Navigation

Krizin Sorumlusu Sermaye Düzeni ve Onun Efendileridir

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Ekonomik krizin sorumlusu sermayedir, onun temsilcileridir, onun düzenidir. İşçi sınıfı sorumlusu olmadığı bu yıkımın yükünü sırtlanmayı reddetmeli, kendisine kurtuluşu vadeden iktidardan hesap sormalı ve asıl faturayı o, burjuvaziye ve kapitalizme çıkarmalıdır!

Türkiye ekonomisi çöküşe sürükleniyor. Erdoğan “Hamd olsun ekonomimiz tıkır tıkır çalışıyor. İstihdamda, turizmde rekorlar kırdığımız bir dönemden geçiyoruz. Güvenliğin ve istikrarın teminatı bir ülke durumundayız” sözleriyle hakikati baş aşağı çevirmeye çalışsa da, bu tür söylemler “piyasalara” sökmemektedir. Erdoğan’ın ve yaverlerinin ABD’ye ve “piyasalara” diklenip durumun vahametini hafife alan tüm açıklamaları dolar başta olmak üzere döviz kurlarına rekor üstüne rekor kırdırmaktadır. Son bir haftada yaşananlar Türkiye ekonomisinin yağlanmış bir eğik düzlemde son sürat aşağıya yuvarlandığının açık göstergesidir. Erdoğan’ın kendisini ziyarete gelen TOBB başkanına, “makul süre içinde her şey düzelecek, piyasalar rahatlayacak. Hiç korkmayın, hepsi geçecek” demesinin üzerinden bir hafta bile geçmeden TL dolar karşısında %30 civarında değer kaybetti.

“Kara Cuma” olarak anılmayı hak eden 10 Ağustos sabahında dolarda iyice hızlanan yükseliş, Erdoğan’ın ve hemen ardından da Berat Albayrak’ın açıklamalarıyla birlikte tepeye sıçradı. Üretim, bankacılık ve istihdamda hiçbir sıkıntı olmadığını, Türkiye’nin ekonomik saldırıyla çökertilmek istendiğini iddia ederek gerçekleri çarpıtan Erdoğan hamasetle emekçi kitlelerin gözünü perdelemeye çalışırken, onun hemen ardından Albayrak’ın lafazanlık şovu başlamıştı. Günün son darbesi ise, bu uzun ve boş konuşma sırasında şu tweeti atan Trump’tan geldi: “Türk lirası, çok güçlü dolarımız karşısında hızla düşerken Türkiye’den gelen çelik ve alüminyum üzerindeki gümrük vergilerinin ikiye katlanmasına onay verdim! Alüminyumda bu oran artık yüzde 20, çelikte de yüzde 50. Türkiye ile ilişkilerimiz bu sefer iyi değil!” Trump, rahip Brunson’un serbest bırakılmaması gerekçesiyle iki Türk bakanın mal varlığının dondurulması kararının ardından böylece ipleri bir kez daha gererken döviz kurları ve altın tavan yaptı.

Erdoğan’ın 12 Ağustos Pazar akşamı yaptığı konuşmada dövize yönelen sanayicileri “B ve C planını uygulamakla” tehdit etmesinin ardından doların 7 lirayı aşması ise ikinci büyük şoka yol açtı. Gerek “Kara Cuma”, gerekse “Kâbus Pazar-Pazartesi”, Türkiye ekonomisini çok daha zorlu günlerin beklediğini gösteriyor. Ekonomi çöküşe ilerlerken, Erdoğan her zamanki gibi “dış düşmanların komploları” söylemine başvurup emekçi kitleleri milliyetçilikle manipüle etmeye çalışıyor. Tekeline aldığı ana akım burjuva medya da bu politikaya uygun bir yayın çizgisiyle aynı yoldan gidiyor. Ne var ki ekonomide hiçbir sıkıntı olmadığını, yaşananların dış güçlerin açtığı ekonomik savaşın ürünü olduğunu iddia eden siyasi iktidarın açıklamaları yangını söndürmek bir yana, beklentileri karşılayamadığından tam tersi bir etki yaratıp çöküş sarmalını büyütüyor.

Daha önce de vurguladığımız[*] gibi, Türkiye kapitalizminin içine sürüklendiği kriz küresel ekonomik krizle doğrudan bağlantılıdır. Bununla birlikte, mevcut iktidar yıllardır izlediği politikalarla Türkiye’yi bu krizden en çok etkilenen ülkelerden biri haline getirmiştir. Siyasi iktidarın çeşitli mevzularda takındığı tutumlar spekülasyonlara davetiye çıkarırken, krizin yıkım gücünü de arttırmaktadır. Ekonominin bir kez raydan çıktığı böylesi bir ortamda Erdoğan ve bakanlarının memnuniyetsiz “piyasa canavarını” kızdıracak her söz ve adımı çığ etkisi yaratabilmektedir. Buna bir de ABD ile yaşanan sürtüşme ve Ortadoğu politikasındaki sıkışmışlık eklendiğinde kırılganlık iyice artmaktadır. Türk lirasının üç gün içinde dolar karşısında %30’a yakın değer kaybetmesi de işte spekülasyona açık hale gelen bu ortam sayesinde mümkün olabilmektedir. İki ülke arasında gerilimin arttığı bir süreçte ABD’nin Erdoğan’ın burnunu sürtmek için dolar üzerinden bazı manipülasyonlarda bulunduğu da açıktır. Ancak işlerin bu boyuta gelmesinin gerçek sorumlusu bizzat iktidardır ve emekçilerin bir numaralı hedefi de izlediği politikalarla kendilerini yıkıma sürükleyen bu iktidar olmalıdır. Oysa Erdoğan rejimi gerçekliği baş aşağı çevirerek, elindeki muazzam medya gücü sayesinde geniş kitleleri kandırıp kendisini ABD emperyalizminin ve genel olarak dış güçlerin oyunlarının kurbanı olarak göstermektedir. Ekonomiyi çevirmek için yabancı sermayeye muhtaç olan iktidar, Türkiye’ye çekmek için atılmadık takla, verilmedik taviz, yapılmadık övgü bırakmadığı yabancı sermayeyi, şimdi daha kârlı ve güvenilir alanlara kaçmaya başladığı için “Türk ekonomisini çökertmeye çalışan düşman” ilan etmektedir. 

Bilindiği gibi Erdoğan, başkanlık sistemine geçişle birlikte dış güçlerin oyunlarını bozarak Türkiye’nin “kuşatılmışlık” durumunu kıracağını, Türkiye’yi dünya gücü yapacağını, büyük bir ekonomik sıçrama yaratacağını, istikrarın geleceğini, enflasyonun düşeceğini ve büyümeden herkesin payını alacağını vaat ederek emekçi kitlelerden oy istemişti. Seçimler sonrasında attığı adımları da bu vaatlerle gerekçelendirmeye devam etti. Oysa bu büyük bir yalandır. Erdoğan ekonomik krizin yaklaştığını gördüğü için seçimleri erkene çekerek, yaşanacak depremden iktidarını korumayı ve arttırdığı yetkilerle birlikte iyice kurumsallaştırdığı rejim sayesinde krizin yükünü emekçi sınıfların sırtına yıkacak önlemleri eli daha rahat bir şekilde almayı hedeflemiştir. İşte 24 Hazirandan sonra izlediği politika da bununla örtüşmektedir.

“100 Günlük İcraat Programı”

Erdoğan’ın 24 Haziran sonrasındaki ilk adımları, devleti planları doğrultusunda yeniden yapılandırmaya girişmeye yönelik oldu. Daha önce de dillendirdiği “devleti anonim şirket gibi yönetme” hayalini hayata geçirmeye koyulurken, bu doğrultuda pek çok bakanlığın (Turizm, Ticaret, Ulaşım, Eğitim, Sağlık…) başına bizzat bu alanlarda faaliyet gösteren yandaş şirketlerin CEO’larını atadı. Tüm bunları yaparken, çalışma rejimini korporatist temellerde düzenleyecek adımları da ihmal etmedi. Yeni yapıda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığıyla birleştirildi. SGK’nın Sayıştay denetiminden muaf kılınması, Devlet Denetleme Kuruluna sendikalar ve meslek örgütlerini “hizaya getirmek” üzere olağanüstü yetkiler tanınması, Asgari Ücret Tespit Komisyonunun Cumhurbaşkanlığına bağlanması ise kararnameler aracılığıyla gerçekleştirilen düzenlemeler arasında yer aldı.

Bakanlıklardan meslek odalarına, sendikalardan komisyonlara dek tüm kurum ve organların büyük bir korporasyonun parçaları olarak yeniden şekillendirilmesinin hemen ardından Erdoğan “100 Günlük İcraat Programı”nı açıkladı. 3 Ağustosta açıklanan bu program pembe tablolar eşliğinde reklâm edilmiş ve büyük bir beklenti yaratılmıştı. Ne var ki beklentilerin karşılanması yerine bol hamaset, boş vaatler ve daha da beteri emekçi kitlelere yönelik yeni saldırı planları geldi. İşçi ve emekçiler, güzel laflarla gizlenen bu saldırıları henüz algılayamasalar da, çok yakında bizzat yaşayarak göreceklerdir.

Gerek rejimin devleti yeniden yapılandırma planları gerekse “100 Günlük İcraat Programı” örneğinde olduğu üzere mevcut ve müstakbel icraatları, sermaye açısından sömürü, yağma ve talanın, işçi ve emekçiler açısındansa yıkımın derinleşmesiyle sonuçlanacaktır. Eğitim ve sağlıkta özelleştirme adımlarının dolaylı yollardan hızlandırılması, SGK’nın Sayıştay denetiminden çıkarılarak işçi fonlarının daha geniş talanının önünün açılması, emeklilik sistemine yönelik saldırı planları, asgari ücretin bizzat Erdoğan tarafından belirlenmesinin yolunun açılması, Erdoğan’ın ilk kararnamelerinin ürünlerinden birkaçıdır. Yakın, orta ve uzun dönemli icraat programları ise bu saldırıların hayata geçirilmesine ve daha da çeşitlendirilmesine dayanmaktadır.

Nitekim Saraya bağlı çeşitli bakanlıkların ve kurumların kısa vadeli icraat planlarından oluşan 100 Günlük İcraat Programında da emekçilerin işsizlik ve yoksulluk başta olmak üzere can yakıcı sorunlarına dair hiçbir çözüm önerisi yer almamaktadır. Bunun yerine, her zaman olduğu gibi Kanal İstanbul,  “3 Katlı Büyük İstanbul Tüneli” gibi mega inşaat projeleriyle göz boyanmaya çalışılmaktadır.

Bu noktada dikkat çekici bir husus da, söz konusu projelerin yap-işlet-devret (YİD) modeline göre yapılacak olmasıdır. Dolar üzerinden ekonominin saldırı altında olduğunu söyleyen ve halka “yastıklarınızın altındaki dövizleri, altınları çıkarın, böylece bu şekilde yerli ve milli duruşunuzu güçlendirin” çağrısı yapan iktidar, bu projeleri dövize endeksli yapmaktan vazgeçmemektedir. Yandaş sermaye gruplarına ve yabancı şirketlere dolar üzerinden bol kârlı ihaleler vermeyi sürdürürken, YİD modeliyle inşa ettirdiği köprülerin, otoyolların, tünellerin geçiş ücretlerinin dövize endeksli olmaya devam etmesine de izin vermektedir.

Kamu borçları alabildiğine artarken, astronomik geçiş ücretleri nedeniyle çok sınırlı bir kesimin kullanabildiği bu projelerinden vazgeçmeyen hükümet, bir yandan da dış finansman ihtiyacını karşılamak için kapı kapı dolanmaktadır. Programda da yer aldığı gibi, bu kapılardan biri de Çin’dir. Hükümet Batı’dan temin edemediği dış borcu “Çin piyasasına açılım yaparak” bulmayı planlamaktadır. Bulduğu meblağın ne ölçüde derde derman olacağı bir yana, bu durumun Türkiye’nin ABD’yle olan gerilimini daha da şiddetlendireceği açıktır. Türkiye’nin Rusya’nın ardından Çin’le de yakınlaşmaya başlaması, “stratejik ortak”ı belli ki memnun etmeyecektir. Bu durumun ekonomik kırılganlığı ve dış politikadaki sıkışmışlığı arttırması da muhtemeldir.

100 Günlük İcraat Programının en kalabalık bölümünü ise 42 maddeyle Savunma Sanayii Başkanlığının icraat planları oluşturmaktadır. İnsansız kara ve hava araçları, lazer silah sistemleri, roket sistemleri, tank üretim projesi gibi pek çok militarist proje söz konusudur. Memleket krizle boğuşurken, Ağustos başlarında yapılan Savunma Sanayii toplantısında toplam bedeli 13,5 milyar liraya ulaşan projeler ele alınmıştır.

Bunun yanı sıra, yüz binlere varan öğretmen açığına rağmen kaynak yetersizliği gerekçesiyle kadrolu öğretmen alımından uzak duran iktidar, sıra zor aygıtını tahkim etmeye gelince kaynak sıkıntısı çekmemektedir. Nitekim 100 gün içinde 7 bin bekçi ile birlikte toplam 47 bin 773 “güvenlik görevlisi” alınacağı açıklanmaktadır. Ayrıca iktidar, hazine taşınmazlarının ve arazilerinin, kömür ve maden sahalarının “ekonomiye kazandırma” adı altında sermayeye peşkeş çekilmesini de planlamaktadır.

İktidar “istihdam” sorununu her zaman olduğu gibi sermayeye verilecek teşviklerle çözmekten dem vurmakta ve bu kapsamda patronlara 5,25 milyar lira teşvik ödeneceğini söylemektedir. Sermaye teşvikleri bununla sınırlı değildir elbette. Peş peşe açıklanan teşviklerle sermayenin zora düşmesinin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Peki ya işçilerin, emekçilerin durumu? Onların zor durumdan çıkmaları için teşvik verildiği şimdiye dek görülmüş müdür?

Programda yer alan maddelerden biri de, işçi ve kamu çalışanlarının toplam genel sendikalaşma oranının %20,8’den %21,3’e çıkarılması vaadidir. Ancak bunun rejimin korporatif araçlarına dönmüş olan sözde sendikalara aidat geliri sağlamak ve onlar aracılığıyla işçilere boyun eğdirmek dışında bir amacının olmadığı ortadadır. Üstelik vaadin kendisi hükümetin sendikalaşma karşısındaki tutumunu bizzat göstermektedir. İşçi sınıfının kamu çalışanları da dâhil sadece beşte biri sendikalıdır ve iktidar hepi topu yarım puanlık bir artış hedefi güdüp bunu programlara yazmaktadır.

Eğitim sisteminin can yakıcı sorunlarına ve çözümüne yönelik tek bir kelamın geçmediği programda, okullarda bundan böyle “profesyonel eğitim yöneticiliği sistemine” geçileceği belirtilmektedir. Hastaneler gibi okulları da ticarethane olarak değerlendiren burjuva iktidar, buraların idaresini de eğitimle ilişkisi olmayan iktisatçı müdürlere devretmeyi planlamaktadır.

Seçimler öncesinde, çok küçük bir kesim dışında asgari ücretin altında emekli maaşı alan kimse bulunmadığını iddia eden Erdoğan, bu programda, en düşük emekli aylığının 1000 liraya çıkarılması vaadinde bulunmaktadır!  

Bu arada Erdoğan’ın seçim sürecinde dile getirdiği bedava çay-kekli “millet kıraathaneleri” vaadini nasıl gerçekleştireceğini de bu programdan öğreniyoruz: 30 adet devlet kütüphanesi kıraathaneye çevrilecek!

Yeni olan ne acaba?

Albayrak’ın günler öncesinden “model” diye söz ettiği şeyi son anda “yaklaşım”a çevirerek sunduğu “Yeni Ekonomi Yaklaşımı”na gelecek olursak, bu parıltılı ambalajdan laf kalabalığı dozunu azamiye çıkarmak dışında hiçbir “yenilik” çıkmamıştır. Karşısında tam tekmil hazır bulunan patronlar açıklanacak paketten ekonomideki yangını durduracak somut önlemler beklerken bu minvalde hiçbir şey görememişlerdir. Ukalalık ve çiğlik karışımı bir tavırla gerçekleştirilen bu açıklama sonrasında sermayenin kodamanları, tatillerini bölüp şovun figüranları olarak Ankara’ya gelmenin ifade edilmemiş pişmanlığını yaşarken, emekçiler ne dendiğini bile anlamamışlardır.

Albayrak, ekonomisi çöktü çökecek haldeki Türkiye’yi “orta gelir kuşağından yüksek gelir kuşağına taşımak”tan dem vurarak, hayaller âlemindeki gezintisinin ilk sinyalini vermiştir. Yılsonuna kadar kamuda 30 milyar liralık tasarrufla “altın vuruş” yapmaktan söz ederken, bahsedilen meblağ daha o dakikada dolar karşısında eriyip gitmeye başlamıştır. Yaklaşık bir saat süren bu açıklamanın tek somut yanının dolaysız vergilerin arttırılması ve BES’in güçlendirilmesi (yani bireysel emeklilik soygununun yaygınlaştırılması) oluşu da dikkat çekicidir. Bakan, dolaylı vergilerin dolaysız vergilere göre çok yüksek bir oran teşkil ettiğini ve bunu değiştireceklerini söylemiştir. Peki nasıl? Dolaylı vergileri azaltarak mı, yoksa dolaysız vergileri arttırarak mı? Bu konuda hiçbir açıklamada bulunmamıştır. Ama yapılacak olan şey elbette ikincisidir. Burada da soyulacak olan kuşkusuz yine en düzenli vergi ödeyen tek toplumsal kesim olan işçi sınıfıdır. Belli ki, yakında arttırılacak olan gelir vergisiyle işçilerin cebine el uzatılırken,  büyük burjuvazi çeşitli teşviklerle bundan fiilen muaf kılınacaktır. Sonuç, bolca söz edildiği gibi “vergide adalet” değil vergi adaletsizliğinin daha da arttırılması olacaktır.

Albayrak’ın enflasyonu “sıkı mali programla ve tasarruf tedbirleriyle” aşağıya çekmeye ilişkin sözlerinin emekçiler açısından anlamı da bellidir: Ücretlerin baskılanması ve hatta düşürülmesi, kalan son sosyal hak kırıntılarının dahi ortadan kaldırılması, sosyal hizmetlerin iyice budanması, eğitim, sağlık ve emeklilik sistemi başta olmak üzere özelleştirmelere hız verilmesi, kadrolu işçiliğin tasfiyesi, kıdem tazminatının gaspı ve daha nice saldırı. Peki, bunun küfredilen IMF politikalarından farkı var mıdır? Hayır. Bunlar, ister IMF’li olsun ister IMF’siz, burjuva hükümetlerin kapitalist krizlerden çıkmak için başvurdukları rutinleşmiş politikalardır. Elde ettiği olağanüstü yetkiler sayesinde Erdoğan’ın dilediğini yapmakta elini bağlayan bir şey kalmadığı halde, seçim süreci boyunca emekçilere vaat ettiği hiçbir şeyi yerine getirmemiştir. Bütün iddialarının aksine, başkanlık rejimine geçiş sorunları çözmemiş, tersine daha da ağırlaştırmıştır.

Erdoğan ve yaverleri “büyüme” söylemiyle yatıp kalksalar da, TL’nin son altı ayda %50’ye yakın değer kaybına uğraması nedeniyle gayri safi milli hasıla da dolar bazında şimdiden muazzam bir düşüşe uğramıştır. Albayrak’ın geçtiğimiz hafta yıllık büyüme hedefinin %3-4’lere çekildiğini açıklamasını takiben yaşanan kur depremi, bu sınırlı büyümenin bile hayal olacağını göstermiştir. Kurdaki artış nedeniyle bütçe açığı ve borçlar da aynı oranlarda artmıştır.  Yakın dönemde Türkiye’yi bekleyen şey büyük bir iflas dalgasıdır ki, bunun işçi sınıfına ilk etapta yansıması işten atılmalar, ücretsiz izinler, düşürülen ve ödenmeyen ücretler olacaktır. Banka borçları altında ezilen emekçi kitleler açısından bu kadarı bile yaygın bir sefalet anlamına gelecektir. Keza, çiftçilerin tohumdan gübreye tüm temel girdileri de dolara endekslidir. Elektrik, su, doğalgaz ve akaryakıta gelen ve gelecek olan zamlarsa önümüzdeki kış aylarında tüm emekçilerin imanını gevretecektir. Dövizdeki yükselişe paralel olarak gelecek zam sağanağının yanı sıra ekonomik tedbir adı altında uygulamaya konacak saldırı paketleri de hiç kuşkusuz emekçi kitleleri vuracaktır.

Yılbaşından bu yana yaşanan kur artışının etkisiyle asgari ücretlilerin ve emeklilerin yaşadığı ücret kaybı dolar bazında şimdiden %40’lara ulaşmıştır. Emeklilere verilen bayram ikramiyelerini çoktan yel üfürmüş, su götürmüştür. “Asgari ücrete büyük zam” çığırtkanlığıyla verilen zammın yerinde de yeller esmektedir. Yılbaşında 3,8 lira civarında olan dolar kuruna göre 1603 liralık asgari ücret 422 dolara denk düşüyordu.  Mevcut dolar kurunu 6,5 liradan alacak olursak bugün asgari ücret 246 dolara inmiştir.

Bu yüzden, DİSK ve KESK’in işten çıkarmaların yasaklanması, kur artışı ve enflasyon karşısında geçersizleşen toplu sözleşmelerin ücret kayıplarını karşılayacak şekilde yenilenmesi yönündeki iki temel talebini sahiplenerek bunun için mücadele vermek işçi sınıfı için yakıcı bir önem taşıyor.

Ekonomik krizin sorumlusu sermayedir, onun temsilcileridir, onun düzenidir. İşçi sınıfı sorumlusu olmadığı bu yıkımın yükünü sırtlanmayı reddetmeli, kendisine kurtuluşu vadeden iktidardan hesap sormalı ve asıl faturayı o, burjuvaziye ve kapitalizme çıkarmalıdır!



[*] İlkay Meriç, Bağıra Bağıra Gelen Kriz (23 Haziran 2018), marksist.com