Navigation

68. Yılında Hiroşima ve Nagazaki

Kanlı savaşların ardından bu savaşların bir daha yaşanmayacağına dair yeminler edilir. Ya da kanlı faşist darbelerin ardından, insanlığın tarihin sayfalarına karanlık bir leke olarak düşen bu günleri bir daha yaşamayacağı söylenir. Ancak “bir daha yaşanmayacak” denilen olaylar tarihin farklı zamanlarında ve sahnesinde tekrar tekrar ortaya çıkar.

Tüm “bir daha olmaz” sözleri gerçekte yalandan ibaret. Ezenler ve ezilenler olduğu sürece, tarih daima ezenler tarafından tekrar ve tekrar yaşatılan katliamlarla, savaşlarla, kapanmaz yaralarla dolu olacaktır. İnsanların yüreğinde derin yaralar açan günler kahredici bir biçimde yaşandı ve yaşanmaya da devam ediyor. Bundan tam 68 yıl önce, en sıcak Ağustos günlerinde, acısı hâlâ yüreklerde diri duran bir katliam yaşandı. Gri bir toz bulutu Hiroşima semalarını kapladı. Atom bombasının sebep olduğu o bulutun altında, ölen on binlerce insan ve yerle bir olan bir kent vardı. Üç gün sonra bu kez Nagazaki atom bombasının hedefi oldu. O günleri yaşayanlar hâlâ derin bir korku içinde. Kâbus gibi tekrar tekrar hatırlanan ve insanlığın hücrelerine kadar işleyen derin bir korku!

1945 Hiroşima ve Nagazaki

İkinci emperyalist paylaşım savaşının son günlerinde Amerika Hiroşima’ya atom bombası attı. Her türlü ayrıntıyı hesaplayan ABD, Japonların dışarıya çıktığı en yoğun olduğu saati tespit etmişti. Uçaktan atılan nükleer bomba 43 saniye boyunca havadan aşağıya düştükten sonra sayaç ve barometrik okuyucular ateşleme mekanizmasını tetikledi. Böylece 6 Ağustos 1945’te, saat tam 8:15’te Hiroşima’daki tüm saatler durdu. Hiroşima’yı ölüm bulutu sarmış ve altına aldığı her canlıyı bir anda yok etmiş, eritmişti. Atom bombasının etkisiyle on binlerce insan o saniyede yaşamlarını kaybetmişti.

Olayın tanıkları yaşadıkları felâketi şöyle anlatıyorlar: “Pencereden beyaz bir ışık gördüm. Ani bir ışık, magnezyum gibi beyaz bir ışık.” Işığın ardından gelen ateş topu 300 metre genişliğindeydi. “Sırtınızı dönseniz bile şok içinize, beyninize işliyordu. Ve o an cildimdeki her noktanın ısınmaya başladığını hissetmiştim. Sıcak. Kavurucu bir sıcaktı.” Ateş topunun merkezindeki sıcaklık 4 bin santigrat dereceydi. Isı, ışık ve ardından gelen patlama sırasında insanlar bir anda havaya uçup aynı hızla yere çarptılar. Alevler her şeyi, değil insanların kemiklerini, gölgelerini dahi eritti. On binlerce insan o saniye ya buhar oldu ya da kömüre döndü. “Yangın söndüğünde, size dünyanın sona erdiğini düşündürten, tamamen değişmiş, geniş, renksiz bir dünya vardı. Küllerin ortasında felâketin kalıntıları ve kökleri topraktan sökülmüş ağaçlar duruyordu. Bütün şehir yok olmuştu.” Bir hafta boyunca şehre asit yağdı. Bu katliamın ardından Hiroşima’nın ilk beş yıl içerisindeki bilançosu 200 bin ölüydü. On binlerce insan sakat kaldı.

Ama bu kadarı ABD’ye yeterli gelmedi. 6 Ağustostan sadece üç gün sonra Nagazaki’ye de bir bomba atıldı. 40 bin insan o anda hayatını kaybetti. Patlamanın ardından yıllar sonra bile nükleer felâket yüzünden radyasyona bağlı hastalıklar ve yaralanmalar nedeniyle binlerce insan daha yaşamını yitirdi. Bu, ABD’nin iddia ettiği gibi “savaşı bitirmek” için değil adeta Japon halkının kökünü kurutmak için yapılan bir katliamdı. Onlarca yıl sonra bile Hiroşima ve Nagazaki’de doğan her çocuk bu bombanın bıraktığı izleri taşıyor.

Ama bu felâketten ders çıkartılmadı ve nükleer silahlanma yarışı hız kazanarak sürdü. Bugün üretilen nükleer bombalar, Hiroşima’ya atılan bombaların verdiği zarardan binlerce kat daha fazla tahrip gücüne sahip. Emperyalistlerin ellerinde bugün dünyayı onlarca kez yok edebilecek yıkıcı bir güç bulunuyor. Kapitalizmin kâr hırsı dünyayı felâkete sürüklemekten geri durmayacağını gösteriyor.

Silahlanma yarışı son sürat devam ediyor

Hiroşima’dan sonra dünyada nükleer silahlanma rekor düzeye ulaştı. 1986 yılına gelindiğinde nükleer silah sayısı 65 bine yükselmişti ve bu da yaklaşık 1,5 milyon Hiroşima tipi atom bombası miktarına eşitti. İlerleyen yıllarda emperyalist ikiyüzlüler “silahsızlanma” masalını okumaya başladılar. Hemen her “silahsızlanma” kararının ardından da silahlanmaya daha fazla hız verildi. Çünkü ölümcül silahlara sahip olmak demek daha büyük bir emperyalist güç olmak demektir. Emperyalistler silahı kendi kârları için bir garanti olarak görür, tahrip gücü ne olursa olsun ona sahip olmak isterler. Bu yüzden de emperyalist devletlerin silahlanma harcamaları her geçen gün daha da artmaktadır.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) bu yılın başında yayınladığı bir raporda, 2012 yılında askeri harcamalara ayrılan paranın dünya çapında 1 trilyon 756 milyar dolara ulaştığının tahmin edildiği belirtiliyor. 2003-2012 yılları arasında askeri harcamalar %17 oranında artış gösterdi. Dünya silah ticaretinin %75’i ABD, Rusya, Almanya, Fransa ve Çin’in elinde bulunuyor. Savaş aygıtlarını güçlendirmek için harcanan para dudak uçuklatıyor. Örneğin 2016 yılında ABD’nin savaş filosuna katılacak dünyanın en ölümcül uçak gemisi 14 milyar dolara mal olacak. Amerika’daki yoksul ve evsiz insanların sayısının her geçen gün artmasına rağmen, silahlanmaya milyarlarca dolar ayrılıyor.

2013 yılının başında ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, Pakistan, Hindistan ve İsrail’in aralarında bulunduğu 8 ülkede 4 bin 400 kullanıma hazır nükleer silah var. Bunların 2 bini yüksek alarm düzeyinde ateşlemeye hazır tutuluyor. Aktif ve aktif olmayan biçimde depolanmış, söküm için duran el değmemiş nükleer başlıkları da hesaba katıldığında, bu 8 ülkenin elindeki nükleer silah sayısı 17 bini aşıyor. Nükleer silahlara sahip devletlerin cephanelikleri ve bu silahların kapasiteleri hakkında doğru bilgiye ulaşmak oldukça zor. Bu yıl içerisinde Çin, Pakistan ve Hindistan nükleer silah stoklarını ve füze kapasitelerini arttırırken, İngiltere, Fransa, ABD ve Rusya ise ellerindeki nükleer silahları modernize etme yoluna gittiler. Aslında silahsızlanma dedikleri şey, miadı dolanların yerine yenilerini üretme, eski model olanları da yenilemeden ibarettir.

Seyreltilmiş uranyum ölüm saçıyor

Her ne kadar kapitalist devletler, “nükleer silahsızlanma” anlaşmaları yoluyla nükleer silah kullanımına son vermeyi hedefledikleri izlenimini verseler de, hem nükleer silahların çoğu yerli yerinde durmakta hem de bunlara “seyreltilmiş uranyum”lular gibi yenileri eklenmektedir. Balkanlar’da, Irak’ta ve Afganistan’da yürütülen emperyalist savaşlarda kullanılan ve on binlerce insanı katleden seyreltilmiş uranyumlu füzelerin ve bombaların haddi hesabı yoktur.

1991 yılında ABD’nin Çöl Fırtınası adını verdiği Birinci Körfez Savaşının sonucunda 35 bin insan öldü ve 75 bin insan yaralandı. Pentagon’un Seyreltilmiş Uranyum Projesi’nin eski başkanı Dr. Doug Rocke’nin yaptığı açıklamalar, 1991 yılından ABD’nin Irak’tan çekilmeye başladığı bugüne kadar (ki hâlâ tamamıyla terk edilmiş değil) Irak’ta kullanılan nükleer silahların yaptığı etkileri şöyle anlatıyor:

“Pentagon, savaşta kesin etkili silahları kullanmaya karar verdi. Öncelikle bir Abrams tankının ateşlediği her bir uranyum ünitesinin, 4,5 kilo katı uranyum içerdiğini bilmek gerekir. Buna Plütonyum, Neptünyum ve Amerikyum da katılmıştır. Mermi düştüğünde uranyumun yaklaşık yarısı ince bir toz haline gelip yayılır. 4500 gramın 2200 ya da 2300 gramı toz olarak yayıldığında çevredeki insanlar tarafından solunur ve vücuda girer. O zaman hem metal zehirlenmesi, hem de vücuttaki radyolojik etkiler yüzünden her türlü ciddi sorun ortaya çıkar. En belirgin olanı sanki ağır bir bronşit geçiriyormuşsunuz gibi zor nefes almaktır. Solunum sisteminiz uranyumdan etkilenir, rahat soluk alamazsınız ve solunum sisteminizde her türlü ciddi zarar oluştuğunu fark edersiniz. Kendimde ve herkeste hemen fark edilen bir başka ciddi etki de feci döküntülerdir. Bir litre ağır toksik metal yemişsiniz gibi döküntü olur.”

Irak şu an toksik bir çöplük durumunda. Uranyum, solunum sistemiyle birlikte göz ve sinir sistemiyle ilgili bozukluklar ve kansere de neden oluyor. 1991 yılında Körfez Savaşına katılmış Amerikan askerlerinin bile her ay 140’ı kanser nedeniyle ölüyor.

ABD Savunma Bakanlığı ve BM yalnızca 2003 Mart ve Nisan aylarında 1100 ilâ 2200 ton arasında seyreltilmiş uranyum içeren silah kullanıldığını açıkladı. Irak’ta kullanılan uranyumun yarattığı radyoaktif atığın temizlenmemesi nedeniyle hem Irak halkının hem de nesiller boyunca doğacak çocukların DNA’ları bozuluyor. Irak’ta doğan çocukların çoğunluğu kan kanseri hastası ya da sakat olarak dünyaya geliyor. Benzer şekilde Irak topraklarının üzerinde yetişen her şey çürüyor. Toprağın temizlenebilmesi için milyonlarca yıl gerekiyor.

1990’ların başında Yugoslavya bölündü, ardından 1995’te Bosna’da Serebrenitza katliamı gerçekleştirildi. 8 bini aşkın Boşnak vahşi bir şekilde katledildi. Üç yıl süren savaş içerisinde 300 bin insan daha hayatını kaybetti. NATO ve BM sözümona “savaşı durdurmak” ve “katliamı önlemek” amacıyla savaşa müdahil oldu. NATO, Boşnakları korumak yerine, zulümden kaçanları Sırp kasabının eline teslim etmişti. Bosna’da bu savaş sırasında 10 bin adet seyreltilmiş uranyum mermisi kullanıldı. 1998-1999 yıllarında ise bağımsızlığını isteyen Kosovalılara karşı Sırpların saldırısı başlamış, Mart 1999’da NATO hava harekâtına girişmişti. NATO bu harekât sırasında 30 bin seyreltilmiş uranyum mermisi kullandı. Kullanılan silahlar arasında zırhlı askeri araçlara yönelik bombalar da yer aldı. Afganistan, Somali ve birçok bölgede yaşananlar, savaşların çok daha yıkıcı şekilde sürdürüldüğünü gösteriyor.

Emperyalist devletler son model savaş aygıtlarını üretirlerken, Nazım Hikmet’in şu satırları geliyor insanın aklına: “62 yılında 2 avcı uçağını sofraya koysak çevirsek ete, ekmeğe, şaraba, salataya 40 milyon insan doyasıya yer içer 40 milyon kediye de artar ekmekten etten.” 1962 yılında 2 savaş uçağıyla 40 milyon insan doyuyor idiyse, bugün çok daha fazla insan doyar ete, ekmeğe. Ancak emperyalistler, modern savaş aygıtlarıyla işçi sınıfına daha fazla savaş, daha fazla kan banyoları hazırlıyorlar. İşçi sınıfı, kapitalizmi savaşlarıyla birlikte yok etmeden bu kara bulutlar üzerimizden dağılmayacak, bu felâketler son bulmayacak.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 101, Ağustos 2013