Navigation

Kürt Düşmanlığı Sahalarda

Anti-semitizmi öne çıkaran Hitler Almanya’sını örnek alan Erdoğan’ın Türkiye’sinde ise milliyetçilik Kürt düşmanlığı ile kışkırtılıyor. Öyle ki, bir Kürt takımının sportif başarıları dahi tahammül kabul etmiyor. Hele ki, bu takım simgesel bir anlama sahip olan Amed ismini taşıyorsa, her türlü hakareti, baskıyı ve cezayı hak ediyordur! Türkiye Kupasında çeyrek finale kalmayı başaran Amedspor’a yapılan baskılar, toplumu baskı altında tutmaya çalışan Erdoğan iktidarının futboldaki yansımasıdır. Ancak Kürt düşmanlığı yeşil sahalarda yeni vuku bulan bir olgu değildir. Devletin milliyetçi-ırkçı politikaları geçmişte de futbola yansıyordu. 90’lı yıllara rahmet okutan iktidar, futbolda da aynı yoldan ilerliyor.

36 yıl boyunca Portekiz halkını nasıl yönettiği sorusuna faşist diktatör Salazar, “3 F ile: Futbol, Fado, Fiesta” cevabını veriyordu. Yani futbol, müzik ve eğlence. Benzer bir sözün Franco tarafından söylendiği de bilinir. Bu, geniş kitlelerin sadece baskı aygıtları ile uzun bir süre boyunca zapturapt altına alınamayacağı gerçeğini ifade eder. İster olağanüstü olsun ister olağan, burjuva rejimler baskı aygıtlarının yanı sıra kitleleri sıkı bağlarla düzene bağlayacak çeşitli mekanizmalara ve araçlara ihtiyaç duyarlar. Artık küresel bir spor haline gelen futbol, kitleleri uyutmak, kontrol altında tutmak ve manipüle etmek için çok daha işlevli ve etkili bir araç haline geldi. Bugün yüz milyonlarca insanın adeta kendinden geçerek takip ettiği futbol, tüm dünyada burjuvazinin bu ihtiyacını karşılıyor.

Türkiye’de de futbol 12 Eylül sonrasında ‘80 öncesinin devrimci değerlerini ve mücadele geleneğini hafızalardan kazımak için kullanıldı. “Ne sağcıyım ne solcu futbolcuyum futbolcu” sözü bu dönemin ürünüdür. İçerde işkencelerle, dışarıda futboldan sanata bin bir yolla toplum sindirildi, apolitize edildi. Bu karanlık dönem, ne yazık ki kitlelerin mücadelesiyle sona ermedi; tepeden kontrollü bir biçimde çözüldü. Bu yüzdendir ki, 12 Eylül’ün kurumları ve toplum üzerindeki etkileri tamamıyla ortadan kalkmadı. 2002’ye gelindiğinde kitleler, 12 Eylül artığı partileri sandığa gömüp karanlıktan çıkışın umudu olarak gördükleri AKP’yi iktidara taşıdılar. Tarihin cilvesine bakın ki, 12 Eylül’ün toplumda yarattığı travmayı kendi iktidarı için kullanan AKP ve Erdoğan, bugün Türkiye’yi sivil bir faşizme doğru götürmektedir. Daha 12 Eylül’ün sancıları devam ediyorken, böyle bir gidişatın çok ciddi sonuçlara yol açacağı su götürmez.

Erdoğan istediği iktidarı kurabilmek için ihtiyaç duyduğu kitle tabanını milliyetçi ve dinci demagojiye dayanan ideolojik propaganda ile oluşturmayı amaçlıyor. Sinemadan televizyon dizilerine, futboldan müziğe kadar her türlü araç bu ideolojik propagandanın mümkün olan en geniş kitleler tarafından sahiplenilmesi için kullanılıyor. Diğer taraftan da, Kürt halkına karşı yürütülen kirli savaşla, kitleler dumura uğratılmakta ve milliyetçi kudurganlığa karşı yükseltilen en ufak itirazlar dahi vatan hainliği ile suçlanmaya yetmektedir.

“Bonapartizmden Faşizme” adlı kitabında faşist ideoloji için genel anlamda devletin ve düzenin kutsanması, koyu bir milliyetçilik ve militarizm, kudurgan bir anti-komünizm gibi bazı ortak öğelerin ona damgasını bastığını ifade eden Elif Çağlı, faşist ideolojinin her ülkede farklı argümanlara başvurabileceğini şöyle açıklıyor:

“Faşizmin her ülkeye az çok uyan, genelleşmiş bir ideolojisi yoktur. Çünkü faşizm, iktidara yerleşebilmek için içinde hareket ettiği zaman ve mekân koşullarına bağlı olarak amacına denk düşecek uygun demagojiyi kullanacaktır. Bu nedenle faşizmin ideolojik sunumu, çeşitli palavralar ve boş vaatlerle bezenmiş, ortama göre renk değiştirecek bir bukalemun gibidir. Almanya’da sermaye düzeninin somut koşulları anti-semitizmi öne çıkarmayı gerektirmiş, faşizm hemen onun rengine bürünmüştür.”

Anti-semitizmi öne çıkaran Hitler Almanya’sını örnek alan Erdoğan’ın Türkiye’sinde ise milliyetçilik Kürt düşmanlığı ile kışkırtılıyor. Öyle ki, bir Kürt takımının sportif başarıları dahi tahammül kabul etmiyor. Hele ki, bu takım simgesel bir anlama sahip olan Amed ismini taşıyorsa, her türlü hakareti, baskıyı ve cezayı hak ediyordur! Türkiye Kupasında çeyrek finale kalmayı başaran Amedspor’a yapılan baskılar, toplumu baskı altında tutmaya çalışan Erdoğan iktidarının futboldaki yansımasıdır. Ancak Kürt düşmanlığı yeşil sahalarda yeni vuku bulan bir olgu değildir. Devletin milliyetçi-ırkçı politikaları geçmişte de futbola yansıyordu. 90’lı yıllara rahmet okutan iktidar, futbolda da aynı yoldan ilerliyor.

Futbolda milliyetçilik ve Kürt düşmanlığı

90’lı yıllarda Kürt halkına karşı yürütülen inkâr ve imha politikasının, Kürt ulusal bilincinin oluşumuna engel olmadığını gören TC, futbol aracılığıyla onlara Kürtlüklerini unutturabileceğini umdu. Bu amaç doğrultusunda Diyarbakırspor, Vanspor gibi bölge takımlarına destek verildi. Bölgenin kalbi pozisyonunda olan Diyarbakır’ın futbol takımının Türkiye ulusal liginde mücadele etmesine özellikle önem verildi ve bunun için Diyarbakırspor’a devlet erkânı tarafından maddi manevi her türlü destek sunuldu. Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt gibi kilit isimler Diyarbakırspor’a özel bir ilgi gösterdiler. Futbol ile Kürtleri uyutmayı ve Kürt hareketini zayıflatmayı düşünen bu zihniyetin desteğiyle önemli başarılar elde eden Diyarbakırspor, 2000 yılında, o zamanki adıyla Türkiye Birinci Futbol Ligine yükseldi. Böylece Diyarbakırspor, futbolun zirve ligine çıkmasıyla, sadece sportif sebeplerle değil politik sebeplerle de gündemde yer bulan bir takım haline geldi.

Devletin futbolla asimilasyon niyetiyle göle çaldığı maya tutmadı. Diyarbakırspor’un arkasında devletin eli olsa da, Kürt halkı takımı sahiplenmeye başladı ve takımının sportif başarıları ezilen halkın morali ve umudu oldu bir ölçüde. Ancak Kürt taraftarların Diyarbakırspor’a olan desteği, devletin umduğu gibi bir sonuç doğurmadı. Tersine, Diyarbakırspor maçları Kürt halkının politik taleplerinin ifade edildiği bir platform haline geldi kimi zaman.

Diyarbakırspor projesinin başarısız olmasında, özellikle deplasman maçlarında Diyarbakırlı futbolcuların ve taraftarların uğradığı muamelenin de azımsanamayacak bir katkısı olmuştur. Devlet bir taraftan Kürt halkını futbol ile uyutmaya çalışırken diğer taraftan da, batıda futbolu milliyetçilik zehrinin toplumun geneline zerk edilmesi için kullandı. Futbol takımlarının taraftar grupları doğrudan devletin denetiminde ve yönlendirmesinde milliyetçiliğin üretildiği yerler haline getirildi. ‘90 dönemeciyle birlikte yükselen Kürt hareketine karşı yürütülen savaşta, Türkiye’nin batısı her vesileyle milliyetçi duygularla ajite edildi. Futbolcuların attıkları gollerden sonra asker selamı vermeleri ve attıkları golleri şehitlere armağan etmeleri, taraftarların Almanya ve İtalya gibi Avrupa ülkelerini PKK’ye destek verdikleri gerekçesiyle küfürlü tezahüratlarına malzeme etmeleri 90’lı yılların futbolunda ilk akla gelen enstantaneler. Maçlardan önce yapılan İstiklal Marşı töreni de bu yılların ürünüdür. 2006 yılında eski MGK danışmanı, bu seremoni için şunları söylemişti: “Maçlardan önce İstiklal Marşı okunması psikolojik harekât çalışmasıdır. Bölücülüğe karşı uygulanmıştır. Lig maçlarında dahi milli marş okutulmaktadır. O dönemde statlarda PKK aleyhine sloganlar atıldı. İsviçre maçında milli marşımızın yuhalanmasına yönelik olarak Türkiye’de gösterilen tepkiler de psikolojik harekâtın amacına ulaştığını gösterir. Demek ki bu konuda bir milli şuur oluşmuştur.” (Zaman gazetesi)

Öcalan’ın yakalanması ve 2000’li yıllarla birlikte Kürt sorununda yeni bir döneme girildi. Bu dönemeç aynı zamanda Diyarbakırspor’un devlet desteğiyle Birinci Lig’e çıktığı yıllar. Futbolun asimilasyon amacıyla kullanılabilmesi için 90’lı yıllardan itibaren başlatılmış olan hazırlıklar hızlandırılırdı. Polisler ve devlet memurları kulübe üye yapıldı, federasyon Diyarbakırspor’un Birinci Lig’e yükselmesi için elinden geleni yaptı. Ne var ki, devletin yıllardır izlediği Kürt düşmanı politikalar sebebiyle Diyarbakırspor gittiği her deplasmanda düşman takım olarak görüldü ve “PKK Dışarı” sloganlarıyla karşı karşıya kaldı. Bu durum Diyarbakırspor’un “Türkiyelileşmesine” engel oldu. Aslında devlet, batıda uyguladığı milliyetçi politikalarla, kendi eliyle doğudaki futbol politikasını baltalamış oldu. Hatta Diyarbakırspor batıda teröristlerin takımı olarak görülürken, bazı Kürt kesimleri tarafından da devletin takımı olarak görüldü. Tabiri caizse, ne İsa’ya yaranabiliyordu ne de Musa’ya!

Nihayetinde 2013 yılında Diyarbakırspor mali sebeplerle kapandı ama milliyetçilik ve Kürt düşmanlığı bölgenin diğer takımları üzerinden futboldaki yerini korudu. Diyarbakırspor’un yerini belediyeye ait Amedspor aldı dersek yanlış olmaz. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Diskispor Kulübü 2014 yılında Amedspor adını aldı. Amedspor isminden de anlaşılacağı üzere, Diyarbakırspor’dan farklı olarak her yönüyle Kürt halkının takımı olma özelliğine sahip olmasına rağmen, henüz ikinci ligde yer aldığı için yeterince “alerji” yaratmamıştı. Ancak Türkiye Kupasında başarılı sonuçlar elde ederek çeyrek finale kalan Amedspor, kısa sürede şimşekleri üstüne çekti. Başakşehirspor maçında Semih Şentürk’ün attığı golden sonra asker selamı vermesi, “çocuklar ölmesin, maça gelsin” tezahüratı nedeniyle 100 kişinin gözaltına alınması, akabinde Bursaspor maçında yaşanan şovenist azgınlıklar herhangi bir futbol maçında gerçekleşecek sıradan olaylardan değildi. Spikerin Amedsporlu oyunculardan onlar diye bahsetmesi, tribünlerden gelen “PKK Dışarı” sloganları ve bütün baskılara rağmen elde edilen galibiyeti kutlayan Amedsporlu taraftarların biber gazı ile dağıtılması Kürt coğrafyasında yürütülen savaşın bir parçası aynı zamanda.

Amedspor’un maruz kaldığı baskılar bunlarla da sınırlı kalmadı. Başakşehirspor-Amedspor karşılaşmasında yaşanan olaylar nedeniyle Amedspor’a 1 maç seyircisiz oynama cezası verildi. TFF söz konusu disiplin cezasının, “Barikat burada dimdik ayakta”, “Her yer Sur, her yer direniş”, “Her yer Cizre, her yer direniş”, “Çocuklar ölmesin, maça gelsin” sloganları nedeniyle verildiğini açıkladı. TFF, “çocuklar ölmesin” demeyi de suç olarak gördüğünü söyleyecek kadar açık sözlü! Amedspor, Fenerbahçe maçına “Çocuklar Ölmesin Maça Gelsin” pankartıyla çıktı. Federasyonun bu pankartı da ideolojik bulacağı için Amedspor’a yeni bir ceza vereceğini tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok! Amedsporlu futbolcu Deniz Naki ise ideolojik propaganda yaptığı ve sportmenliğe aykırı açıklamalarda bulunduğu gerekçesiyle rekor denilebilecek bir cezaya çaptırıldı: 12 maç men ve 20 bin lira para cezası. “Bu galibiyeti topraklarımızda 50 günden fazladır süren zulümde hayatlarını kaybedenlere ve yaralılarımıza adıyoruz, armağan ediyoruz” demişti Deniz. “Suça ortak olmayacağız”, “Barış istiyoruz” demenin suç sayıldığı zamanlardan geçiyoruz. Asker selamı, Rabia işareti ve diğer milliyetçi söylemler ve hareketler sportmenliğe aykırı değil ama barış istemek, halkının uğradığı zulmü dile getirmek aykırı! Kelimenin gerçek anlamında sportmenliğe aykırı bir davranış varsa bu bizatihi TFF’nin aldığı kararlardır. Ancak çok iyi biliyoruz ki, bu kararlar sportmenliğe veya sporun etik değerlerine göre değil, hizmet edilen siyasetin çıkarlarına göre veriliyor.

Futbol asla sadece futbol değildir

Daha önceki yazılarımızda Erdoğan’ın Hitler Almanya’sını örnek vermesinin bir gaf olmadığını ve Hitler’in iktidara tırmanışı sırasında yaşananlarla bugün yaşananlar arasında benzerlikler olduğunu söylemiştik. Gerek Hitler gerekse Mussolini’nin faşist ideolojisinin temelini milliyetçilik teşkil ediyordu. Her ikisi de sporun, özellikle de futbolun milliyetçi duyguları gençliğe aşılamanın etkili araçlarından birisi olduğunu düşünüyordu. Futbolu bir ideolojik propaganda aracı olarak kullanabilmenin koşulları da oluşmaya başlamıştı. Avrupa’da futbol için büyük stadyumların inşa edilmesi Birinci Dünya Savaşının sonrasına dayanır. Savaşın yıkımından sonra kentleri yeniden inşa etmeye başlayan Avrupa burjuvazisi, Avrupa’nın ünlü stadyumlarını da bu yıllarda inşa etmiştir.

Faşist İtalya ise futbola ayrı bir önem veriyordu. İl Duçe, futbolla tüm dünyaya İtalya’nın gücünü göstermeyi amaçlıyordu. 1934 Dünya Kupasının İtalya’da yapılması ve kupayı İtalyan milli takımının kazanması için her yola başvuruldu. 1934 Dünya Kupası tam bir faşizm propagandasına dönüşmüştü. Mussolini maçlarda devasa seyirci kitlesinin önünde faşizm propagandası yaptı. Faşist Parti Stadı ve Mussolini Stadı inşa edilmişti ve turnuvanın resmi posterinde faşist selamı veren bir futbolcu vardı. Hakemlere ve futbolculara yapılan baskılar sayesinde kupayı kazanan İtalya, zaferin mimarı İl Duçe’ye minnettardı!

Bugünün Türkiye’sine baktığımızda futbol takımlarının taraftar gruplarının büyük çoğunluğu milliyetçi ideolojiye sahiptir. Devlet eliyle topluma yayılan Kürt düşmanlığı futbolda da kendini göstermektedir. Kitleler kendiliğinden veya doğuştan Kürtlere karşı düşmanca ve ırkçı duygulara sahip değiller. Eğitimden medyaya, spordan aileye kadar hayatın her alanında yukarıdan (devletten) topluma dayatılan korkular ve önyargılar vardır. İktidarlar, düzenli bir biçimde zihinlere işlenen bu milliyetçilik zehri sayesinde, Türk emekçileri çıkarları doğrultusunda yönlendirmekteler. Örneğin 6-8 Eylül 2015 tarihlerinde Türkiye’nin birçok yerinde Kürtlere karşı yapılan saldırılar tepeden organize edilmişti. Futbol maçlarında gerçekleşen ırkçı-milliyetçi saldırıların arkasında da devletin kontrolü altındaki taraftar grupları vardır. Hatırlanacağı üzere, Konya’da yapılan milli maç sırasında, Ankara’daki vahşi saldırıda hayatını kaybedenler için yapılan saygı duruşu, tekbir sesleri ve “Şehitler Ölmez Vatan Bölünmez” sloganlarıyla kesilmişti. Bundan bir ay kadar sonra ise yine bir milli maçta, bu sefer Paris saldırılarında ölenler için saygı duruşu yapılırken tribünlerden gelen tepki hemen hemen aynıydı: tekbir ve ıslık. Milli takımlar teknik direktörü Fatih Terim’i bile çıldırtan bu tepkilerin, kendiliğinden gerçekleşmiş olması mümkün müdür?

Ancak Erdoğan’ın istediği toplum kendiliğinden “büyük Türkiye’ye” karşı iç ve dış güçlerin oyunlarını görecek, bu temelde başkan babanın arkasında duracak bir toplumdur. Ne eğlence programlarında ne futbol sahalarında buna aykırı en ufak bir tepki olmamalıdır. Daha 2011 yılında, Galatasaray’ın yeni stadının açılışına katılan Erdoğan, tribünler tarafından protesto edilince yanındaki devlet erkânıyla birlikte stadı terk etmişti. Stadın yapımına olanak tanıyan Erdoğan’ın yuhalanması büyük saygısızlık ve nankörlük olarak görülmüştü. Otoriterleşen AKP’ye ve Bonapartlaşan Erdoğan’a tepki duyanlar tribünlerde de zaman zaman böyle “densizlikler” yapabiliyorlardı. Köprünün altından çok sular akmış ve 2011’de başlayan otoriterleşme bugün faşist bir tırmanışa evrilmiştir. Bugün böyle tepkilerin engellenmesi çok daha zaruridir Erdoğan için. Nitekim futbol kulüplerine ve taraftar gruplarına bu temelde ayar çekildi. Ankaraspor, 2014 yılında isim değişikliğine giderek, Osmanlıspor adını aldı. Ankara Büyükşehir Belediyesinin desteklediği bu takım kısa sürede Süper Lig’e yükseldi. Bundan tam yüzyıl önce de İttihat ve Terakki, Progress adlı gayrimüslimlerden oluşan futbol takımının adını “Altınordu İdman Yurdu” olarak değiştirmiş ve Türk olmayan futbolcuları kulüpten kovmuştu.

AKP’nin futbol operasyonunun ayaklarından birini de Passolig sistemi oluşturuyor. Sözde futbolda şiddetin önüne geçmek amacıyla, 2014 yılında yeni bir sistem getirildi. Bilet yerine kişiye tanımlı özel bir banka kartıyla maça giriş yapılması zorunluluğu getiren bu uygulamayla hem yandaş sermaye kazanıyor, hem de iktidar istediği gibi çeşitli taraftar gruplarını tribünlerden uzaklaştırmanın fırsatını yakalıyor. Passolig sayesinde futbol tribünleri nezih ortamlar haline gelecek, devlet büyüklerine saygıda kusur edenler katiyen bir daha tribünlerde yer alamayacak! Nitekim uygulamayı protesto eden taraftar grupları polisin şiddetine maruz kaldılar.

Futboldaki bu devlet destekli ırkçı-milliyetçi taraftar gruplarına karşın, demokrasiden ve emekten yana gruplar da yok değil. “Bu suça ortak olmayacağız” dedikleri için büyük baskılara maruz kalan akademisyenlere bu solcu taraftar gruplarından destek gelmişti. Bu taraftar gruplarının destek bildirisinde şu ifadeler yer alıyordu: “Bizler, aşağıda imzası olan, ülkemizin sorunlarına duyarlı taraftar grupları olarak, bir an önce bu gidişatın durdurulmasını, halk için işkenceye dönüşen hukuksuz sokağa çıkma yasaklarına derhal son verilmesini, barış masasının tekrardan kurulmasını talep ediyoruz. Barış için ses çıkaran akademisyenlerin yalnız olmadığını, onların «insanlığın en büyük utancı olan savaş suçuna ortak olmayacağız» çığlığını sahiplendiğimizi ve «barış isteme suçunu» gururla üstleneceğimizi duyuruyoruz.”

Öyle görünüyor ki futbol önümüzdeki süreçte milliyetçi kudurganlığa daha fazla sahne olacak. Bu milliyetçi kudurganlık ve Kürt düşmanlığı üzerinden kurulmaya çalışılan yeni rejimin, şimdiye dek yaşananları da kat be kat aşacak denli büyük acılara mal olacağını uzun sözlerle anlatmaya gerek yok. Başta Kürt halkı olmak üzere ezilen halkların ve emekçilerin kaderi, milliyetçiliğe, emperyalist savaşa ve faşist tırmanışa karşı verilecek mücadeleye bağlıdır.