Navigation

Tarihten Hatırlamak: Hitler Faşizminin Kurumsallaşma Süreci

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Geçmişte gerek Mussolini İtalyası’nda gerekse Hitler Almanyası’nda meclislerin kapısına kilit vurulmamıştı. Fakat faşist rejimin yöneticileriyle doldurulan bu meclislerin hiçbir işlevi kalmamıştı. Hitler, başbakanlık koltuğuna oturur oturmaz tertiplediği olaylarla olağan parlamenter süreçleri işlemez hale getirmiş ve topluma korku atmosferini egemen kılarak seçimlerden galip çıkmıştı. İktidara yerleşen faşizm, başvurduğu plebisitlerle güya gücünü halktan aldığını göstermekten de geri durmamıştı.

Dünya ölçeğinde toplumsal ve siyasal yaşama olağanüstü koşulların damgasını bastığı bir süreçten geçiyoruz. Kapitalizmin içinde debelendiği derin ekonomik kriz, sistemin istikrarsızlaşması, savaş, egemen sınıf içindeki çatışmalar, burjuva parlamenter rejimlerin her geçen gün daha fazla kabuğa dönüşmesi ve otoriter rejimlerin yükselmesi! Kapitalizmin tarihsel çıkışsızlığı sistemin olağan mekanizmalarını işlemez hale getirirken ve otoriter rejimler yaygınlaşırken, tam da bu sürecin bir ifadesi olarak siyasal gericileşme dünya ölçeğinde derinleşiyor.

Böylesi dönemlerde yaşanan gelişmeleri anlayabilmek için tarihteki örneklere bakmak yararlı olacaktır. Hatırlayalım, geçmişte gerek Mussolini İtalyası’nda gerekse Hitler Almanyası’nda meclislerin kapısına kilit vurulmamıştı. Fakat faşist rejimin yöneticileriyle doldurulan bu meclislerin hiçbir işlevi kalmamıştı. Hitler, başbakanlık koltuğuna oturur oturmaz tertiplediği olaylarla olağan parlamenter süreçleri işlemez hale getirmiş ve topluma korku atmosferini egemen kılarak seçimlerden galip çıkmıştı. İktidara yerleşen faşizm, başvurduğu plebisitlerle güya gücünü halktan aldığını göstermekten de geri durmamıştı.

Hitler’in “son seçimi” ve plebisitleri

Almanya 1918’den 1933’e kadar ciddi toplumsal ve siyasal krizlerle sarsıldı. Bu krizlerin devrimci temelde çözülememesi karşı-devrim seçeneğini adım adım güçlendirdi ve nihayetinde Hitler 30 Ocak 1933’te Cumhurbaşkanı tarafından başbakanlığa atanarak iktidar koltuğuna oturdu. Fakat Milliyetçi Parti ile birlikte hükümeti kuran Naziler kabinede azınlıktaydılar; onlara yalnızca üç bakanlık verilmişti. Ayrıca her iki partinin vekil sayısı parlamentoda çoğunluğu elde etmeye de yetmiyordu. Başka partilerin de desteği gerekiyordu. Yani Hitler iktidara yalnızca adımını atmıştı ve faşizmin bütünüyle iktidara yerleşmesi ve kurumsallaşması için daha yapılması gereken çok şey vardı. Bu dönemde Almanya’da siyasal ve toplumsal olayların akışı baş döndürücüdür. 1933 yılının Şubatı ile Temmuzu arasında, çok kısa bir zaman zarfında faşizm, kurduğu komplolar ve toplum üzerinde estirdiği terör fırtınası eşliğinde iktidara yerleşti ve kurumsallaştı.

Hitler’in, kendisine verilen üç bakanlıkla ülkeyi yönetmesi, parlamentoyu kontrol altına alması, burjuvazinin siyasal ve toplumsal alandaki krizini çözmesi imkânsızdı. Zaten onun amacı da devletin gücünü kullanarak mutlak bir çoğunlukla iktidara oturmak ve devleti ele geçirerek faşist temelde yeniden örgütlemekti. Nitekim başbakanlığa adımını attığının ertesi günü, peş peşe komplolar örgütlemeye başladı. İlk iş olarak Naziler, bir hükümet krizi yaratarak rakiplerini oyuna getirdiler ve birkaç gün içinde, 5 Martta seçime gidilmesi kararını aldırdılar. Hedef, her alanda terör estirerek kitleleri faşizmin arkasına yığmaktı. Özellikle 1929’da dünya ölçeğinde gerçekleşen ekonomik çöküş Almanya’daki ekonomik, siyasi ve toplumsal bunalımı daha da derinleştirmiş ve burjuvazi Bonapartist nitelikte bir rejime işlerlik kazandırmıştı. Şimdi Hitler, devletin imkân ve gücünü de kullanarak faşizmi tırmandıracaktı. Meşhur propaganda bakanı Goebbels, 1933’te Hitler’in başbakan olması vesilesiyle devletin geniş kaynaklarının Nazilerin eline geçmesi üzerine, 3 Şubatta şöyle diyordu: “Artık savaşmak kolay. Çünkü devletin bütün imkânlarından yararlanabiliriz. Radyo ile basın elimizde. Ortaya bir propaganda şaheseri çıkaracağız. Ve bu sefer parasızlık çekilmeyecek elbette.”[1] Krupp’un da aralarında bulunduğu kapitalist tekeller ise, kesenin ağzını açmış ve Hitler’in seçimleri kazanması için büyük kaynaklar aktarmışlardı. Krupp dâhil büyük kapitalistlerle görüşen Hitler, önlerinde son bir seçim olduğunu söylüyor ve “sonuç ne olursa olsun dönüş yok” diyordu.[2]

Hitler’in başbakanlığı altındaki Kahverengi Gömlekliler, hayatın her alanında terör estirmeye başladılar. Başta komünistler olmak üzere işçi liderlerine, sosyalistlere saldırdılar ve onlarca kişiyi katlettiler. Komünistlerin toplantıları ve basın-yayın araçları yasaklandı. Amaç tam anlamıyla kitle pasifikasyonu yaratmaktı. Komünistlerin ülkeyi krize sürüklediği propagandası eşliğinde komünistler ile işçi kitleleri arasındaki bağlar gevşetilmek, kitleler pasifize edilmek ve toplum faşist rejime mecbur bırakılmak isteniyordu. Bir taraftan toplum faşist terörle korkutulurken, öte taraftan ise binlerce muhalif işten atıldı ve Naziler binler halinde polis teşkilatına yerleştirildi. Prusya içişleri bakanı olan Goering, polise, “devlet düşmanlarına karşı” silah kullanmayı emretmiş ve silah kullanmayanların cezalandırılacağını açıklamıştı.

Naziler, emekçi kitleleri dehşete düşürmek niyetiyle her türlü yalanı kullanmaktan ve gerçekleri çarpıtmaktan geri durmuyorlardı. Meselâ 24 Şubatta Komünist Partinin Berlin’deki merkezi basılarak, zaten her gün sokaklarda dağıtılan, duvarlara asılan bildiri ve afişlere el kondu. Fakat bu propaganda ve ajitasyon malzemeleri komünist bir komplonun, bir darbenin “belgeleri” olarak sunuldu. Faşist hareket önemli ölçüde sivil kitle desteği kazanarak örgütlü bir güce kavuşmuş olsa da, sosyal demokrat ve komünist partilerin aldığı oy oranının hâlâ 11 milyonu aştığı, sendikaların henüz gücünü koruduğu koşullarda bu tür yalan ve çarpıtmaların alevleri kalıcı olmuyordu. Naziler için toplumu derinden sarsacak ve iktidar gücünün şimşek hızıyla Hitler’de toplanmasına meşruiyet sağlayacak bir “büyük olay” gerekliydi. Nitekim Naziler kendi amaçlarına ulaşmak amacıyla 27 Şubatta parlamento binasını (Reichstag) yaktırdılar.

Reichstag’ı yaktıran Naziler ve Hitler, şimdi büyük faşist saldırının gerekçesini de bulmuşlardı. Dört bir taraftan, devletin ve basının tüm gücünü kullanarak yangını komünistlerin üzerine yıktılar. Naziler toplu halde uluyorlardı: “İşte komünist ihtilali başlıyor! Bir dakika bile bekleyemeyiz. Acıma yok. Her komünist bulunduğu yerde öldürülecek. Bütün komünist milletvekilleri hemen bu gece sallandırılacak.” Reichstag yangınıyla birlikte “komünist komplo”nun ispatlandığı söyleniyordu. Kitleleri serseme çevirmek için uydurulan senaryo alabildiğine dramatik ve sarsıcı bir şekilde sunuluyordu. Hükümet bildirisinde şöyle deniliyordu: “Hükümet binaları, müzeler, büyük binalar, başlıca fabrikalar yakılacaktı… Kadınlarla çocuklar terörcü grupların önüne katılarak götürüleceklerdi. Reichstag yangını kanlı bir ayaklanmanın ve iç savaşın işareti olacaktı. O gün artık bütün Almanya teker teker insanlara karşı, özel mülkiyete karşı, barışsever halkın hayatına karşı girişilmiş terörcü hareketlerle dolmuş ve genel bir iç savaş başlamış olacaktı.”[3]

Örgütsüz kitleler dehşete ve korkuya sürüklenirken, siyasal arenada doğan kaosu fırsata çeviren Hitler, “terörü durdurmak ve kamu düzenini sağlamak için” Cumhurbaşkanından olağanüstü yetkiler istedi. Böylece Hitler, 28 Şubatta “Halkın ve Devletin Korunması” adıyla cumhurbaşkanına bir kararname imzalattı. Kararnamede şöyle deniyordu: “Kişi özgürlüğü, fikirlerin serbestçe açıklanma hakkı, aynı zamanda basın özgürlüğü üzerine sınırlar konulması; toplantı ve dernek kurma haklarının sınırlandırılması; posta, telgraf ve telefon muhabereleri [haberleşme] gizliliğinin kaldırılması; ev arama izinlerine, müsadere ve mülkiyet sınırlamalarına, aksine sarahat olmadıkça, kanunî sınırların ötesinde de müsaade edilmiştir.”[4] Bu kararnamenin bir diğer önemli yanı ise, hükümete, gerektiğinde federal devletlerin bütün yetkilerini üzerine alma hakkı verilmesiydi. Elbette Hitler, bu fırsatı kaçırmayacak ve günü geldiğinde gerekeni yapacaktı. Parlamento binasını yaktırarak kendi siyasal çıkarı için kriz yaratan Hitler, böylece diktatoryal yetkilerle donanarak tüm burjuva devlet mekanizmasının ve toplumun üzerine çıkıverdi.

30 Ocakta Hitler başbakan olduğunda devlet mekanizması üzerinde yeterli güce sahip değildi; elde ettiği üç bakanlıkla parlamentodan yasa çıkartamayacağı gibi, devlet mekanizmasını gerçek anlamda kontrol de edemezdi. Fakat şimdi eline muazzam bir güç geçirmişti ve bunu “tanrının rahmeti” olarak değerlendiriyordu. Reichstag yangını sayesinde Hitler diktatoryal yetkilerle kuşanmış, faşizmin iktidarı bakımından büyük bir dönemeç alınmış, faşizm iktidar koltuğuna oturmuştu. Nitekim Reichstag yangınının ardından faşist saldırganlık kelimenin gerçek anlamında dizginlerinden boşanmaya başlamıştı. Aralarında milletvekillerinin de olduğu binlerce kişi tutuklanırken, bütün caddeler Nazi flama ve afişleriyle dolduruluyor, kamyonlar dolusu faşist çete caddelerde dolaşıyor, gürültü yapıyor, evlere girerek insanları topluyor ve SA kışlalarına götürerek işkence yapıyordu. Devlet radyosu ise Hitler konuşmalarını Almanya’nın dört bir tarafına ulaştırarak faşist propagandanın yayılmasını sağlıyordu. Estirilen terör ve büyük propaganda kampanyası eşliğinde gidilen 5 Mart 1933 federal seçimlerinde Naziler, oylarını beş buçuk milyon arttırarak 17 milyona çıkardılar ve toplam oyların yüzde 44’ünü alarak birinci oldular.

Hitler’in oyların yüzde 44’ünü aldığı bu seçimlerde Sosyal Demokratlar 7 milyon oyla ikinci parti olurken, Komünist Parti 4 milyon 848 bin oy almıştı. Fakat bu sonuçlar, olağan parlamenter sistemin devamı bakımından bir garanti oluşturmuyordu. Zira gerçekte faşizmin iktidara oturduğu tarih 5 Mart seçimleri değildi. Reichstag yangınıyla iktidara oturan faşizm, kendi iktidarını burjuva muhalefete, tekelci sermayeye, devlet güçlerine ve toplumun önemli bir kesimine kabul ettirmişti. Dolayısıyla iktidardaki faşizmin, 5 Mart seçim sonuçlarını dikkate alarak olağan parlamenter sistemin işleyişi içinde kalmayacağı çok açıktı. Ne var ki faşizmin karşısında hâlâ milyonlarca işçinin üyesi olduğu sendikalar, milyonlarca insanın oy verdiği sosyal demokrasi ve komünistler vardı. Dolayısıyla yapılması gereken, bölünmüşlük durumunu bir an önce terk etmek ve parlamenter sistemin fiilen işlemediğini kavrayıp faşizme karşı birleşik kitlesel bir mücadele yükseltmekti. Ancak ne yazık ki milyonların desteğini alan bu partiler, sonuçları insanlık tarihi açısından son derece acılı olan bir körlükle ve akıl tutulmasıyla tutum aldılar. Sanki ortada olağanüstü bir durum yokmuş ve sanki tüm eski dengeler kökten değişime uğramamış gibi öldürücü bir atalete teslim oldular; parlamento dışı birleşik ve kitlesel mücadele seçeneklerini gündemlerine almadılar. Bu yüzden eli rahat olan Hitler 1933 seçimlerinden hemen sonra, parlamenter sistemi fırlatıp bir kenara atmak üzere harekete geçti. Öncesinde ise 80 komünist milletvekili ya tutuklandı ya da Meclis’e sokulmadı.

Böylece 23 Martta “Halkta ve Almanya’daki Sıkıntının Kaldırılmasına Dair Kanun”la Hitler’e tanınan yeni yetkilerle onun diktatörlüğü parlamento tarafından da onaylandı. Beş maddeden oluşan bu kanunla parlamento, kendi fiili varlığını da ortadan kaldırmış oluyordu. Yasama yetkisi, bütçenin denetimi, yabancı devletlerle yapılacak anlaşmaların onayı ve anayasada değişiklikler yapma yetkisi parlamentodan alınarak bakanlar kuruluna, yani Hitler’e veriliyordu. Aynı yasa, kabinenin çıkartacağı kanunların başbakan tarafından hazırlanmasını ve daha da önemlisi bunların anayasaya aykırı olabileceğini de kabul ediyordu. Bu yetkilerle donanan Hitler, Almanya’nın tarihine damgasını basan federal işleyişe son verdi. Bütün eyalet devletlerinin parlamentoları dağıtıldı ve bunların bağımsız yetkileri merkezi hükümete devredildi. Eyaletler, valiler üzerinden içişleri bakanlığına bağlandı. Böylece Almanya, Hitler’in faşist rejimi altında, üniter bir devlete dönüştürülmüş oluyordu.

Burada, iktidara yükselen ve kurumsallaşan faşizme dair önemli bir noktaya dikkat çekmek lazım: Elif Çağlı’nın altını çizdiği üzere, “Faşizm iktidara geldiğinde baştan aşağı yeni devlet aygıtları oluşturmaz. Burjuva devletin baskı aygıtlarını, işçi hareketini ve devrimci mücadeleyi toptan ezecek biçimde yeniden örgütler, tahkim eder. Faşist iktidarların kurulduğu olağanüstü koşullarda, düzen güçlerinin egemen sınıf içindeki çeşitli gerilimlerin siyasal alanda yansımasını bulmasına da tahammülü yoktur. Zira burjuva mahiyetteki bir muhalefet hareketi bile olağanüstü rejimde bazı gedikler açıp işçi ve emekçi kitlelerin muhalefetinin buralardan sızması riskini taşır. O nedenle faşizm koşullarında tam anlamıyla totaliter bir iktidar yapılanması oluşturulur ve faşist iktidar başka hiçbir odağa siyasal yetki göçertmemek üzere devlet organlarını yekpare bir blok gibi biçimlendirir.

“Faşist diktatörlük, parlamenter rejimde geçerli olan kuvvetler ayrılığı ilkesini, parlamentosu ve siyasal partileriyle birlikte bir kenara fırlatıp atar ve her türlü siyasal erk kaynağını, yasamasından yargısına kendi yürütme tekelinin sultası altına sokar. Faşist diktatörlüğün bizzat kendisi itaat edilmesi gereken yasadır. Onun kendini, toplumun çeşitli kesimleri tarafından onaylanmış bir yasaya, anayasaya uydurma zorunluluğu yoktur.”[5]

Nitekim parlamenter işleyişe son verildikten sonra, faşizm her alanda hızla kurumsallaşarak en yüce otorite haline geldi. Tüm devlet birimleri, muhalefetin önemli bir gücünün olduğu okullar, üniversiteler, medya ve kültür kurumları hızla Nazileştirildiler. Eğitim sisteminden günlük ilişkilere kadar, siyasal ve toplumsal yaşamın her alanında faşizm egemen hale geldi. 1 Mayıs’ı “Milli Emek Günü” ilan eden ve bizzat devlet eliyle devasa bir gösteri örgütleyen, sendikacıları uçaklarla Berlin’e taşıyan Hitler; önce her şey normalmiş duygusu yarattıktan ve işçi sınıfına Nazizmin üstünlüğünü propaganda ettikten sonra, ertesi gün büyük bir taarruz başlattı. Bütün sendikalar basıldı ve işgal edildi. İşçi sınıfının örgütsel varlığını dağıtan faşist rejim, komünist ve sosyal demokrat parti ve örgütleri ezdi. Bununla da yetinmeyerek milyonlarca işçiyi kucaklayan sendikaları kapattı. Toplu sözleşme hakkı işçi sınıfının elinden alındı ve işçiler, zorla, devlet tarafından kurularak Nazi Partisine bağlanan Alman Emek Cephesine üye yapıldılar. Naziler, daha sonra tüm partileri yasakladılar. 14 Temmuzda çıkartılan bir kanunla, artık Almanya’nın tek partisinin Nasyonal Sosyalist Parti olduğu, diğer partilerin varlıklarını sürdürmelerinin veya yeni bir parti kurulmasının suç olduğu ilan ediliyordu.

Hitler’in başbakanlık koltuğuna oturması için büyük rol oynayan Milliyetçi Parti dâhil tüm partiler kapatıldıktan ve muhalefet ezildikten sonra, faşist paramiliter güçlerin toplumu sindirdiği ve tümüyle faşist devletin denetiminde olan referandumlar gerçekleştirildi. “Devletin ve milletin kaynaşması”nın tamamlandığı propagandasının yapıldığı bu dönemde, plebisitlerin sonucu da kaçınılmaz olarak, bu kaynaşmaya uygun olacaktı! Bu referandumlardan birincisi, Kasım 1933’te yapıldı. Savaştan yenik çıkan Almanya’nın silahsızlandırılması anlaşmasına karşı çıkan Hitler, Ekim 1933’te Milletler Cemiyetinden çekildi. Avrupa ülkelerinden gelen tepkiler üzerine Hitler, ne kadar demokrat olduğunu ve çekilme kararını halkın nasıl da desteklediğini dünyaya göstermek amacıyla referanduma başvurdu. Bu arada, referandum yapılırken, aynı anda Reichstag seçimleri de yapılacak ve milletvekilleri seçilecekti. Seçime katılabilecek başka bir partinin olmadığı, milletvekili listesini Nazilerin belirlediği bu seçimler faşist devletin denetiminde yapılıyordu. Oyları da Naziler sayıyordu. Lakin Hitler bu duruma rağmen, sanki demokratik bir süreç ve serbest seçimler söz konusuymuş gibi, gürültülü ve büyük bir seçim kampanyası başlattı. Nazi mitinglerine katılmak vatanseverliğin ve rejime bağlılığın bir kıstası haline getirilmişti. Bu seçimlerin ne denli “özgür ve demokratik” bir ortamda gerçekleştiğini şuradan da anlayabiliriz. Hitlerin, referandumdan iki gün önce, 10 Kasımda radyodan yaptığı konuşmayı dinlemek kimi kentlerde zorunlu hale getirilmişti! Meselâ aşağı Saksonya’ya bağlı Northeim’da konuşma boyunca tüm işyerleri kapatıldı ve tüm memurlar kentin en büyük salonunda toplanarak konuşmayı dinlediler. Bütün işyerlerinin camlarına posterler asılması ve evlerden gamalı haçlı bayrakların sallandırılması zorunluluğu getirilmişti. Bir kararda şöyle deniyordu: “NSDAP, herkesin oy kullanma görevini yerine getirmesini sağlamak için sıkı bir kontrol uygulayacaktır. Her oy veren, oyunu kullandıktan sonra sandık başında 5 feniklik bir düğme alacaktır. Şehrin çıkışlarında, demiryolu istasyonlarında ve benzeri yerlerde kontrol noktaları kurulacak ve düğmesini göstermeyen herkese bir vatansever olarak görevi hatırlatılacaktır.”[6]

Doğru oyun nasıl kullanılacağına dair yayınlanan bir talimat ise şöyleydi: “Doğru bir oyun nasıl olduğunu anlamak için okuyunuz. «Hayır»ın altındaki yuvarlak işaretlenmeyecektir. Ve tekrar: SEÇMENLER! DİKKAT! Oyunuzu Hitler’e verdikten ve oy pusulasında «evet»i işaretledikten sonra düğmenizi alacaksınız.”[7] Bu son derece demokratik seçimlerin sonucu doğal olarak yüzde doksanlar oranında “evet”ti. Alman halkı Hitler’e sadakatini göstermişti!

Bir başka referandum ise 19 Ağustos 1934’te yapıldı. 2 Ağustos 1934’te Cumhurbaşkanı Hindenburg’un ölmesi üzerine, bakanlar kurulunun kararıyla cumhurbaşkanlığı ile başbakanlığın birleştirildiği ve Hitler’in devlet başkanlığı ile silahlı kuvvetlerin başkomutanlığını üzerine aldığı açıklandı. Hemen ardından, ordunun Hitler’in şahsına yemin etmesini sağlayan bir kanun çıkartıldı ve ordu buna biat etti. 19 Ağustos 1934’te yapılan göstermelik seçimlerde, sandık memurlarına, geçersiz oyları “evet” saymaları için önceden talimat verilmişti. Her ihtimale karşı sonuçları iktidarın isteği doğrultusunda değiştirebilmek için de önceden hazırlık yapılmıştı. Her sandıkta, seçmen sayısı kadar, önceden hazır edilmiş “evet” oyları bulunuyordu. Kişilerin adına verilen oy pusulaları gizlice numaralandırılmıştı, yani kimin ne oy attığı belirlenebilecekti. İktidara muhalif olan on binlerce insan seçmen kütüklerinden silinmişti. Üstelik bunlar hiç de gizli saklı yapılmıyor, aksine bilinçli olarak kamuoyuna “sızdırılması” sağlanarak kitlelerde korku ve itaat duygusu egemen kılınmak isteniyordu. Nitekim oylama günü, oy vermeyi reddedenler tutuklandı. Nazilerin SA kıtaları oy verilecek yerlerin etrafını kuşatmışlardı ve sokaklarda yürüyüşler yapıyorlardı. Pek çok yerde oy kabinleri kaldırılmıştı ve insanlar açıktan oy vermeye zorlanıyordu ya da SA’lar insanların kabinlerde gizlice oy kullanmasını fiilen engelliyor, kabinlerin üzerine “buraya yalnızca hainler girer” diye yazılar asıyorlardı. Bu ortamda, kayıtlı seçmenlerin yüzde 95’inin sandık başına gittiği ve halkın yüzde 90 oranında Hitler’in tüm iktidarı kendi eline almasını onayladığı açıklandı. İnşa edilen faşist diktatörlüğün son tuğlası da konmuştu.

Bu sonuç üzerine yayınlanan bildiride Hitler, şöyle diyordu: “Almanya’nın bundan böyle nasıl yaşayacağı gelecek bin yıl için artık kesinlikle tayin edilmiştir. On dokuzuncu Yüzyılın Sinir Çağı bizimle kapanmış bulunuyor. Artık gelecek binlerce yıl içinde Almanya’da başka hiçbir ihtilal olmayacaktır.”[8] Hitler’in bu sözleri son derece tanıdıktır: Tüm diktatörler şu ya da bu ölçüde megolamandır, kendilerinin kurtarıcı olduklarına inanır ve peygamber edasıyla konuşurlar; kendileriyle birlikte yeni dönemlerin açıldığını ve eski dönemlerin geride kaldığını iddia ederler. Hitler yeni bir bin yıllık dönem açtığını söylerken, kendisinden sonra herhangi bir değişim ve bu anlamda bir ihtilal de olmayacağına inanıyordu. Fakat söz konusu satırları yazdıktan dokuz yıl sonra, dünyayı ve Almanya’yı felâkete sürükleyen Hitler intihar etti, onun bin yıl yaşayacağını söylediği üçüncü Alman imparatorluğu ise çöktü!



[1] Akt: William L. Shirer, Nazi İmparatorluğu: Doğuşu, Yükselişi, Çöküşü, c.1, Ağaoğlu Yay., s.303

[2] William L. Shirer, age., s.304

[3] William L. Shirer, age., s.312

[4] William L. Shirer, age., s.310

[5] Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme, Tarih Bilinci Yay., s.135-136

[6] William Sheridan Allen, Naziler İktidarı Nasıl Ele Geçirdi?, Alfa Yay., s.363

[7] William Sheridan Allen, age, s.363

[8] William L. Shirer, age, s.366