamaz.
“Küresel ısınma” kavramı ne anlatıyor?
Bilindiği gibi, dünyamızın iklim dengesi Güneş’ten gelen enerjinin yeryüzü tarafından soğurulması ve bu enerjinin bir kısmının tekrar uzaya salınması arasındaki dengeye dayanır. Atmosferde doğal olarak bulunan sera gazları (karbondioksit, metan vb.), yerden yansıyan ısının bir bölümünü tutarak atmosferin alt katmanlarının aşırı soğumasına engel olur. Bu sayede sıcaklık ve mevsim geçişleri daha dengeli ve yaşama elverişli bir aralıkta seyreder. Buna karşın, sanayi devriminden bu yana kömür, doğalgaz, petrol gibi fosil yakıtların artan ölçekte kullanımı, yanı sıra doğal karbon yutağı olarak bilinen ormanların yok edilmesi, atmosferdeki sera gazlarını arttırmakta ve daha fazla ısının atmosferde hapsolmasına neden olmaktadır.
Uzun dönemli ölçümler sanayi devrimi öncesine kıyasla atmosferdeki sera gazlarının ciddi ölçüde yükseldiğini gösteriyor. Ne var ki, sorun küresel ortalama sıcaklıklar üzerinden öne çıkarılarak bu alanda da bir kafa karışıklığı yaratılmaktadır. Bilimsel hesaplamalara göre dünyamızın ortalama yüzey sıcaklığı sanayi öncesi döneme göre 1-2°C derece arasında artmıştır. Ancak sorunu yalnızca ortalama sıcaklık verileriyle ortaya koymak, tehlikeyi olduğundan çok daha küçük gösterme amacı taşımaktadır. Zira söz konusu değer, yerkürenin yüzeye yakın katmanlarında yapılan ölçümlerin küresel ortalamasını ifade etmektedir. Oysa gezegenimizde biriken fazla enerjinin yüzde 90’ından fazlası, yerkürenin büyük bölümünü kaplayan okyanuslar tarafından emilerek depolanmaktadır. Bu nedenle küresel ölçekte 1°C mertebesindeki bir artış bile, gerçekte gezegenimiz için olağanüstü büyüklükte bir enerji birikimi anlamına gelmektedir.
Nitekim yayımlanan bilimsel raporlar, atmosferde bulunan karbondioksit düzeyinin sanayi devriminden bu yana yüzde 50’den fazla arttığını gösteriyor. Bu artış, atmosferde daha fazla enerji tutulmasına yol açarak gezegenimizin ısınmasına neden olmaktadır. Sıcaklıklar yükseldikçe su kaynaklarındaki buharlaşma hızlanırken, diğer yandan atmosferin taşıdığı nem miktarı artmakta, bu durum yağış rejimlerini düzensiz hale getirmektedir. Bu bakımdan, küresel ısınma kavramı yalnızca sıcaklıkların yükselmesini değil, en genel haliyle iklim sistemindeki enerji dengesinin bozulmasını ifade etmektedir. Aşırı sıcaklar kadar aşırı soğuk hava dalgaları, fırtına ve yıkıcı sağanaklar da bu dengesizliğin bir sonucu olarak kendini göstermektedir. Gezegenin bazı bölgelerinde yağışlar kısa aralıklara sıkışıp şiddetli sağanaklara ve fırtınalara dönüşürken, bazı bölgelerde yağışsız dönemler uzamakta, her iki eğilim de uzun vadede kuraklığı derinleştirmektedir:
“Küresel iklim değişikliği tüm dünyada ani seller, kasırgalar, orman yangınları, buzulların erimesi, okyanuslardaki asitlenme nedeniyle balıkların ölmesi ve kuraklık gibi felâketlerle kendisini gösteriyor. Ani yağışlar yeraltı sularını besleyemediği gibi sel vb. felâketlere yol açarak ciddi zararlar veriyor. Uzun süre yağış olmaması ise önce tarımsal kuraklığa ve ardından hidrolojik kuraklığa yol açıyor. Toprağın yüzeye yakın bölümünde nemini kaybetmesi anlamına gelen tarımsal kuraklık ekilen bitkilerin köklerinin beslenemeyerek ürün veriminin düşmesine, dolayısıyla gıda krizine ve gıda fiyatlarının artmasına yol açarken, yüzey ve yeraltı sularının azalması demek olan hidrolojik kuraklık ise su kıtlığına dönüşüyor.”[1]
Emekçilerin gündemine çoğunlukla su kesintileriyle, barajların doluluk oranı haberleriyle girse de, kuraklığın kendini en belirgin şekilde hissettirdiği ülkelerden biri de Türkiye. Birleşmiş Milletler raporları, küresel ısınmaya bağlı olarak ülke genelinde yeraltı ve yüzey sularının kurumakta olduğunu, toprakların çölleşme eğilimine girdiğini, yağış rejimlerinin dramatik ölçüde değiştiğini gösteriyor. Resmi rakamlar da bu eğilimi doğruluyor. Meteoroloji Genel Müdürlüğü raporlarına göre, 12 aylık verileri içeren 2025 su yılı (yağışlı periyot) yağışları son 52 yılın en düşük seviyesine indi. Ülke genelinde bu dönemde 422,5 mm (kg/m2) yağış kaydedildi. Bu değer, uzun yıllar ortalamasının yüzde 26, geçen yılın aynı döneminin yüzde 29 altındadır. Sıcaklık raporlarına göre ise 2025 Eylül ayı son 55 yılın en sıcak 11. Eylül ayı olarak kayıtlara girdi. Mardin Eylül ayında hiç yağış almadı. Üç aylık 2025 Temmuz-Eylül kuraklık verilerine göre Marmara bölgesinin tamamında orta ve üzeri şiddette meteorolojik kuraklık yaşandı.[2]
Türkiye ile aynı iklim kuşağında yer alan bölgelerde de kuraklığın etkileri yakıcı biçimde hissedilmektedir. Dünya Meteoroloji Örgütü raporlarında Akdeniz’in geniş kesimleri, Kuzey Afrika’nın kıyı kuşağı ve Mezopotamya’yı kapsayan geniş bölgede yağışların uzun yıllar ortalamasının çok altına indiği, yanı sıra sıcaklıkların belirgin biçimde artarak buharlaşmayı hızlandırdığı belirtilmektedir. Kaynaklar ve uydu verileri, özellikle Fas-İran hattı boyunca uzanan su havzalarının önemli bölümünün kurumakta olduğunu gösteriyor. Örneğin, İran’da yer alan ve dünyanın en büyük ikinci tuz gölü olarak bilinen Urumiye gölü geçtiğimiz yaz aylarında neredeyse tamamen kurudu. Yanı sıra Irak’ta, resmi verilere göre 2020 yılında 60 milyar m³ olan ülke su rezervlerinin bugün 4 milyar m³ seviyesinin altına düştüğü tarihsel bir kuraklık dönemi yaşanıyor. Kentlere içme suyu sağlayan barajların da kritik seviyelere düştüğü biliniyor.
Küresel ısınmanın sorumluluğunu tüm insanlığa pay eden egemenler, suyun tükenmesinin sonuçlarını da aynı pişkinlikle emekçilerin üzerine yıkmaktadır. Barajlardaki su oranı azaldıkça pek çok kentte planlı su kesintileri rutinleşiyor. Sanayi bölgelerinin suya erişimde önceliği korunurken, emekçi mahallelerinde günler süren su kesintileri yaşanabiliyor. Milyonlarca emekçi duş, çamaşır, bulaşık gibi en temel gereksinimlerini karşılayamaz hâle geliyor. Yanı sıra sulama imkânlarının daralması tarımda verimi düşürmekte, kırsal geçim kaynaklarını yok etmektedir. İşsizlik, göç, gıda krizi gibi sorunlar emekçileri giderek büyüyen bir geçim krizine sürüklemekte, özcesi su krizinin faturası, suyu hoyratça tüketen kapitalistlere değil yoksul emekçilere kesilmektedir.
Su krizini derinleştiren bir diğer faktör de su kirliliğidir
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız gibi, ekolojik krizin ve kuraklığın başlıca nedeni kapitalist üretim ilişkileri ve onun körüklediği küresel ısınmadır. Ancak bu nesnel durum, tüm dünyada sermayenin ve siyasi iktidarların su krizini daha da ağırlaştıran politikalarını görmemize engel olmamalı. Bunun Türkiye özelindeki boyutuna ilerleyen satırlarda ayrıca değineceğiz. Nitekim dünyanın dört bir yanında su varlıklarımız hızla azalırken, henüz kurumamış olanlar da kirletilmekte ve kullanılamaz hale getirilmektedir. Bu kirliliğin başlıca nedenlerini su kaynaklarına deşarj edilen tehlikeli atıklar ile maden ve enerji sektörlerinin faaliyetleri oluşturmaktadır.
Birleşmiş Milletler raporları, dünya genelinde atık suların yaklaşık yüzde 80’inin herhangi bir arıtım işlemine tabi tutulmadan doğrudan su havzalarına deşarj edildiğini gösteriyor. Bunun da önemli bir kısmını endüstriyel atıklar oluşturmaktadır. Patronların arıtma maliyetinden kaçınmasının sonucu olarak nehirlere, göllere veya yeraltı sularına bırakılan atıklar, sudaki yaşam alanını zehirlemekte, bitki ve canlı türlerinin yok olmasına sebep olmaktadır. Maden ve enerji faaliyetlerinin de su ekosistemleri üzerinde ağır tahribata yol açtığı biliniyor. Madencilik sürecinde toprağa ve yeraltı sularına sızan toksik elementler tüm bir havzanın ekosistemini yüzlerce yıl zehirleyebilmekte, yanı sıra bu faaliyetler için açılan devasa sahalar çok sayıda ormanlık alanın katledilmesine neden olmaktadır.
Günümüzde bu tabloya “yeşil dönüşüm” adı altında pazarlanan ürünlerin ekolojik sonuçları da eklenmiştir. Burjuvazi iklim krizini yeni kâr alanlarına çevirmişken, bu krizi önleyeceği naralarıyla duyurulan her çözüm bir dizi başka sorunu beraberinde getirmektedir. Bunun en ikiyüzlü örneklerinden birini bu dönüşümün bayraktarlığını yapan elektrikli araç endüstrisinde görmek mümkündür. Elektrikli araçlar güya fosil yakıtlardan uzaklaşmanın nişanesi olarak pazarlanırken, bu araçların bataryalarında kullanılan lityumun çıkarılması ve işlenmesi için yapılan madencilik faaliyetleri yeraltı su kaynaklarını zehirlemekte, tarım arazilerini kurutmakta ve bölgedeki ekosistemi geri dönülmez biçimde tahrip etmektedir.
Bu dönüşümün temel dayanaklarından birini de dijital teknoloji alanı oluşturuyor. Burjuvazi uzun yıllardır halkı bu endüstrinin geleneksel imalat sanayilerinin aksine temiz ve çevre dostu olduğu yalanına inandırmaya çalışmaktadır. Bu çarpıtma, sanki dijital üretimin fiziksel dünyada bir karşılığı yokmuş gibi bir yanılsama yaratmaktadır. Oysa cep telefonlarındaki mesajlaşmalardan online platformları dolduran devasa içerik yığınına kadar her bir veri fiziksel olarak muazzam miktarda enerji ve su tüketen devasa altyapılar gerektirmektedir. Bu verilerin işlendiği sistemlere “Bulut” (Cloud) denmesi, zihinlerde sanki havada uçuşan, soyut bir imge gibi canlansa da, bunlar gerçekte temiz su kaynaklarına ve enerji santrallerine göbekten bağlı veri merkezlerinde muhafaza edilmektedir.
Son yıllarda kullanım alanı hızla artan yapay zekâ teknolojileri bu yanılsamanın en güncel araçlarından biri haline getirilmiştir. YZ, insan zihninin dijital bir kopyasıymış gibi idealleştirilerek, ardındaki maddi üretimden koparılmaktadır. Üzerine boca edilen mistik kavramların aksine bu teknoloji sihirle de çalışmaz. Her işlem, son derece gelişmiş binlerce bilgisayarın tek bir bilgisayar gibi çalıştığı devasa veri merkezlerinde gerçekleştirilmektedir. Tıpkı bir dizüstü bilgisayarın yoğun kullanımda ısınması gibi, sürekli çalışan on binlerce sunucunun bulunduğu veri merkezleri de muazzam miktarda ısı üretir. Bu merkezlerin soğutulmasından, burada kullanılan çiplerin üretim ve tedarik sürecine dek her aşamada çok büyük miktarda temiz su tüketilmektedir. Sayıları hızla artan bu tesislerin gerçek su ve enerji maliyetlerinin kamuoyundan gizlendiği bilinse de, şirketlerin kendi raporları dahi toplamda bu merkezlerin her yıl yüzlerce milyar litre su tükettiğini göstermektedir. Yapılan araştırmalar, 2027 yılında veri merkezlerinin tüketeceği toplam su miktarının en düşük tahminle 4,2-6,6 milyar m³ arasında olacağını öngörmektedir.[3] Bu miktar kabaca tüm Türkiye’nin evsel su tüketim miktarına denktir.
Türkiye’de rejimin politikaları su krizini derinleştiriyor
Küresel ölçekte yaşanan tüm bu ekolojik sorunlar Türkiye siyasal ikliminde çok daha yakıcı ve yıkıcı biçimde etkisini göstermektedir. Küresel ısınmanın neden olduğu tahribat, liyakatsizlikle ve sonradan görmeliğin getirdiği açgözlü saldırganlıkla birleşerek su krizini derinleştirmektedir. Anadolu’daki doğal göllerin yarıdan fazlasının son 50 yılda kuraklık veya kirlilik kaynaklı kuruduğu ya da ciddi oranda küçüldüğü görülmektedir.
Rejimin yandaş sermaye gruplarıyla işbirliği içinde yürüttüğü madencilik ve HES faaliyetleri, binlerce yılda oluşan doğal su havzalarını deyim yerindeyse hortumlamakta, ormanlar, kıyılar ve tarım arazileri sermayenin kâr hırsına kurban edilmektedir. Anadolu’nun dört bir yanında dağlar tonlarca dinamitle oyulup parçalanmakta, ormanlar yok edilmekte, toprak, yeraltı ve yüzey suları ağır metallerle, siyanürle vb. onulmaz biçimde kirletilmektedir. Maden atıkları ve zehirli sızıntılar toprağı yaşanamaz, suyu içilemez, havayı solunamaz hale getirmektedir. Bu projelerde ruhsatlandırma ve mahkeme süreçleri sermaye lehine hızlandırılırken, bölge halkının itiraz kanalları fiilen daraltılmakta, yaşam alanlarına sahip çıkmak isteyen emekçiler rejimin kolluk güçlerinin azgın saldırısıyla karşı karşıya bırakılmaktadır.
Rejim, atık yönetimi konusunda da dünyadaki en kötü örnekler arasında özel bir yere sahiptir. Arıtılmamış endüstriyel ve evsel atıklar, tarımsal pestisit ve azot-fosfat yükleri neredeyse hiçbir denetim veya caydırıcı yaptırım olmaksızın su kaynaklarına deşarj edilmektedir. Pek çok örnekte görüldüğü gibi, denetlemekle yükümlü belediyeler dahi kanalizasyon atıklarını arıtmadan denize deşarj edebilmektedir. Su kaynaklarına karışan kirleticiler sudaki oksijeni tüketerek canlı yaşamını ve biyoçeşitliliği yok etmektedir. Marmara denizinde görülen müsilaj örneği, yanı sıra Ergene havzası gibi sanayi bölgelerine yakın havzalardaki su kalitesinin en kötü sınıfa kadar düşmüş olması, sudaki kirliliğin ulaştığı boyutu acı biçimde göstermektedir.
Bu kirlilik yalnızca doğayı değil, halk sağlığını da doğrudan tehdit etmektedir. Dünya Sağlık Örgütü raporları dünyadaki tüm hastalıkların neredeyse yarısının sularla ilişkili olduğunu, sularla bulaşan enfeksiyoz ishallerin tüm dünyada ölüm nedenleri içinde ikinci sırada yer aldığını gösteriyor. Buna karşın, Türkiye’de endüstriyel ve tarımsal atıklarla kontamine olan suların tarımsal sulamada kullanıldığına dair haberler medyada sıkça yer alıyor. Bu durum, başta kanser olmak üzere çok sayıda ciddi hastalığın yaygınlaşmasına zemin oluşturmaktadır. Nitekim sanayi bölgelerinde yürütülen sınırlı akademik çalışmalar, yeni doğum yapan annelerin ilk sütünde ve bebeklerin ilk kakasında ağır metallere ve kanserojen maddelere rastlandığını ortaya koymaktadır. Ne var ki rejim, bu bölgelerde kapsamlı sağlık taramaları yapmak bir yana, çalışma sonuçlarını kamuoyuyla paylaşan bilim insanlarını soruşturma ve cezalarla yıldırmaya çalışmaktadır.[4]
Kapitalizm altında kurtuluş yok!
Rejimin ülke ölçeğinde hayata geçirdiği bu yıkım politikaları, sermayenin küresel düzeydeki çıkar ve yönelimlerinden bağımsız değildir. Dünyamızın hızla ekolojik çöküşe sürüklendiği bu tarihsel momentte, devlet aygıtını arkasına alan sermaye, emeğe ve doğaya yönelik saldırılarını dizginsizce arttırmaktadır. Nitekim geçtiğimiz haftalarda Trump şefliğindeki ABD sermayesi, aralarında BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Karbonsuz Enerji Anlaşmasının da bulunduğu 66 uluslararası sözleşmeden “Amerika’nın çıkarlarına aykırı olduğu” gerekçesiyle çekildiğini açıkladı. Benzer şekilde, artan enerji talebi sebebiyle Avrupa’da ve Çin’de kapatılan birçok kömür santralinin tekrar faaliyete geçtiği biliniyor. Bu tablo, Marksist Tutum’da yıllar evvel dile getirilen “Sermaye Yeşili Sadece Dolarda Sever” tespitinin ne kadar isabetli olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.
“Tüm bunlar, kâr için üretim mantığı hüküm sürdükçe karşı karşıya olduğumuz hiçbir soruna çözüm bulunamayacağını, aksine çözümmüş gibi sunulan her alternatifin insanlığı yeni sorunlarla karşı karşıya bırakacağını gösteriyor. Küresel ısınma sorununda da aynı şey geçerlidir. Bu sorunu tehdit olmaktan çıkarmak için enerji üretimi başta olmak üzere, tarımdan sanayiye, binalardan ulaşıma her alanda çevre dostu üretime ve tüketime geçmek gerekmektedir. Ancak bu, merkezi planlama olmaksızın, silah sanayii başta olmak üzere gereksiz üretim alanları tasfiye edilmeksizin vb. mümkün değildir ve bu doğrultuda adım atılmaya kalkıldığında kapitalist mülkiyet ilişkileri ve ulus devlet engellerine çarpmak kaçınılmazdır. Dolayısıyla küresel ısınmaya karşı mücadelenin kapitalizme karşı mücadeleden soyutlanarak sonuç vermesi olanaksızdır. Bugün kapitalizmi yıkmak kelimenin tam anlamıyla bir ölüm-kalım meselesi haline gelmiştir. Bu sistemi yalnızca milyarlarca işçi ve emekçinin insani koşullarda yaşayabilmesi için değil dünyayı bir bütün olarak yok oluştan kurtarmak için de yıkmak gerekiyor.”[5]
[1] Demet Yalçın, Sermayenin Açgözlülüğü, Kuraklık ve Su Sorunu, 8 Şubat 2021, https://marksist.net/node/7167
[5] İlkay Meriç, Sermaye Yeşili Sadece Dolarda Sever, 19 Temmuz 2017, https://marksist.net/node/5756
link: G. E., Kapitalizm Suyu Yok Ediyor, 22 Şubat 2026, https://marksist.net/node/8708
“Sönmeyen Ateş”
Ukrayna Savaşı Dört Yılı Geride Bıraktı





