Navigation

Kapitalist Avrupa’nın Bunalımı

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Milenyumla birlikte, kapitalizmin olağan çevrimsel krizlerin boyutunu aşan bir tarihsel krize girdiği ve bu krizden kolayına bir çıkışın olmayacağı saptamasını yapmıştık. O günden bu yana ekonomi iniş çıkışlar gösterse de, içine girilen kriz genel olarak derinleşiyor. Kapitalist ekonomi yerlerde sürünürken, emperyalist rekabet kızışıyor, askeri çatışmalar yayılıyor, demokratik hak ve özgürlükler giderek askıya alınıyor, ırkçılık ve faşist eğilimler güçleniyor. Tüm bunlara, yükseliş dönemlerinde oluşturulan uluslararası kapitalist kurumların giderek çatırdamaya başlamasını da eklemek gerekiyor. Krizin can yakıcılığı arttıkça, büyük emperyalist güçler arasındaki rekabetin de dozu artıyor, eski ittifaklar parçalanıyor ve yeni ittifak arayışları güç kazanıyor.

Bugün artık globalizm şampiyonları ya kendi köşelerine çekildiler, ya farklı yalanlar tezgâhlamakla meşguller ya da fosluğu ortaya çıkmış tezlerine körü körüne ibadet etmeye devam ediyorlar. Sahi, globalizmin gözbebeği Avrupa Birliği’nden, onun parasal ortaklığının ifadesi olan avrodan geriye kalan nedir? Hani Avrupa Birliği, ulus-devletin, krizlerin, savaşların ve faşizmin aşılmasının somut kanıtı ve geleceğin sembolü, nüvesiydi?

Kapitalizm sürdüğü müddetçe tüm bu güzel düşlerin gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu, sözkonusu olguların kapitalizmin doğasından kaynaklandığını, onun içsel çelişkilerinin ürünü olduklarını, bunlardan kapitalizm çerçevesinde kaçıp kurtulmanın olanaksız olduğunu savunan Marksistler bugün bir kez daha haklı çıkıyorlar. Hiç kuşku yok ki, önünü açmaya ve ilerlemeye çalışan kapitalizm bu çelişkileri aşmanın olanaklarını da doğurmakta ve hatta o yönde yine çelişik adımlar da atmaktadır. Ne var ki, tarihsel önemdeki kriz dönemleri, kapitalizmin tüm pisliğini ve asli doğasını olanca çıplaklığıyla sergilemektedir. Emperyalist kapitalizm krizdir, savaştır, siyasal gericiliktir.

Borç krizi mi?

Yunanistan’la başlayan, ardından İrlanda ve Portekiz’i yıkıma sürükleyen ve bugün tüm Güney Avrupa’yı cenderesine alan kriz, AB’yi bir ölüm-kalım testine tâbi tutuyor. Bu bağlamda AB’nin kendisi kadar globalizm ideolojisinin de çöküşe sürüklendiği tescillenmiş oluyor.

Burjuvalar, krize kapitalizmin krizi dememek için her seferinde yeni adlandırmalar bulmaya çabalıyorlar. Bugün “borç krizi” adını verdikleri kriz, Avrupa’nın çeperindeki görece küçük ekonomilerden sonra, avro bölgesinin dördüncü büyük ekonomisi İspanya ve üçüncü büyük ekonomisi İtalya’yı sallamaya başlamıştır. Sırada bölgenin Almanya’dan sonra ikinci büyük ekonomisi olan Fransa’nın olduğu ise sır değildir. Bunun olmaması için Fransız burjuvazisi diğer ortaklarıyla birlikte adeta çırpınmaktadır.

Sözkonusu kriz, aslında bizim kapitalizmin tarihsel krizi olarak nitelediğimiz sürecin veçhelerinden biridir. Neoliberal paradigmanın gereği olarak kapitalist devletler, kamu harcamaları için gerekli kaynakları burjuvaziden daha fazla vergi alarak değil, giderleri kısarak ve açığı da özelleştirmeler ve dış borç yoluyla kapatarak yaratmaya çalışıyorlar. Ne var ki hem kapitalist devletin kitleler nezdindeki meşruluğunu koruma gereğinin hem de oy kaygılarının bir sonucu olarak kamu harcamalarının belli bir düzeyin ötesinde kısılması, burjuva hükümetler açısından politik bir risk anlamı taşıyor. Devletin elindeki satılabilecek varlıkların sınırlı olması da özelleştirmeler yoluyla sağlanan kaynağın geçici ve sınırlı olduğu anlamına geliyor. Bu durumda geriye sınırsız gibi gözüken, ucuz yani düşük faizli kredi yoluyla (dış borçlanma) açığı kapatma seçeneği kalıyor.

İşler tıkırındayken, yani kapitalist ekonomi yükselişte, faizler düşük ve ülkenin kredibilitesi yüksekken bu yola başvurmak sorunsuz gözükür. Ama heyhat, kapitalizm krizlerden asla kurtulamaz. Kriz canavarı eninde sonunda kapıya dayanır ve işler tersine döner. Ekonomik faaliyet durma noktasına gelir, tedirginlik ve güvensizlik artar, ucuz kredi muslukları kapanır, ekonomik durgunluktan ötürü devletin vergi gelirleri azalır, giderler ve açık büyümeye başlar. Zayıf olanlar için sonuç iflastır. Normal dönemlerde bir sorun oluşturmaz gözüken kredi (borç) mekanizması, kriz döneminde felâketlerin kaynağı olarak görülür. Oysa bugün söz edilen borç krizi, yaşanan sorunun temel sebebi değil, olsa olsa daha büyük ölçekli krizin bir dışavurumudur. Kredi mekanizmaları, kapitalizmin sorunlarını geleceğe havale etmenin araçlarıdırlar. Kredi mekanizmasının çökmesi, geçmişte geleceğe ertelenmiş sorunların devasa bir yığın halinde bugün karşımıza çıkması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bu sarmaldan kalıcı ve gerçekçi bir çıkışın yolu, daha sağlam bir kredi mekanizması kurmak, borçlanma kurallarını sıkılaştırmak, devlet bütçeleri üzerinde daha sıkı denetim kurmak vs. değildir. Tek gerçekçi çıkış, ekonomiyi krize sürükleyen gerçek nedenin yani üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyetin tasfiye edilmesinden geçmektedir.

Son AB zirvesinin açığa vurdukları

Aralık ayı başında yapılan AB liderleri zirvesi, burjuva ideologların da belirttiği üzere tarihi önemde bir zirvedir. Zirveyi önceleyen haftalarda, AB’nin büyük güçleri olan Almanya, Fransa ve İngiltere arasındaki tartışmalar, zaman zaman karşılıklı tehditlere kadar varmıştı. Birçok burjuva yorumcu bu şiddetli tartışmalara rağmen zirveden bir uzlaşma çıkacağını, aksi takdirde AB’nin de avronun da sonuna gelindiğinin tescil olacağını söylüyordu. Kısmen haklı, kısmen haksız çıktılar. Hem bir uzlaşma hem de bir ayrışma yaşandı! Artık tek bir AB’den bahsetmenin pek mümkün olmadığı tescillenmiş durumda.

Almanya-Fransa planı olarak kabul edilen kararlar uyarınca, bundan böyle AB ülkeleri çok daha sıkı bir bütçeye sahip olmak zorundalar. Buna göre, normal dönemlerde yıllık bütçe açıklarının gayrisafi yurtiçi hasılanın (GSYH) yüzde 0,5’ini geçmesine izin verilmeyecek, resesyon dönemlerinde ise bu oran en fazla yüzde 3 olacak.[1] Benzer şekilde, devlet borçları GSYH’nin yüzde 60’ını geçemeyecek.[2] Aslında benzer koşullar daha önce Maastricht koşulları olarak AB’ye girme şartı diye konulmuştu. Ne var ki, bu şart, pek hayata geçirilmedi ya da çifte standartlı bir şekilde uygulandı. Bugün ise sözkonusu koşullar hem zaten üye olan ülkeler için öngörülüyor hem de sıkı bir denetim ve yaptırıma tâbi tutuluyor. Üye ülkeler bu “mali kuralı” kendi anayasalarına koymak zorunda olacaklar; bu doğrultuda düzenlemeleri Avrupa Adalet Divanı denetleyecek. Bütün AB ülkeleri yıllık bütçelerini tasarı halinde önce AB Komisyonunun denetimine tâbi kılacaklar, koşullara uymayanlar bütçeyi tekrar düzenlemek zorunda kalacaklar, aksi takdirde yaptırımlara uğrayacaklar. AB Komisyonu, üye ülkelere, bu mali kuralı tutturabileceği bir “ekonomik program” dayatabilecek. Bir başka deyişle, avroyla sağlanan parasal birlik şimdi koordine edilmiş bütçelerle mali birliğe doğru ilerletilmek isteniyor.

Gelinen noktada, burjuvazi açısından para birliğini mali birliğe doğru ilerletmek, krizin etkilerini azaltabilmek, daha iyi bir planlama yapabilmek vb. için bir zorunluluk olarak gözüküyor. Ancak bunun sağlanabilmesi için çeşitli ekonomilerin birbirleriyle kıyasıya bir tekelci rekabet içerisinde olması değil, birbirlerinin zayıf yanlarını tamamlayabilecek bir dayanışma içerisinde olmaları gerekir. İşte tam da bu tür noktalarda emperyalist güçler arasındaki rekabet kendi varlığını hatırlatarak kapitalizmin nasıl çelişik eğilimlerle yol almak zorunda kaldığını gösteriyor. Bir tarafta ulusal sınırları çoktan aşmış bir dünya ölçekli kapitalist üretim ve uluslararası işbölümü gerçekliği; diğer tarafta halen varlığını koruyan ve kriz ve savaş dönemlerinde sermaye için güvenilir bir liman işlevi gören ulus-devletin yarattığı somut engeller. Dananın kuyruğu da burada kopuyor. Örneğin “bütçe hakkı” (hele de İngilizler tarafından) ulusal egemenliğin göstergelerinden biri sayılıyor.

Dahası mali birlik doğrultusunda somut bir adım atılması başarılabilse dahi, bu durum, mevcut krizin ve genel olarak krizlerin ortadan kalkması anlamına gelmeyeceği gibi, olsa olsa AB’nin kapitalist çelişkilerini daha da sertleştirecek ve özellikle kriz dönemlerinde iç çatışmayı daha da körükleyecektir. Nitekim birliği oluşturan ülkeler arasında tam bir para birliği sağlanamadığı gibi, avro bölgesini oluşturan ekonomilerin yapılarında da önemli farklılıklar mevcuttur. Kapitalist temelde siyasal bir birliğe ulaşılamayacak oluşunun zemininde yatan nesnelliğin bir boyutu da budur.

Hayaller ve gerçekler: Ulus-devlet aşılıyor mu?

Dünya para piyasasının en büyük aktörü olan İngiltere, kendi finansal kurumlarının korunması için istediği muafiyetleri elde edemediğinden bu anlaşmayı açıkça reddetti.[3] Böylelikle para piyasalarını Almanya’ya kolayına teslim etmeyeceğini göstermiş oldu. Bu durumu Alman Die Welt gazetesinin yazarı Alan Posoner espriyle şöyle özetliyor: “Avrupa şimdi Almanca konuşabilir ama piyasalar İngilizce konuşuyor.” Bazı AB üyesi ülkeler ise anlaşmaya soğuk baktıklarını ve ancak kendi ulusal parlamentoları kabul ederse onay verebileceklerini belirttiler.

Bu doğrultuda alınan kararların hayata ne zaman ve nasıl geçirilebileceği pek de belirli değil. Dahası bu kararların tek tek tüm üye ülkeler tarafından onaylanıp onaylanmayacağı ya da bugün onaylansa bile yarın tekrar reddedilmeyeceğinin hiçbir garantisi bulunmuyor. AB üyesi ülkeler içerisinde bu birliğe karşı çıkan siyasal eğilimlerin hem güçlü olduğu hem de giderek güç kazandığı da bir diğer gerçek. Kaldı ki, bıraktık mali birliği, 27 AB ülkesinden 10 tanesi ortak para kullanımını bile kabul etmemiş durumdalar. Dolayısıyla mali birliğin başarılması durumunda bile bunun en iyi ihtimalle kısmi ve daha küçük ölçekli bir birlik olacağı, yani Avrupa içerisinde birden çok “birlik”in olacağı açıktır.

İşin aslı şu ki, AB ülkelerinin çoğu çok zor durumda ve bunlar gerektiğinde mali yardım alabilmek için Almanya’nın dikte ettiği koşulları kabul eder gözükmek zorundalar. Bir başka deyişle, Brüksel Anlaşması, aslında Almanya’nın Avrupa’daki üstünlüğünün tescil edilmesi anlamına geliyor. Anlaşma hayata geçirilirse, AB üyeleri artık mali konularda üye olma sıfatıyla eşit oy hakkına sahip olamayacaklar, yaratılan ortak kurtarma fonlarında ne kadar payları olacaksa o kadar söz sahibi olacaklar! Yani, demokrasicilik oyunu sona erecek ve kapitalizmin çıplak gerçekliği ortaya çıkacak: parayı veren düdüğü çalar! Bu ise birden çok büyük para sahibinin olduğu Avrupa’nın, kâğıt üzerindeki eşit haklar palavrasının kaldırılıp bir tarafa konulmasıyla bir kez daha kutuplaşma yoluna gireceğini gösteriyor. Aşıldığı iddia edilen ulus-devlet olgusu, en güçlü ulus-devletlerin şahsında Avrupa sahnesinde bir kez daha arzı endam ediyor. İngiliz başbakan Cameron, her şeyden önce kendi ülkesinin burjuvazisinin çıkarlarını korumak gerektiği konusunda son derece açık konuşuyor: “Bize diyorlar ki: Diğer 26 üye gibi sen de kendi ülkenin çıkarlarını düşünme, gel bu anlaşmaya imza at. … Peki benim ülkemin çıkarları için yanlış bir karara imza atmış olmayacak mıyım?” Bu tür seslerin giderek yükseleceğini biliyoruz. IMF gibi uluslararası burjuva kurumların yetkilileri de bu nedenle, varılan anlaşmanın bir an önce hayata geçirilmesi için somut adımlar atılmasını, muğlaklıkların giderilmesini ve detaylı bir takvimin çıkarılmasını talep ediyorlar. Burjuvazinin dünya ölçeğinde önemli haftalık dergilerinden Time soruyor: “daha yüksek hedefler uğruna, uluslar, ne kadar para ve ulusal hükümranlıklarının ne kadarını feda etmeye hazırlar? Avronun ve simgesi olduğu barışçıl birleşik Avrupa hayalinin ayakta kalması bu soruya verilecek cevaba bağlı olabilir.” (Michael Schuman, Time, 27/11/2011) Doğru soru! Yanıtı tarih veriyor: Kriz zamanlarında çok da fazlasını değil!

Globalizmin şampiyonlarından Mehmet Altan gibilerse, tüm bu gerçeklerin anlamını kavramaz gözükerek hayal âleminde yaşamaya devam ediyorlar: “AB liderleri İngiltere’yi devre dışı bırakarak sıkı bütçe kuralları üzerinde anlaşmış gözükmekte. Artık ulusal bütçeleri Brüksel onaylayacak. Bu, ulus-devleti aşma konusunda bir devrim. Tek bir Merkez Bankası olan AB üyesi ülkelerin farklı maliye politikaları ve farklı bütçeleri vardı. Şimdi bu, Almanya’nın bastırmasıyla bitiyor. Tek para politikası, tek maliye politikası... Tek Merkez Bankası, tek bütçe... Eskisi, ulus-üstü bir birlik anlayışıyla temelden çelişiyordu, şimdi düzelecek... Ayrıca... Küresel kriz, ‘ulus-devlet’ mantığıyla hareket eden ama ‘ulus-üstü’ bir birlik üyesi olan ülkelerin çelişkilerini de gidermekte... … AB için endişeli değilim, tam tersine gerçek bir ‘birliğe’ doğru gidildiği için mutluyum.” (Mehmet Altan, Star, 10/12/2011)

İngiltere’yi dışarıda bırakan ve Almanya’nın bastırmasıyla sağlanan bir “birliğe gidiş”! Böylesi bir gidişatın hiç de “barışçıl, demokratik ve refah içindeki” bir Avrupa’ya değil de savaşa doğru olduğunu anlamak için I. ve II. Dünya Savaşlarının Avrupa’daki kutuplarının hangi ülkeler olduğunu hatırlamak yeter aslında. İngiltere’nin para birliğinin dışında olmasının yanı sıra şimdi de son anlaşmayı reddetmesi, diğer ülke burjuvazilerini hayli öfkelendiriyor. Hem kendini yükümlülüklerin dışında tutup hem de AB kurumlarının karar organlarında söz hakkının olmasına karşı öfkeli sesler giderek yükseliyor.

Bugün AB’ye Avrupa’da barışın sürdürülmesi misyonunun da atfedildiğini biliyoruz, nitekim AB’nin ilk tohumu olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu İkinci Dünya Savaşından sonra kurulurken, dönemin en önemli sanayi hammaddeleri olan kömür ve çelik üzerinden doğabilecek ihtilafların Avrupa’da yeniden bir savaşa yol açmaması hedeflenmişti. AB’nin içindeki merkezkaç eğilimlerin güçlenmesi, onun dağılması ya da birden çok büyük parçaya bölünmesinin, Avrupa’da yeniden büyük bir savaş tehlikesini alabildiğine arttıracağı çok açıktır.

Avrupa’da savaş mümkün değil mi?

Liberaller AB’nin savaş tehlikesini bertaraf ettiği hayalini sürdürüyorlar. İşin acı tarafı ise onlardan etkilenmiş olsun ya da olmasın kimi Avrupalı sosyalist çevrelerin de aynı hayallere kapılmış olmasıdır. Bu gibilere bakılırsa Avrupa burjuvazisi geçmişten ders almıştır, modern savaş aygıtları o denli yıkıcı hale gelmiştir ki burjuvazi Avrupa’da bir savaşı göze alamaz vs. Elli yıllık barış ve burjuva demokrasisi dönemi besbelli ki Avrupa sosyalistlerini fazlasıyla çürütmüştür. Gerçekler bu oportünist tez ve hayallerden farklı konuşuyor.

Alman başbakanı Merkel, partisinin kongresinde yaptığı konuşmada, son krize ve doğurduğu sorunlara değinerek Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşından bu yana “muhtemelen en zor zamanı” yaşadığını belirtiyor. “Avro bir döviz kurundan öte bir şeydir. Avro Avrupa’da birliğin ve son yarım yüzyıllık barış, özgürlük ve refahın bir sembolüdür” diyen Merkel, sözlerini, “eğer avro çökerse kimse Avrupa’da barışın bir elli yıl daha süreceğini hayal etmesin” şeklinde tamamlıyor. Bu konuşma AB zirvesinden önce yapılmıştır ve kuşkusuz Alman planını kabul ettirmek doğrultusunda basınç yaratmak gibi bir hedefi de vardır. Ama bundan ibaret değildir. Nitekim burjuva liderlerin kendi aralarındaki rekabet mücadelesinde savaş tehdidini bir kez daha koz olarak kullanmaya başladıklarını görüyoruz.

Avrupa’nın durumu giderek 1930’lara benzemeye başlıyor. Bu paralelliği burjuva ideologlar da sıklıkla kullanmaya başladılar. Financial Times yazarlarından biri şunları söylüyor: “Avrupa’da ciddi ve ağır bir ekonomik kriz riski büyüktür. Dış borçların ödenmemesi ve Avrupa’da tek para biriminin parçalanması tehlikesi büyüyor; onunla birlikte, bankaların çökmesi, halkın panik içine girmesi, derin durgunluklar ve kitlesel işsizlik tehlikesi de… 1930’lardan çıkartılması gereken ders şu ki, küresel bir kriz demokrasileri zayıflatıp, yeni radikal politik güçlerin yükselişine yol açmakta, böylelikle de süreç içerisinde uluslararası çatışma riskini doğurmaktadır.” (Gideon Rachman, 28/11/2011)

Aralık ayında görev süresi dolan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı Jean-Paul Costa da, yaptığı muhasebe kabilinden değerlendirmede, ekonomik krizin insan haklarını tehdit ettiğini ve Avrupa’nın 1930’lu yılları yeniden yaşamasının mümkün olduğunu belirtiyor. Avrupa için 1930’lu yıllar, faşizmin en karanlık çağı ve hummalı bir militarizasyonla savaşa hazırlık dönemiydi. Şunları söylüyor Costa: “1930’lu yıllarda yaşananlar yeniden yaşanabilir. Çok ciddi ekonomik ve sosyal kriz, aşırı işsizlik, iktidarı ele geçiren otoriter rejimler ve sonuç olarak da savaş. Milletler Cemiyeti’nin çöküşü, barıştan savaşa, uluslararası organizasyondan silahlı çatışmaya geçiş. Bu felaket senaryosu. Yeniden gerçekleşebileceğini düşünebiliriz, malzemesi hazır.” (Radikal, 2/11/2011)

Görüyoruz ki bu tarz ifadeler yalnızca politikacılara has değil ve kuru gürültü ya da tehditten ibaret olarak da algılanamaz. Kimileri içtenlikle uyarıda bulunurken, kimileri de bu vesileyle Avrupa kamuoyunu yeni bir militarist yükseliş dönemine psikolojik olarak hazırlamaktadırlar.

Avrupa’da faşizm tehlikesi geçti mi?

Bu hazırlığın diğer bir boyutunu da, son dönemde Avrupa’da yükselen ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslamofobinin artık doğrudan katliamlar düzeyine yükselmiş olması gerçeğinde görebiliriz. Norveç’in ardından Belçika ve İtalya gibi ülkelerde güpegündüz girişilen katliamlar, Avrupalı emekçileri, “elli yıldır” unuttukları şiddete ısındırmayı amaçlayan girişimlerdir. Hiçbirimiz güvende değiliz! İşte yaratılmak istenen ruh hali budur. Böylelikle yeni emperyalist savaşların kan ve ölüm dolu havasının olduğu kadar, olası işçi ayaklanmalarının benzer faşist katliamlarla bastırılmasının da kanıksanabileceği bir ortam hazırlanmaya çalışılıyor.

Bu girişimlerin arkasında birkaç meczubun olduğuna inanmak aptallık olacaktır. Kuşku yok ki, bu katliamları gerçekleştirenler insanlıktan nasibini almamış ve akli dengelerini yitirmiş insanlardır. Ama onları organize edenlerinin akıllarının gayet yerinde olduğunu biliyoruz. Şüphesiz burjuvazinin uzun vadeli stratejik aklıdır sözkonusu olan. Son günlerde açığa çıkan belge ve bilgilerden, Almanya’da son on yılda 200’den fazla göçmen işçiyi öldüren, onlarca göçmen evini kundaklayan neo-Nazi örgütlerinin Alman derin devlet aygıtlarıyla nasıl içli dışlı oldukları, bizzat onlar tarafından kontrol edilip finanse edildikleri, görmek isteyen tüm gözler için yeterli açıklıkla ortaya çıkmıştır.

Krizin ağırlaşmasıyla birlikte, toplum ve siyaset giderek radikalleşir, burjuva siyasi merkez zayıflar, uç eğilimler güç kazanır. En demokratik geçinen Avrupa ülkelerinde bile son dönem yapılan tüm seçimlerde faşist partilerin güçlenmiş olduğunu görüyoruz. Faşizmi küçük-burjuvazinin sivil hareketi olarak gören kimi sosyalist çevrelerin, burjuvazinin Nazizmden ders çıkardığı ve küçük-burjuvazinin de eridiği iddiasıyla Avrupa’da faşizm tehlikesi bulunmadığı yönündeki tezlerinin gerçeklikten ne denli uzak olduğu ortadadır. Faşist hareket kendisi için gerekli kitle tabanını yalnızca lümpen proletarya içerisinde değil, iyi eğitimli ve işsiz kalmadan önce iyi gelir sahibi “orta sınıfta” da fazlasıyla bulabilmektedir. Devrimci bir alternatifin yokluğunda, ekonomik kriz ve onun doğrudan ve dolaylı sonuçları toplumun alt ve orta tabakalarını aşırı sağa ve faşizan eğilimlere itiyor. Burjuva medya ve politikacılar giderek daha sağ bir söylem geliştiriyorlar. Kaldı ki, faşizmin ancak sivil bir kitle hareketi yoluyla iktidara gelebileceği düşüncesi, şabloncudur, dogmatiktir ve dolayısıyla yanlıştır. Geçmişteki Yunanistan, İspanya, Portekiz deneyimlerinin yanı sıra Şili ve Türkiye örnekleri, faşizmin doğrudan ordu aracılığıyla da iktidara yerleşebildiğini göstermektedir.

Görüyoruz ki, Avrupa burjuvazisi, egemenliğini sürdürmek için parlamenter demokrasiyi giderek bir tarafa bırakmakta, daha otoriter rejimlere hazırlanmaktadır. “Demokrasi içerisinde krize çözüm mümkün mü” sorusunun giderek daha yaygın bir biçimde tartıştırılmasının nedeni de budur.

Bugün, ekonomik krizin derin bir toplumsal ve siyasal bunalımı tetikleyerek devrimci bir durumu olgunlaştırdığı Yunanistan’da daha şimdiden parlamenter işleyiş gerçekte askıya alınmıştır. Yunanistan’da Avrupa burjuvazisinin açık dayatmasıyla bir teknokratlar hükümeti kurulmuş ve parlamento göstermelik bir hale gelmiştir. Halkın yönetime göstermelik bile olsa katılmasına tahammül edemiyorlar, onun kâğıt üzerindeki bir oy hakkıyla bile burjuva politikalarını etkilemesine katlanamıyorlar. Uluslararası burjuvazi doğrudan kendi atadığı yöneticilerle yönetmeye girişiyor. Aynısı İtalya için de geçerlidir. Bu hükümetlerin temel gündeminin, işçi sınıfının kalan tüm haklarına derin ve kapsamlı bir saldırı olduğu iyi bilinmektedir. Bu haklara dönük bir saldırının ciddi siyasal baskıları da beraberinde getireceği gün gibi ortadadır. Yunanistan’da sözkonusu hükümetin nereye evrileceğini belirleyecek ana faktör kitlelerin mücadelesi olacaktır. Eğer kitleler iki yıldır sürdürdükleri mücadeleyi daha da ileri taşıyabilirlerse bu hükümeti devirebilirler. Ama eğer bu mücadele tüm militanlığına karşın başarıya ulaşamazsa o zaman bu hükümet faşist ya da yarı-faşizan bir rejime geçiş hükümeti rolü oynayabilir. Troçki’nin o güzel betimlemesini hatırlamak faydalı olacaktır: Faşizm, devrim yapmaya girişmiş ama becerememiş proletaryanın ödediği diyettir.

Geçtiğimiz yıl, AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Yunanistan, İspanya ve Portekiz’in bir çözüm bulamamaları durumunda “bu ülke demokrasilerinin çökme tehlikesiyle” yani askeri darbelerle karşı karşıya olduğunu söylemişti. Eldeki tüm veriler, geçtiğimiz aylarda, Yunanistan’da bir faşist askeri darbenin kıyısından dönüldüğünü göstermektedir. Geçtiğimiz Mayıs ayında Alman Bild gazetesinde, CIA raporuna atıfta bulunularak, emekçilerin protestolarının daha da büyüyüp kontrol dışına çıkması durumunda bir askeri darbenin gündemde olduğu yazılmıştı. Birkaç ay sonra, Savunma Bakanı Panos Beglitis, ordunun “devlet içinde devlet olduğunu” söyleyerek generalleri anti-demokratik girişimlerden uzak durmaları konusunda uyarmış, ardından bir gecede genelkurmay başkanı ve tüm kuvvet komutanları da dahil olmak üzere 16 general görevden alınmıştı. Bu gelişmeden bir hafta önce ise Batı medyasında, Yunanistan’a yardım için “Avroları kanalizasyona akıtmaktansa, askeri bir darbeyi finanse etmek ve sorunu bu biçimde çözmek Almanya açısından çok daha bilgece olur” diyebilecek kadar pervasızlaşan makaleler kaleme alınıyordu. En çok ses ve tepki getireni de, büyük burjuva iş âleminin önde gelen dergilerinden Forbes’ta Tim Worstall imzalı “Gerçek bir Yunan Çözümü: Askeri Darbe” başlığını taşıyan makaleydi. Worstall, finans çevrelerinde, Yunanistan’daki durumun tek gerçek çözümünün bir askeri darbeden geçtiği yönünde “pek de hoş olmayan espriler”den bahsederek belli ki eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürüyordu.

Mücadele bitmedi, yeni başlıyor!

Milenyumla birlikte içine girdiğimiz süreç giderek derinleşip yaygınlaşan bir krizle karakterize oluyor. 2008 güzünde ABD’deki çöküşün ardından Avrupalı yetkililer kriz bizi etkilemez demişlerdi. Bugün Avrupa’nın ne hale geldiği ortadadır. Kriz salt iktisadi, mali tedbirlerle geçiştirilemeyecek kadar derindir. Çoktan siyasal bir kriz boyutuna ulaşmıştır. Yunanistan başta olmak üzere en zayıf halkalarda devrimci yükselişler sözkonusudur.

Avrupa burjuvazisinin yıllara yayılan saldırısına rağmen bu saldırının tüm Avrupa ülkelerinde aynı derecede etkili sonuçlar aldığını söylemek mümkün değil. Halen birçok Avrupa ülkesinde işçi hareketi ve onun sendikal düzeydeki örgütlülüğü güçlü. Bu durum Avrupa proletaryasının halen savunacağı birçok mevzi olduğu anlamına geliyor. Türkiye burjuvazisinin son yirmi yıllık dönemde saldırıp sonuç aldığı başlıkların önemli bir kısmı bazı Avrupa ülkelerinde halen burjuvazinin varmak istediği hedefleri oluşturuyor. Çalışma koşullarının ağırlaştırılması, emeklilik yaşının yükseltilip maaşların düşürülmesi, eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamu hizmetlerinin tasfiyesi, esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılıp hukuki güvenceye alınması, iş güvenliğinin tasfiyesi, sendikaların tasfiyesi ya da tümüyle etkisiz hale getirilmesi, devlete ait işletmelerin özelleştirilmesi…

Tüm bu adımların Türkiye’de önemli ölçüde atıldığını biliyoruz. Türk burjuvazisinin bu adımları kolayına atabilmesinin en önemli nedeni hiç kuşku yok ki, 12 Eylül faşizmiyle, devrimci hareketin ağır bir biçimde ezilmesi ve böylelikle işçi sınıfının sendikal hareketinin de kolaylıkla etkisiz hale getirilebilmiş olmasıdır. Bu adımları atmak isteyen Avrupa burjuvazisi de bugün aynı yolun eşiğindedir ve faşizan eğilimlerin artmasının temel nedeni de budur. Burjuva demokrasisi çerçevesinde iktidara gelen hükümetler artık Avrupalı egemenlere yetmiyor. Berlusconi’ninki gibi aşırı sağcı/faşist gruplarla işbirliği içerisindeki sağcı hükümetler bile burjuvazinin saldırı hırsını tatmin etmiyor. Burjuva siyaset alanında bu gelişmelerin karşılığı, parlamenter işleyişin askıya alınması, olağanüstü rejimlere geçiş, Bonapartist ve faşizan eğilimlerin güçlenmesidir. Tüm bunları burjuva devletler arasında artan gerilimler, şiddetlenen emperyalist rekabet ve güçlenen militarist eğilimler tamamlıyor.

Avrupa için son elli yılın barış, demokrasi, özgürlük ve “refahı” bir nostaljiye dönüşmüştür. Avrupa işçi sınıfının önünde duran sosyalist devrim görevidir.



[1] 2010 yılında 27 AB ülkesinden 23’ünde bu oran yüzde 3’ü aşmıştı.

[2] Bu oran birkaçı hariç neredeyse tüm AB ülkelerinde saptanan yüzde 60 sınırının çok üstünde. Öyle ki, bu oran Yunanistan’da %190, İtalya’da %120 civarında.

[3] Dünya günlük para ticaretinin büyüklüğü 4 trilyon dolar civarındadır. Bunun 1,5 trilyon doları doğrudan döviz alım satımından, kalanı ise türev işlemlerinden oluşuyor. Bu ticaretin yüzde 37’si İngiltere’de, yüzde 18’i ABD’de ve yüzde 6’sı Japonya’da gerçekleştiriliyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 82, Ocak 2012