Navigation

“Büyük Felâket”in Failleri Bugün de İşbaşında

Osmanlı egemenlerinin İstanbul’da 235 Ermeni aydını ölüme göndermek üzere tutukladıkları 24 Nisan 1915 tarihi, yüz binlerce Ermeninin katledilmesiyle sonuçlanan sürecin de başlangıcı kabul ediliyor. 24 Nisanlar bu yüzden Ermeni halkı için özel bir anlam taşıyor. Anadolu’yu kana bulayan bu büyük kıyımdan canını kurtarıp dünyanın dört bir tarafına dağılan Ermenilerin çocukları, torunları, tarihin gördüğü en kanlı kıyımlardan biri olan bu “büyük felâket”i lanetlemek ve hayatlarını kaybedenleri anmak üzere 24 Nisanda çeşitli törenler yapıyorlar. Ecdatları eli kanlı Osmanlı egemenleri olan TC egemenleriyse, var güçleriyle bu insanlık suçunu inkâra devam ediyorlar. Abdülhamit’ten İttihat Terakki’ye, Kemalizmden AKP’ye birbirine zıt siyasi uçların temsilcileri, bu konuda domuz topu gibi birleşiyorlar. Bir milyona yakın Ermeninin katledilmesini, “gerçekleştirilmek zorunda kalınan bir tehcirin arzu edilmeyen sonuçları” olarak açıklayıp politik sorumluluk üstlenmemeye dayanan bu yaklaşım, aradan geçen yüz yıla rağmen değişmez bir devlet politikası olarak varlığını koruyor.

Osmanlı egemenlerinin İstanbul’da 235 Ermeni aydını ölüme göndermek üzere tutukladıkları 24 Nisan 1915 tarihi, yüz binlerce Ermeninin katledilmesiyle sonuçlanan sürecin de başlangıcı kabul ediliyor.[*] 24 Nisanlar bu yüzden Ermeni halkı için özel bir anlam taşıyor. Anadolu’yu kana bulayan bu büyük kıyımdan canını kurtarıp dünyanın dört bir tarafına dağılan Ermenilerin çocukları, torunları, tarihin gördüğü en kanlı kıyımlardan biri olan bu “büyük felâket”i lanetlemek ve hayatlarını kaybedenleri anmak üzere 24 Nisanda çeşitli törenler yapıyorlar. Ecdatları eli kanlı Osmanlı egemenleri olan TC egemenleriyse, var güçleriyle bu insanlık suçunu inkâra devam ediyorlar. Abdülhamit’ten İttihat Terakki’ye, Kemalizmden AKP’ye birbirine zıt siyasi uçların temsilcileri, bu konuda domuz topu gibi birleşiyorlar. Bir milyona yakın Ermeninin katledilmesini, “gerçekleştirilmek zorunda kalınan bir tehcirin arzu edilmeyen sonuçları” olarak açıklayıp politik sorumluluk üstlenmemeye dayanan bu yaklaşım, aradan geçen yüz yıla rağmen değişmez bir devlet politikası olarak varlığını koruyor.

Hakikatlere gözlerin kapatılmasını isteyenler, “asıl katledilenler Müslümanlardı” türünden çarpıtmalarla üste çıkmaya da çalışıyorlar. Bu politikayı ifrada vardırma “şerefi” ise “Abdülhamit Han”ı şanlı ataları olarak kabul edip onun yolundan yürümeye and içen AKP’li egemenlere ait. Hükümet geçtiğimiz yıl, Ermeni soykırımının yüzüncü yıldönümü vesilesiyle Ermenistan’da dünya liderlerinin katılımıyla yapılacak anma törenlerinin özellikle Türkiye’de yankı bulmasını önlemek maksadıyla, Çanakkale törenlerini Mart ayından 24 Nisana kadar uzatmıştı. Bu yıl işin şov boyutu geçtiğimiz yılki ağırlıkta değil, ancak inkârda ısrara aynen devam ediliyor. AKP hükümetinin, son olarak, Ermeni soykırımına atıfta bulunduğu gerekçesiyle AB raporunu “yok hükmünde” saydığını ilan etmesi de bunun göstergelerinden biridir.

Geçtiğimiz haftalarda Azerbaycan’la Ermenistan arasında patlak veren çatışmaları bir yandan milliyetçiliği kışkırtmanın, öte yandan Ermenilere yönelik ırkçı nefreti körüklemenin aracı haline getirmeye çalışan devlet ricalinin, Ermenilere yönelik aşağılayıcı, suçlayıcı ifadelerinin de ardı arkası kesilmemektedir. Sayıları birkaç on bine kadar inmiş olan Anadolu Ermenilerinin sesi soluğu çıkmamasına rağmen, Türk egemenler, Ermenileri, ırkçı söylemlerle ve bilinçaltına kazımaya çalıştıkları gerçekdışı bağlantılarla Türk halkına düşman belletmeye çalışıyorlar. Ermenilerle yeni “düşman”ların adlarının birlikte zikredilmesi, aslında nefretleri her iki tarafa da çekmek için yapılan çift yönlü bir ideolojik operasyondur. Örneğin Davutoğlu’nun geçtiğimiz haftalarda Bingöl’de yaptığı konuşmada, PKK’den söz ederken “Ermeni çeteler gibi Rusya’yla işbirliği yapıyorlar” demesi ya da Erdoğan’ın ABD gezisinde, düşman ilan edilen “bölücü terör örgütü” ve “paralel ihanet çetesi”yle birlikte “Ermeni çeteler”i de telaffuz etmesi, sözünü ettiğimiz operasyonun bir parçasıdır. Yeni Akit denen gazete kılıklı faşist bültenin, barış bildirisine imza atan akademisyenler için sarf ettiği şu ifadeler de bunun tipik bir örneğini oluşturmaktadır: “Kamuoyuna açıkladıkları ihanet bildirisiyle devlete kin kusan ve açıkça PKK propagandası yapan mandacı akademisyenlerin kimisi Ermeni aşığı, kimisi eşcinsel sempatizanı, kimisi ise azılı din düşmanı çıktı.”

Egemenlerin sıkıştıkları her dönemde dış ve iç düşmanlar yaratmaya, tarihsel analojilerle bunu güçlendirmeye ve milliyetçilikle zehirledikleri halk kitlelerini bu sayede peşlerine takıp iktidarlarını korumaya çalıştıklarını biliyoruz. Bugün iktidarda olanlar da aynı şeyi yapıyorlar. Yüz yıldır Türk halkının zihnine nakşedilmiş olan “hain Ermeni” mistifikasyonunu sürekli diri tutmaya, iç ve dış düşman ilan edilenlerin adını “Ermeni dölü”, “Ermeni uşağı” sıfatlarıyla birlikte anarak “düşman”lığı körüklemeye çalışıyorlar.

1915’te Ermeni halkını kıyımdan geçiren Osmanlı egemenleri, “mız çıkaran” gayrimüslimlerden kurtulmak ve Müslümanlık-Türklük temelinde homojenleştirilmiş bir Anadolu yaratmak istiyorlardı. 1923’te kurulan TC, bu tekçi anlayışın ulus-devlet halinde cisimleşmesi oldu. Bugün bu anlayış, “tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” şiarını dilinden düşürmeyen Erdoğan ve AKP tarafından aynen devam ettirilmektedir. Bir zamanlar Ermenilere tarifsiz acılar yaşatanlar, bugün de “yurdumuzu zayıf düşürerek bölmek isteyen dış güçlerin maşası olmakla” suçladıkları Kürtleri hedef tahtasına oturtmuşlardır. Hrant’ın dostluk çığlığını kalleşçe susturmaya çalışanlarla, dokuz yıl sonra bu kez barış çığlığı yükselten Tahir Elçi’yi katledenler aynı geleneğin tetikçileridir ve siyasi linç operasyonları genişleyerek devam etmektedir.

Bugün dünyanın gözü önünde yüz binlerce Kürt zorunlu göçe maruz bırakılabiliyor, yaşadıkları kentler tarumar edilebiliyor, katliam tüm vahşetiyle devam edebiliyorsa, bilinmelidir ki bunda, muktedirlerin bu topraklarda gerçekleştirdikleri katliamların hesabını vermeksizin egemenlik sürebilmiş olmalarının büyük bir rolü vardır. Bu hesap sorulmadığı müddetçe, birinin “ya baş eğeceksiniz ya baş vereceksiniz” sözlerini, ötekinin “taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmayın” şirretliği takip edecektir. Bu hesap sorulmadığı müddetçe, birileri olanca rahatlıklarıyla çıkıp “toprak uğrunda ölen varsa vatandır, yoksa tarladır tarla” diyerek açıkça daha fazla kan diye bağırmaya devam edeceklerdir. Yani bu hesap sorulmadığı müddetçe, halkların başına daha nice belâlar yağdırılacağı açıktır.



[*] Ayrıntılı bilgi için Deniz Moralı’nın Marksist Tutum’da yayınlanan şu iki yazısına bakınız: Ermeni Sorunu: Gerçekler Direngendir (24 Nisan 2005) ve Ermeni Soykırımı 100. Yılında (29 Nisan 2015)