Navigation

Türkiye’yi Sarsan İki Uzun Gün

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

15-16 Haziran 1970’te Türkiye işçi sınıfının en büyük işçi eylemleri gerçekleşti. On binlerce işçi fabrikaları boşaltarak meydanlara çıktı. İzmit’ten Topkapı’ya, Gebze’den Levent’e fabrikalar işçiler tarafından boşaltıldı. İşçiler yürüdükçe çoğalıyor, çoğaldıkça kendilerine olan güvenleri artıyordu. Birlikteliğin nasıl bir güce ulaştığını fark eden işçiler haklı taleplerini daha büyük bir özgüvenle haykırıyordu. İşçilerin grev haklarını ve sendikal örgütlenme hakkını kısıtlayan, DİSK’in önünün kapatılmasını amaçlayan yasal düzenleme Meclisten geçmişti. İşçilerin eylemi Meclisten geçen yasal düzenlemeyi hedef alıyordu. Artık siyasi bir tavır söz konusuydu. Eylemin kitleselliği ise önceden hiç kimsenin tahmin edemeyeceği boyutlara ulaşacaktı.

Kemal Sülker, “Türkiye’yi Sarsan İki Uzun Gün” adlı kitabında direniş günlerine gelen süreci, o günlerde yaşananları ve sonrasını canlı örnekleriyle anlatıyor. O dönem DİSK’in Genel Sekreteri olan Kemal Sülker, kitabında Türkiye işçi sınıfını 15-16 Haziran’a getiren sınıfsal dönüşümleri aktarıyor. 15-16 Haziran işçi direnişi, o dönemde dünyada ve Türkiye’de yaşanan olayların bir sonucudur. O yıllarda başta Avrupa olmak üzere ileri kapitalist ülkeler dışında Türkiye’de de işçi hareketleri yükseliyordu. Türkiye’de 50’ler ve 60’lar kentlere yoğun göçlerin olduğu, büyük fabrikaların açıldığı ve sanayileşmenin geliştiği yıllardı. İşçiler mücadeleci sendikacıların, sosyalistlerin etkisiyle burjuvaziden haklarını alabilmenin tek yolunun birleşmekten geçtiğini öğreniyorlardı. Sendikalarda örgütleniyorlardı. 67’den önce konfederasyonlar Türk-İş’e bağlıydı. Türk-İş’in nasıl bir sendika olduğunu Kemal Sülker şu şekilde anlatıyor: “Sendika ve işkolu federasyonlarının üst örgütü Türk-İş Konfederasyonu, emperyalistlerin, sınıf uzlaşmacıların elinde bir araç durumundaydı… Üyesi sendikaların başlattıkları grevlere bile kırıcı bir tutum izliyordu.[1]

Türk-İş’in “partiler üstü sendikacılık” tutumu, Türk-İş üyesi mücadeleci sendikaları yeni bir sendika arayışına itiyordu. DİSK 1967’de mücadeleci sendikaların bir araya gelmesiyle kuruldu. DİSK’in kurucusu olan mücadeleci işçiler “sömürü düzeni yerine sosyal adaletin gerçekleştirilmesini sağlamaya çalışacağız” ilkesiyle bulundukları her yerde mücadelelerini arttırmak için her yolu zorluyorlardı. DİSK, sendikalar arasında dayanışmayı büyütüp işçi sınıfının derlenip toparlanmasını gaye edinmişti. DİSK’in bu tutumu patronlarda büyük bir huzursuzluk yaratmıştı. Türk-İş gibi sermayenin güdümünde çalışan bir sendika dışında mücadeleci bir sendikayla karşılaşan burjuvaziyi büyük bir korku sarıyordu. Sermaye sınıfı, işçi hareketlerinin önüne geçemiyordu. DİSK’in çalışmalarını engellemek isteyen burjuvazi iktidardaki Adalet Partisine sığınıyordu. AP, 1967’den sonra çıkan her grevde “DİSK parmağı” arıyordu. İşçi ücretlerinin verilmediği ve düşük tutulduğu 1969 yılında birçok grev patlak verdi.

Adalet Partisi, DİSK’in örgütlü olduğu yerlerde gerçekleşen ve anayasaya uygun olan birçok grevi “milli güvenliğe aykırı” diye yasaklıyordu. Ama mücadeleci işçiler vazgeçmiyorlardı. Türk-İş olabildiği kadar grevlerden kaçınırken, DİSK’e üye sendikalar peş peşe greve gidiyordu. DİSK dışındaki sendikaların yöneticileri de DİSK’in izlediği çizgi nedeniyle kendi üyelerine söz geçiremeyince istemeyerek grev kararı vermek zorunda kalıyorlardı. Bu şekilde DİSK’in önüne geçemeyeceğini anlayan AP hükümeti, Sendikalar Yasası adı altında Meclisten bir tasarı geçirmeye çalıştı. Bu tasarı sendika kurma özgürlüğünü ortadan kaldırıyor, grev yapmayı kısıtlıyor ve sendikacılık alanında sadece Türk-İş’in toplu sözleşmelere katılmasını hedefliyordu. Türk-İş’in önerisiyle yasallaşacak olan tasarı tek konfederasyonlu dönemi başlatacaktı. Bu değişiklik hakkında dönemin Çalışma Bakanı açıktan şunları söylüyordu: “Yeni değişiklik tasarısı ile DİSK’in çanına ot tıkanacaktır. DİSK varken genel grev hakkını tanımamız mümkün değildir.[2]

Bu açıklamadan sonra DİSK’in yöneticileri burjuvazi karşısında kenetlenme çağrısı yaptı. Meclisteki muhalefet partilerinden tasarının geri çekilmesi için iktidarı zorlamasını istediler. Ama burjuva muhalefet kendi sınıfsal gerçeğine uygun bir tavır aldı. Hatta bazı muhalif vekiller tasarıyı destekledi. Sendikalar tasarıyı feshetmesi için 10 Haziranda Cumhurbaşkanı’na heyet gönderdiler. Buradan da bir sonuç elde edemeyen sendika yöneticileri eylem kararı aldılar.

DİSK’in öncülüğünde 800’e yakın işyeri temsilcisiyle bir toplantı gerçekleştirildi. Konferansta sınıf bilinçli mücadeleci işçi temsilcilerinin Meclisten geçen tasarı hakkında görüşleri alındı. Bundan sonrası için nasıl bir yol izleneceği tartışıldı. Arçelik’te çalışan bir işçinin konuşmaları hem konferanstaki işçilerin ruh halini hem de konferanstan birkaç gün sonra Türkiye’yi sarsacak olan büyük direnişin ruhunu yansıtıyordu: “İşte buradan haykırıyorum! Sendikalarımızı kapatamayacaksınız! Bu ses, yüz binlerce kardeşimin sesidir. Bizi dünün işçisi sanıyorlar. Yağma yok! Artık gözümüz açıldı. İşçi sınıfının emeğin en yüce değer olduğunu hem anladık hem başkalarına anlatarak kabul ettirdik. Karşılaşacağımız her güçlüğü, disiplin içinde, ortak kararlara vararak yenmesini bileceğiz. Biz aslında çok güçlüyüz. Başaramayacağımız iş yoktur. Yeter ki birliğimizi koruyalım, sendikalarımıza sahip çıkalım.[3]

Toplantı sonunda DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler konuşmaları değerlendirdikten sonra 17 Haziranda yürüyüş ve miting yapma kararı aldı. Fakat 15 Haziran günü işçiler iş durdurdular ve “kanun değişinceye kadar direneceğiz” diyerek sokaklara çıktılar. Yol üstündeki fabrikaları boşaltarak güçlerine güç katıyorlardı. Eylemler DİSK yöneticilerinin kontrolü dışında gerçekleşen bir harekete dönüştü. Kendiliğinden gerçekleşen bu hareket aynı zamanda işçilere kimin dost kimin düşman olduğunu da gösteriyordu. İşçilerin karşısına polis ve asker barikatları çıkıyordu. Ama on binlerce işçi barikatları yıkarak ilerliyordu. Kendi güçlerinin farkına varan işçiler, 16 Haziran günü daha büyük bir özgüvenle fabrikalardan çıkıyorlardı. Hareket ikinci gününde bütün ezberleri bozdu. Hiç kimse bu kadar büyük bir tepkiyi beklemiyordu. Direnişe 173 büyük fabrika katılmıştı. Bunun 123’ü DİSK bağlıydı. Türk-İş’e bağlı fabrikaların işçileri de direnişe destek veriyorlardı. İşçileri hiç kimse durduramıyordu. Kendilerine yapılan haksızlığı herkese duyurmak istiyorlardı. Hak verilmez alınır şiarını özümseyen ve yüz binlere ulaşan işçiler İstanbul merkezine doğru yürüyorlardı. Yürüyüşü kimse yönetmiyordu. Ama işçiler, aynı duygular ve aynı amaçlarla yürümenin verdiği bilinçle caddeleri kaplıyorlardı. 15-16 Haziran günleri işçilerin siyasi taleplerini de haykırdığı günlerdi. Direniş alanı işçilere, en ufak bir haksızlıkta bile sınıfsal çıkarlarına göre hareket etmeyi öğretiyordu. Bu direniş sonucunda yasa iptal edildi.

15-16 Haziran büyük işçi direnişi bizlere örgütlü işçilerin neler yapabileceğini bir kez daha gösteriyor. Bugün sendikalı olmak isteyen işçilerin işten atıldığı, birçok toplu sözleşmenin işçilerin lehine gerçekleşmediği ve grevlerin yasaklandığı hatta greve çıkanların “terörist” diye yaftalandığı baskıcı bir dönemden geçiyoruz. İşçi sınıfının örgütlü olmayışı patronlara ve burjuva devlete her türlü keyfiyeti sağlıyor. Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle sendikaların denetimi Devlet Denetleme Kuruluna verildi. İşçi sınıfı olarak yeterince örgütlü olmadığımız için ne elimizdeki haklarımızı koruyabiliyoruz ne de haksızlıklara karşı gelebiliyoruz. O dönemde Arçelik’te çalışan işçi kardeşimizin dediği gibi bizim de artık uyanmamız ve uyandırmamız gerekiyor.


[1] Kemal Sülker, Türkiye’yi Sarsan İki Uzun Gün, Yazko Yay., s.11

[2] age, s.34

[3] age, s.74